Melih Ergen – Fotoğrafın Arka Yüzü

Engelleyici onca hat, psikolojik destek için ayrılan kaynaklar, kamu spotları ve benzeri girişimler intiharın sermaye için ölü yatırımları engelleme yolu olarak görülebilir, yaşamın kutsallığı iddiasını bir kenara bırakırsak gelir/vergi kaynaklarının eksilmesini istemeyen sermayenin/devletlerin intiharı engellemek için harcadıkları para sonuca değiyor demek ki. Nihayetinde kişisel tercih. Birini bir daha görmeyeceğiz, bunun dışında acısı çekilecek bir şey yok. Ergen’in metninde bütün bu sürece ölünün penceresinden bakabiliyoruz, kendi kendini azat etmiş anlatıcının zincirleri şakırdamaya devam ediyor, gündelik bağımlılıkları ölüyken de bir ölçüde sürüyor ama rahatlama hali anlatı boyunca yankı buluyor. “Çok şükür ki, bunca merak ettiğim ölümün anlamını sonunda kendi ölümümle anlamaktaydım.” (s. 9) Hedeflerine varabilmek için zorladığı bedeni bulutlar gibi hafif artık, duymanın ve düşünmenin sürdüğü ölüm ânı sonsuza ıraksayacak gibi duruyor, ölürken de ölmekte olduğunu bilen anlatıcı rahat bir biçimde hayat ve ölüm hakkında gevezelik edebilir artık. Dört maddede yaşamı özetliyor önce, babasının intihar ettiğini, o sırada Tanrı’yla tanıştığını öğreniyoruz, Tanrı için çok geçken. Matematik denkleminde Tanrı’ya ihtiyaç yok, anlatıcı da Tanrı’sız iyi idare ediyor, hiçbir iradenin hayatı yenemeyeceğini, Tanrı’yı ölümün öldürdüğünü düşünüyor, geride kalan eşi, dostları, çocukları önemsiz, hatıralarla dolu o eve gitmeye gerek yok. “Bundan böyle mutsuzluklarımın kaynağı olan ve hep sorumluluk sandığım hiçbir zorunluluğa boyun eğmeyeceğim. Beni artık uzanıp kaldığım bu gölün kenarından hiçbir güç kaldıramaz. Sonsuza kadar burada, yaşadığım sürece hep peşinde koştuğum sonsuz huzuru, burada, sonsuza kadar yatarak duyacağım.” (s. 13) Anlatının ele aldığı meseleler Mezarımdan Yazıyorum‘dakilere benzese de Ergen’in anlatısı oldukça kapalı, ağırlığı tahkiyeden felsefi soruşturmalara kayan bir yapısı var. Ne oluyor, anlatıcı yattığı yerden uzunca bir zamandan sonra kalkıyor, yıllarla ölçülecek bir süreden sonra duyduğu şarkı bir başka ölüme kadar bağışlandığını haber veriyor, doğruca çalıştığı fabrikaya. Ölümüm bilgeliğiyle donanmışken dünyaya bambaşka gözlerle bakabiliyor, bu sayede bütün makinelerin durdurulmasını, bütün kayıtların yakılmasını istiyor. Deliye bakıyorlar işçiler, bir zamanlar patron muydu neydi, önemsiz. Eşi yıllar önce terk eden adamı dinlemiyor, çocuklar sevgilileriyle vakit geçiriyorlar, oyun oynuyorlar, dersler derken bambaşka yaşamlara sürüklenmişler. Ölünün zamanı bütün, yekpare ânın akışı. Gördüklerinden hoşlanmıyor anlatıcı, yükseldiği gibi iniyor ve canlanıyor, ölümü terk ediyor. Bedenler arası geçiş yapabilecek kadar ölü yine de, öte dünyanın hangi boyutunda olduğu belirsiz, belki de burada canlılığını sürdürebilecek kadar ölü kalmayı beceriyor. Gerisi bir tür beden yolculuğu, görüp etkilendiği bir adamın etrafında olmak için sohbet ettiği başka bir adamın yerine geçiyor, bir öykünün içinde olduğunu sezse de hiçbir şeyden emin değil. Bir erkekle yatacak değil, seviyor sadece, yakınında olmak için başkalarının evlerinde kalıp hiç açmadığı kapıları açabilir zira gerçek yaşamın bir kurgu, ölümün hakikat olduğunun farkına varır varmaz olanaksız diye bir şey kalmıyor. Bitmeyen bir rüyanın duraklarında girdiği evi boydan boya dolaşması, cinayetten ve intihardan söz etmeye başlaması anlatının kopuk bölümlerini birbirine bağlayacak noktalardan biri, sonlara doğru noktaları birleştirebiliyoruz. İşyerinden kafasına göre çıkıp gittiği zamanlarda insanların düşündüklerini defterine yazmış örneğin anlatıcı, yaşlıca bir adamın evine gittiğini biliyorlar, düşündükleri gibi bir kadın sorunu değilmiş, zaten hep dalgın olduğu, kravatsız dolandığı için garip olduğunu baştan kabullenmişler. Başka bir maddede yanına aldığı fotoğraftan bahsediyor, 1945’ten bir hatıra, fotoğrafa ne zaman baksa dalıp gidiyor. Başka bir maddede fatura kuyruğuna giriyor, birkaç sıra arkadaki bunağın yaşamına nice serüvenler “yerleştiriyor” ama bir kez yaşanmamış o hayat, anlatıcının yaratıcılığı boşa gidiyor. Tanrı anlatıcı veya Tanrı’nın ta kendisi, ölümü deneyimledikten sonra ilahi bir bütünün parçası haline gelmiştir belki, bilmiyoruz. Takip ettiği adamın yedi ay içinde öldürüleceğini biliyor, adam yedi ay sonra emekli olacak ama göremeyecek emekliliğini, cinayetin şahidi öyle söylüyor. Kendini fotoğraftan dışarı fırlatıveriyor sonra, harp sonrasında ölümden yeni kurtulmuş. Oracıkta icat edilen geçmiş hemen musallat oluyor anlatıya, anlatıcının -“anlatıcıların” demek daha doğru belki, üslup değişmese de kişilikler, insanlar ve zamanlar değiştiği için- babası Köstence’de vurulan kardeşinin acısıyla yaşarken duyduğu sese şaşmıyor, ilk anlatıcı bu yaşlı adamı benliğinin bir parçası haline getirse de diyalog kurabilecek kadar dış bilince sahip. Yaşlı adamın gözünden, bedeninden gördüğü dünyada babasının/yaşlı adamın babasının asılı bedenini görüyor, yaşamı olduğu gibi “alaca griye” boyayan bir sahne. Anlatıcılar arasındaki geçişleri oturtmaya başlıyoruz, tabii sabredebildiysek. Can için ilginç bir metin bu aslında, o dönemlerde Erdal Öz’ün Cem Akaş’a, “Pek hoş yazıyorsunuz ama pek bir şey anlamıyorum ben,” gibi bir şeyler deyip Akaş’ın metnini basmadığını düşünürsek.

