Leonard Gardner – Mutluluk Kenti

Kıyıda köşede kalmış hazinelerden biri, Yedi Yayınları basmasa bilinmeyecek. Mert Doğruer de şahane çevirmiş, argolar yerinde, o dönemin dili capcanlı. Fat City için başka bir karşılık düşünülebilirdi belki, yayınevinin takdiri. Metin 1972’de sinemaya uyarlanmış, tıfıl Jeff Bridges oynuyor. Metinden biraz farklı, en başta Billy Tully ve Ernie Munger dövüşürlerken genç Munger çat çut geçiriyor, Tully bacağını burkunca dövüşe ara veriyorlar, filmde Munger’la Tully biraz hoplayıp zıplıyorlar sadece. Hasılı dört dörtlük bir metin, yayınevinin bastığı diğer kitapları da merak edip aldım, bakalım. Şans verin bir, Yüz Kitap gibi iyi bir yayınevi doğmuş bence.

Mutluluk Kenti‘ni Carver gibi yazarlar övmüş, metin 1950’li yıllardaki alt sınıfın panoramasını sunduğu ve sert gerçekçiliği başarılı bir şekilde yansıttığı içindir. Boks anlatısı değildir sadece, kafa göz yarmaktan çok çok daha ötesine ulaşır, tarlalarda sabahtan akşama çapa sallayıp yaşamını idame ettirmeye çalışan Tully’nin ringlerde öfkesini kusması, Munger’ın daha iyi bir yaşama ulaşmak ve ailesini bir arada tutmak için işiyle ringler arasında bocalaması anlatıya derinlik katar. Karşılaşmalarından önce otel odasındaki Tully’nin gözünden bakarız dünyaya, eşinden ayrıldıktan sonra bir buçuk yıldır beş ayrı otelde yaşadıktan sonra ringlere dönmeyi düşünse de gücü yok, alkol problemi yüzünden formdan düşmüş. Eski eşini unutamıyor, denk geldiği her kadına umutla baksa da eşinin yüzünden başkasını göremiyor onların yüzlerinde, her şey geçici, adamın hayatında kalıcı olan bir tek boks varmış gibi duruyor. Günlerden birinde spor salonuna gidiyor ve tek başına çalışan genç bir çocukla karşılaşıyor. Bir süre ikisi de gölge boksu yaptıktan sonra Tully çocuğu ringe davet ediyor. Sert vurmayacağını söyleyerek çocuğu rahatlatmaya çalışıyor ama darbeleri kendi yiyor bir güzel, şaşırıyor. Çocukta gelecek var, Ernie Munger o güne dek hiçbir maça çıkmadığını, vakit geçirmek için boks yaptığını söylüyor. Tully hemen yönlendiriyor çocuğu, Lido Spor Salonu’na gidip menajerini görmesi gerektiğini söylüyor. Kırılma noktası bu, uzunca bir süre karşılaşmayacaklar bir daha, anlatı çizgisi ikiye ayrılıp adamların yaşamlarına odaklanacak. Tully’ye daha yakından baktığımız söylenebilir, çizgilerden daha dolgun olanı Tully’nin. Antrenmandan sonra bara gidip içer, Oma ve Earl’le tanışır. Filmde müthiş canlandırılmış bu sahne, Oma durmadan konuşur, siyahî partneri Earl’ün başını şişirir, Tully’nin dikkatini çeker. İlerleyen bölümlerde Oma’yla sevgili olan Tully’nin başlarda ilgisini çeken çaçaronluğun aslında büyük baş ağrısı olduğunu anlaması ilişkiyi yıkacak, üstelik eşiyle birlikte geçirdiği zamanları hatırlayan adam daha da dibe batacaktır. Eşyalarını almaya geldiğinde Earl’le karşılaşınca iki medeni insan gibi konuşurlar, Earl artık orada istenmediğini söyler, Tully’ye eşyalarını verir, iki adamın sessiz dayanışmasını kadının çığlıkları bastırır. Bir boka yaramaz Tully, beş kuruşu yoktur, kaybetmeye mahkumdur, kadın adamı oracıkta yok eder. Parası da kalmamıştır, menajer Ruben Luna’nın verdiği üç beş dolar suyunu çekince sokaklarda yatmaya başlar. Geri dönüşüm için çöplerin yakıldığı haznelerden birinde tekmelenerek uyanması son damladır, tekrar salına dönüp Luna’yı görür, adamın sonsuz merhameti sayesinde otelde rehin bıraktığı eşyaları kurtaracak parası vardır artık, gerçi kısa süre sonra yine ortadan kaybolur, kaldığı otellerden yaka paça atılır, tarlalarda çalışacak gücü de yoktur artık. Başına ne gelirse gelsin şiddete başvurmaz Tully, onurunu korumak dışında hiçbir mukavemet göstermez. İyi bir dövüşçüdür aslında, zamanında büyük maçlara çıkmışsa da antrenman eksikliği, düzenli bir yaşamının olmaması yerleri öpmesine sebep olur. Tully aslında hiçbir zaman tam olarak vermemiştir kendini boksa, Luna’ya göre hâlâ potansiyel taşısa da otuzuna gelmek üzeredir artık, işi daha zordur. Nitekim Munger’la tekrar karşılaştıklarında ikisi de Luna’nın ayarladığı gösteri maçlarına çıkmak için çalışmışlardır, Tully’nin egosuna karşılık Munger’ın sıkı yumrukları vardır, kimin kazandığı açık. Munger da kendi sınırlarını görmüştür gerçi, nakavtla maç kaybettiği olmuştur ama ortalamanın üzerinde bir boksördür, iş görür, para da kazanır. Son maçından sonra yaşadıkları olaylıdır gerçi, yollardaki hayatları da görürüz şöyle bir. Munger Meksika’dan gelen eskinin ünlü boksörünü muhtemelen gençliği sayesinde yendikten sonra kazandığı üç kuruş parayı yola vermek istemez, eve otostopla dönmeye karar verir. Eşi ve çocuğu için yediği onca yumruğun anlamı cebindedir, sıkı sıkı korur parasını ve yola düşer. Yolculuğun ilk kısmı yolunda gider, ikinci kısmında arabasına bindiği kadınlar çatlak çıkınca çölün ortasında kalakalır. İki kadın başta eğlenirler, Munger ilgilerini çeker ama sabaha karşı kafaları da güzel olunca adamı arabadan atıverirler. Buz gibi soğukta saatlerce yürür Munger, en sonunda bir arabanın yavaşlamasıyla yırtar. Gardner çöldeki yalnızlığı pek hoş anlatır, Munger’ın umutlarıyla yenilgilerini çölün rüzgârına katarak anlatır, yalnızlığı hissederiz. Tully’nin tarlalarda çalıştığı bölümler de iyi, yol boyunca işçilerin muhabbetleri, üç kuruşa gün boyu çalışmanın zorluğu detaylarıyla anlatılıyor. Steinbeck’in metinlerine aşina olanlar tatmin olur, o ölçüde başarılı. Tully çuvalı daha dolu gözüksün diye topladığı sebzelerin köklerini kesmez başta, tepeye dizeceği birkaç tanesininkini keser ve bütün çuvalları o şekilde doldurur. Domates, soğan, ne toplanacaksa adamlar amele pazarında beklerken Tully en çok para kazandıran işi araştırır, işin zorluğuna bakmadan kamyonlardan birine atlar bir gün, araziye ulaşır. Hayal edemeyeceği kadar zordur iş, üstelik belindeki ağrı çalışmasını sekteye uğratır, güneşin altında acıdan yüzü buruşmuş bir şekilde çalışır Tully, robotlaşır, kazandığı parayı akşam barda yemek için yaşamaktadır adeta. Boksla arasındaki ilişki hayal kurmakla bir, ne zaman yırtmaya çalışsa boksa başlar, biraz ter atar ve Luna’dan sızdırdığı parayla ortadan kaybolur. Güvenilmez bir adama dönüşmüştür zaman içinde, umut vadeden sporcudan güvenilmez birine dönüşmesi için kötü bir evlilik ve biraz pesimizm yetmiştir. İyi kurulmuş bir karakter Tully, Amerikan Rüyası’nın oldukça uzağında.

