Valla kapakta öyle, içeride iki kez “Makinesi” denmiş, “Makinesi” o zaman. Metnin özeti şudur ki CHP özellikle son dönemlerinde DP’den hallice bir parti haline gelmiş, muktedir olan DP’nin kadrolarını yetiştirmiştir hatta, iktidar değişiminden sonra gerek partiden gerek yazar çizer tayfadan pek çok isim DP’nin tarafına geçmiştir, ardından 27 Mayıs gelmiş, ülkenin aydınları umutla dolmuş, mesela Aziz Nesin cuntanın kararıyla 3 ay hapis yatmasına rağmen paşalardan pek özgür bir ülke beklediği için her şeye rağmen sesini çıkarmadan, DP’den kurtulmanın verdiği rahatlıkla mutlu yarınları beklediğini belirtmiştir ama o da şikayet etmektedir artık, AP’nin başa gelmesinden önce de işler pek yolunda gitmemiştir, hayal kırıklığıdır 27 Mayıs çünkü bürokratlar değişmemiş, şöyle bir dolanıp dönmüşlerdir ya da tepedekileri yeni rüzgâra uyum sağlayacaklarına ikna ettikleri için yerlerinde kalmışlardır. Bütün bunlar 1940’lardan itibaren soruşturmalara uğrayan, aylıkları kesilen, görevden uzaklaştırılan, hapse atılan öğretmenlerin 1970’lere dek neyle mücadele ettiklerini gösterir, tabii 1970’ten sonra işler iyice çığırından çıkıyor da kitap 1969’da basılmış. Öcü gibi korkuluyor komünizmden, Ataç’ın bir yazısında belirttiği gibi komünistler fikirleri uğruna adam öldüren, özgür düşünceye karşı çıkan insanlar, oysa solcuların çok küçük bir bölümünü teşkil ediyorlar, Atatürk’ün solculuğu ve devrimciliği dururken komünistlik ne ola. Gerekirse onu da devlet getirecek memlekete, anarşistliğin lüzumu yok, faşistlerden bir farkları da yok komünistlerin. Sonuç: 141 ve 142 terörü. Ataç’ın eleştirisine gelmeden başlıyor, sağına soluna bakmadan meşruiyet kazanıyor, çok canlar yakıyor. Aşırı CHP’li Cemil Sait Barlas’ın Markopaşa için “kökü dışarıda” demesi sadece bir örnek, yazarlar ne eziyet çektiler sonra, dergi yüz iki kez isim değiştirerek hayatta kalmaya çalıştı. Konjonktür çakılıdır, memleket siyasi cereyanlara karşı çok dikkat etmeli, devlet her türlü önlemi almalıdır, bu sayede Rıfat Ilgaz’la dönemin Turancı liderlerinden biri aynı koğuşta haftalarca kalmış, sorguda nasıl davranacağını koğuş arkadaşına öğretebilmiştir Ilgaz, arkadaşının ilerleyen zamanlarda daha da önemli yerlere gelmesine yardım etmiştir. Mevzu içeride dönecektir, İmam-Hatip’lerin açılmasından yeni anayasaların hazırlanışına kadar her şey halk içindir ve halkın dış etkilere göre biçimlenmesi ülkeyi darmadağın edecekse buna müsaade edilmemeli, her mesele öz kaynaklarla çözülmelidir. Mussolini’nin yasaları işe koşulur böylece, ABD’den gelen unlar, süt tozları, bilmem neler okullara ateşlenir, öğrenciler berbat yiyeceklerle beslenmeye başlarlar, şikayet etmesi Makal’a kalınca kıyamet kopar tabii. Hikâyenin yarısı Makal’ın mahkeme tutanaklarını dahi kattığı hikâyelerden oluşuyor, diğer yarısında kendi yaşamından örnekler var. Pek girmeyeceğim buraya, Makal’ın diğer metinlerinde uzun uzun anlattığı meseleler işte. Gerçi isim veriyor bu kez, örneğin sürgün emrini veren valinin adı geçiyor, verdiği emirden haberi olmayan valinin Makal diye tartakladığı, köyün önünde bağıra çağıra azarladığı öğretmenin de adı var, belli bir zaman sonra eli serbestlemiş olabilir yazarın. Sağırlar Okulu’nda öğrencileri tekme tokat dövdüğünü söylemişler, kokuşuk unları attırdığı için soruşturma açılmış, iktidar değiştiği zaman yeni yönetime şirin görünmek için eski defterleri kapamış gibi görünen üst düzey bürokratlar öve öve bitiremedikleri yazarın İngiltere’deki eğitime gitmesini engellemişler, Makal, “Ben bu devletin vatandaşı değil miyim kardeşim, ya pasaportumu verin ya da vatandaşlıktan çıkarın beni!” diye haklı şekilde isyan edince nihayet çıkmış pasaport, bunun yanında İlhan Selçuk’undan Aziz Nesin’ine pek çok isim yazılarıyla desteklemiş Makal’ı da 1940’larda fişlenmiş bir kere, nereye gitse, ne başarı gösterse yaranamayacak, bu yüzden müfettişlikten masa başı memurluğa, öğretmenliğe indirilecek, nihayetinde istifa etmek zorunda bırakılacak. Klişe oldu da yine söylemeli, günümüzün olaylarının aynısı. Danıştay