İkinci bölümde anlatıcı hasta, yatağında dinlenirken işyerindeki sekreteri ziyarete geliyor, sevişebilirler, yatak davetkâr ama daha ilginç bir şey, adam evlenme teklifinde bulunuyor eşyalarını sıkıştırmaya çalışırken. Ortalıktaki eşyayı çantasına tıkıştırmaya çalışırken nesnelerin çağrıştırdığı kişisel tarihten bunaldığını söylemesi bir iz belki, yeni bir yaşama başlayabilmek için radikal değişiklikler düşünüyor, evlilik bunlardan biri. Bukowski’nin ve Fuzuli’nin kitapları ilginç bir okuma tercihini ortaya koyuyor, gerekliliği tartışılır. Ergen’in felsefi açıklamalar yaptırdığı karakterlerinin davranışları da tartışılır, bunun yanında bir nesneye odaklanarak böldüğü anlatıya nesnenin tarihinden ve çağrışımlarından sonra devam etmesi hoş bir teknik, tam Proust işi. Devamında sevişiyorlar, evleniyorlar, kalça büyüyor, göğüsler sarkıyor, zamanın ucuna yolculuk birkaç paragrafa sığıyor. Yaşlı adamın anlatısı sürüyor sonra, amcanın partizanlık sonucu öldürülmesinin detayları veriliyor adım adım, ölümün berraklaştırdığı bir görüş, bilinç geçişleri varsa da bunu sözcüklerle verebilmek zor, anlatıcının algılayabildiklerini yakalamaya çalışmaktan başka bir şansımız yok. Sonsuz ihtimal meselesi başlı başına incelenebilir, yanlış yaşanmış hayatların yanlış tercihlere bağlanması, sonrasında tercihlerin sadece tercih olduklarının hatırlanması ve yaşamın öyle veya böyle bitmesi uzunca inceleniyor. “Yaşarken kendine ait olan bir dünyanın, bu acılarla tanıştığında artık başkasının dünyası olacağını, böylelikle yersiz yurtsuz, dünyasız kalınıvereceğini hiç mi hiç söylemedim.” (s. 58) Depersonalizasyon basbayağı, Yorke’un şarkıda söylediği şey, anlatıcı orada değil, olanların hiçbirini yaşamıyor. Yaşlı adamın evindeki fotoğraflar var bir tek, her bir fotoğrafın hikâyesini biliyor, gözlerin gerisindekileri öğrendikçe anlattığı hikâye açılıyor. Zübeyde’yle fotoğraflardan birinin vasıtasıyla tanışıyoruz, Odunpazarı’nda yaşarken abisinin ölüm haberini alıyor, iki kardeşinin mezarının arasında hüngür hüngür ağladıktan sonra acı onun bilincini de parçalıyor ve eşininkiyle birleştiriyor, travmatik yaşantıdan sonra yaşadığının kendi yaşamı mı yoksa eşininki mi olduğunu ayırt edemeyecek kadar dağılıyor. Partizanlık, ölüm, Zübeyde’nin ölümlerle mücadelesi ve fotoğraftan fotoğrafa atlayan, diğer yandan ölümle ve intiharla boğuşan, yaşamın neliğini sorgulayan anlatı ölümün sırrına eren anlatıcının sırrı anlatmayı reddetmesiyle sona eriyor, bir kere öteye geçenin anlatacağı çok şey olabilir ama anlatılamayan, dile getirilemeyen bunlardan biri değil.

Yirmi yıldan sonra YKY tekrar basmış kitabı, Ergen metni gözden geçirmiş üstelik. Neyi gözden geçirdiğini bilemiyorum, benim okuduğum Can’dan çıkanı. Denk gelinirse okunsun.