Gardner olay örgüsünün arasına yerleştirdiği psikolojik tahlillerle karakterleri iki açıdan biçimler, sıradan davranışlar anlamlı edimlere dönüşür böylece. Şu Tully hakkında: “Oda üzerine üzerine geldi, kendi kördüğümünden çıkamadığını hissetti, kendi kanından, kemiklerinden, etinden ibaret bu tamamen umutsuz engeli aşamadığını hissetti, omuzları çöktü.” (s. 58) Munger’a bakalım az, Munger’ın evliliğe sürüklenmesine yol açan süreç bir ilişkinin dinamiklerini bütün ayrıntılarıyla gösterir. Bir nevi tuzağa düşer Munger, sevgilisinin evlilikle ilgili düşüncelerini tedirginlikle dinler, ilişkiyle birlikte omuzlarına binen sorumluluğunun ağırlığı giderek çekilmez hale gelir ve istemediği halde evlenir. Düzgün bir işi de vardır aslında, kadınla mutludur ama düşünce yapıları bambaşkadır, çocuk olunca “yırtma” şansı sıfıra iner Munger’ın. Dövüşecek, başka kaçış yolu yok çünkü yaşamından. Bedeni izin verdiği ölçüde dövüşecek, kaybettiği bazı maçlardan sonra boksa ara verse de bir süre sonra Luna’nın yanına dönecek. Luna’nın bölümlerinde işin antrenörlük kısmını göreceğiz, hayal kırıklığı yaratan boksörler adamın şevkini kırsa da Luna da sıkıcı işinden sonra spor salonuna gitmekten keyif aldığı için Tully gibilerine para vermeyi sürdürecek ve sporcularının salona gelmesini bekleyecek. Şehirde ara sıra rastladığı eski öğrencileri yenilgilerini hatırlatacak, eşi onun uğraşına değer vermeyecek ama Luna bildiği tek şeyi, antrenörlüğü bırakmayacak. Her karakter bir şekilde eşeliyor, yaşamlarını değiştirmeye çalışıyor, kesişen yolların sonunda ne olduğunu görmek kalıyor okura.

Çok iyi bir metin, okunsun.