kararlarının önemli bir kısmı öğretmenlerin lehine çıkıyor, hâlâ hukuk var ama uygulanmıyor ya da başka gerekçelerle soruşturma üzerine soruşturma geçiriyor öğretmenler, hukuk yok yani. Bu bir yana, Tevfik İleri bir yazısında köy enstitülerinin hiçbir şey yapmasa bile en azından bir Mahmut Makal çıkardığını söyleyip övüyor yazarı, sonra başına türlü çorap örüyor. Oldukça can sıkıcı ama öylesi bir övgüde bulunan herkesten işkillenirim ben, kötülük beklerim, Makal da temkinle bekledikten bir süre sonra aynı tası aynı kurnaya vuracağını anlayınca pes etmiş. Sinirleniyor insan o yılları düşününce, gerçi şimdi de sinirleniyor, ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine fişeklemek için gereken sayıda yetişmiş insanın yok, aynı insanlar dönüp duruyorlar yönetim katlarında, bir de her türlü aygıtınla işkence çektiriyorsun insanlara. Diyelim sıkı şairimiz A. Bulut, yolda kurbağa ölüsü bulup getiriyor evine, duvarına asıyor, sol bacağı kalkık. Bulut’un evine yığılan polisler bakıyorlar ki sol bacağı kalkık kurbağanın, buyurun merkeze, bir ifade alsınlar. Ne dert yahu. “Bizim insanımız, bizim öğretmenimiz, yeniden kıyılamayacak kadar kıyılmış durumdadır. Ulus olarak kurtuluşumuz için en olmaz zorluklar içinde gene de çalışan öğretmen bulunca dünyayı zehir etmeye kalkışanlar, demek ki koşulların böyle gitmesini, kimsenin bu ulusun kurtuluşu için çalışmamasını istemektedirler. Başka türlü düşünmenin mümkün olmadığını sanıyoruz, gidişata bakınca.” (s. 232) Günümüzle bir benzerlik daha: diyelim hakkımızda şikayet var, mahkemeye çıkıyoruz, ifadesinde bizi suçlayan kişi çıkıyor, bizi tanımadığını, hakkımızdaki iddialarını başkasından duyduğunu, bir yerden okuduğunu söylüyor, kimden duyduğu sorulunca söyleyemiyor. Oydu buydu, Danıştay’a gidip kararı bozdurduk, suçsuz olduğumuz anlaşıldı. İşkence bitti mi, bitmedi, bir kere adımız çıktıysa artık hep öyle gidecektir, örneğin komünist suçlamasına maruz kaldıysak gittiğimiz her yerde şüpheyle karşılanacağız hatta şikayet edileceğiz ıbık cıbık bir dünya şeyden. Sırf siyasi saikler yoktur bu şikayetlerde, başka durumlar var ki beni şikayet edenler de sol görüşlüydü öğrendiğim kadarıyla, o zamanlar çok şaşırmıştım. Neyse, köy enstitülerinden çıkma öğretmenler eziyet görürler, zamanında MEB’in bastığı kitapları öğrencilerine önerenler eziyet görürler, üstelik bu kitapların basımında payı olanlar hâlâ koltuklarında oturmalarına rağmen, devir değişince o kitapları depolara kaldırıp hurdacılara satmışlıkları vardır bunların. İsmail Hakkı Tonguç’un başına gelenler nedir? “1950 seçimini kazanmak için, iktidardaki partiye kurbanlar gerekiyordu. Günaltay Hocanın okullara din dersleri koyması belki biraz oy getirebilirdi, ama milletin okuyup yazmasından yana olan ve bu alanda epiyce eylemde bulunmuş Tonguç’u mutlaka harcamalıydı.” (s. 19) Harcarlar, 1943’te Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ndeki bir öğretmene Fontamara‘yı hediye eder Tonguç, sakıncalı bir hareket(!), öğretmeni de ıssız, yolsuz bir dağ köyüne sürmüşler üstelik, ona çok üzülüyor Tonguç. Birkaç yıl önce MEB’in tavsiye ettiği kitaplar arasındadır Fontamara, ey, o birkaç yılda olan olmuştur. Makal’ın anlattığı sayısız vakaya baktığımızda, akıl alır gibi değil yani, bir coğrafya öğretmeni “kuzeyde komşumuz Rusya” dediği için sürülür, Hamdi Konur faşizm karşıtı bir broşürün yayımlanmasına katkıda bulunduğu için DTCF’den atılır, üstelik o sıra Hasan Âli Yücel’dir Millî Eğitim Bakanı, Atatürk gecesi düzenleyen Arif Şahin hemen Bakanlık emrine alınır, maaşı üçte bire düşer, gecenin düzenlenmesini talep eden köylüler dilekçe üzerine dilekçe yağdırırlar ama engel olamazlar öğretmenlerinin başına gelenlere, birinin okuduğu gazete beğenilmez, birinin evinde çok sayıda kitap var diye bilmem ne olur, Bakan çıkıp öğretmenlerin serseri olduğunu söyler, neler ya.
Mutlaka okunmalı. Şöyle bitiriyorum: “Hukuk devleti, demokrasi, kanun manun ama, babayasaya alışmış insanlar bir türlü yanaşmıyorlar Anayasaya ve de hukuka.” (s. 62)











Cevap yaz