Kyreneli Synesios – Kelliğe Övgü

Sakal Felsefesi‘ndeki kıl, tüy, yün güzellemeleri keramete inandırmaya çalışıyordu, Kyreneli Synesios tam tersini yapıyor. Görüşlerini yanlış bağdaştırmayla açıklamak anakronizm olur, 300’lü yıllarda yaşayan Synesios’un zamanında Sokrates’le sofistler arasındaki tartışmaların harareti sürüyor, hakikati arayış sürecinde Sokrates’in sofistlerin yerleşik fikirlerini eleştiri süzgecinden geçirmesiyle ortak dil, akıl, sağduyu gibi kavramlar öne çıkıyor, diğer yandan güzel söz söyleme sanatının önemi anlaşılıyor, belagât her yurttaşın hayatta başarılı olabilmesi için sahip olması gereken bir yetenek. İki mirası da devralıyor Synesios, hocası saydığı Bursalı Dion’un sofist düşünüş biçimini sürdürdüğü metnini yeriyor, Saça Övgü‘ye karşılık Kelliğe Övgü. Hocayla öğrencinin arasında 200 yıl var, cevap hakkını kullanan Dioncu, sofist bir filozof var mı acaba? Synesios, Dion’u alaya alıyor zira, hakikati saptıran bir laf cambazından başka bir şey olmadığını söylüyor. Kendisinin yaptığı da bundan farksız ama metinleri karşılaştırmadan bir şey söylemek de doğru değil. Belagât ve felsefe kol kola gidiyor metinde, Aristoteles’i, Platon’u ve Homeros’u çok iyi bilen Synesios özellikle Homeros’tan yaptığı alıntılarla kendinden sonraki kuşaklara antik metinlere dair bilgileri aktarıyor, çevirmen Cânâ Aksoy’a göre “erken bir Rönesans insanı” olarak görebiliriz Synesios’u. Aksoy filozofun yaşamını da anlatıyor kısaca, 370 dolaylarında zengin bir ailenin oğlu olarak doğan filozof klasik Yunan edebiyatı, belagât, matematik ve fizik öğreniyor, ardından İskenderiye’ye giderek ünlü filozof Hypathia’nın öğrencisi ve  dostu oluyor. Atina’ya geldiği zaman Helenizmin eski ustalarının ders verdikleri yerleri geziyor ve ilk kitabını gezileri sırasında yazıyor. 405’te Kyrene’ye dönüyor, büyük bir çiftliğin başına geçip göçebelere ve imparatorluğa karşı direniş hareketini örgütlüyor, barbar akınlarında malı mülkü yağma edilince kaçıyor ve bir süre sonra Ptolemaios piskoposu seçiliyor, Yeni Platonculuğunun pagan damarına rağmen. Kısa bir süre sonra öldüğü zaman ardında pek çok eser bırakıyor, çağının olayları üzerine doğru bilgiler veren Mektuplar en önemli eseri sayılabilir.

Aksoy’un yazısından önce dört adamın kellikle ilgili gevezeliklerine denk geliyoruz, Tahsin Yücel dazlaklığın bir tür kusurdan doğduğu inancına değiniyor, insanların saç için bıçak altına yatmaktan türlü türlü yağ sürmelerine kadar pek çok uğraşını anlatırken Hasan Bey’in kelliği üzerine kuruyor söylediklerini. Hasan Bey’in bir şikayeti yok, kelliğiyle gurur da duymuyor ama yerinmiyor da, tepelerinde saç çıkması için uğraşanları anlamıyor mesela. Dazlaklık bir nevi sakatlık ama sakatlıkların en hafifi. Kelini onurla taşıyan insanlar için tek problem eşlerinin babaları sanılmaları belki, bir de kafalarını kazıtanlar. Doğanın kendilerine vermediği bir ayrıcalıktan yararlanan herifleri taklitçi olarak görüyor Hasan Bey, saçlı olan saçıyla kalmalı, gebeşlik lüzumsuz. Samih Rifat’a geliyoruz, yirmili yaşlarında dökülmeye başlayan saçlarını çok özlediğini söylüyor. Tepedeki kıl yumağı insana güven veriyor, Rifat kellere bakıp üzülüyor ama kendisi kel kalınca kabulleniyor kelliği, mucizevi bir ilaç çıksa ve saçları geri getirse ilacı kullanmak istemeyeceğini söylüyor. İstemez miydi gerçekten? Kişiliğin bir parçası kelinden geliyorsa, eh. Yansıma görüntüyle kişilik yaratmak. Eli kel kafada gezdirerek veya. Benliğini böyle kuranlar için önemli. Aydın Uğur kelliği eksiklik olarak görüyor, ters okumayla duyarlı yüzeyin fazlalığı bir avantaj olarak da görülebilir. Neyin avantajı, rüzgârı daha iyi hissetmek mesela. İnsanlar için kapıları açabilir bu, uçurtma uçurdunuz mu hiç? Kocaman bir virgül, hikâyenin devamı gelecek demektir. Enis Batur ne diyor, kellerin cazibesinden bahsedildiğinde irkildiğini söylüyor, güzel saç hem erkeğin hem kadının en şık uzvu. Batur otuzlarındayken eksilmeye başlamış saçları, başlangıçta çok üzülmüş ama sonradan alışmış. O da sihirli bir ilaçla saçlarını geri getirmek istemeyenlerden. “Ben artık bir kelim, kel kelîm.” (s. 15) Ekrem Işın’sa kelliğin zamanın kemiriciliği olduğunu söylüyor. Hiç kimse kelliğe hazır olamaz, burukluk tenin göründüğü yerlerden doğar. Mağlubiyettir saçın dökülmesi, kazanılamayacak bir savaştır, sakalın tesellisine sığınır saçı dökülenler. Çoğu insan tersini ister mi acaba, sakal dökülse de saç olduğu gibi kalsa? Tepedekiyle aşağıdaki yer değiştirse?

Esas metne geleyim, Dion bahsiyle başlıyor. Dion’a göre güzel olma isteğini içimize doğa koymuştur, oysa doğanın bize verdiği alışkanlıkla saçın insanı güzelleştirdiği fikrine varmak gerekir. Saçları dökülünce felakete uğrar Synesios, can evinden vurulur, Troya’ya sefere giden üç tel saçlı Euboialılara benzetir kendini. Kadınlar kel kafasını görünce kaçmaktadır artık, kelliğe yol açacak ne günah işlediğini düşünmek zorundadır haliyle. Kelliği övmekten başka çıkar yolu yoktur, üstelik bu konuda yardımcı olacak kimse de yoktur, Dion’la tek başına çarpışmak zorundadır. Dion’a göre saç iyidir, Homeros da saçın iyiliğinden, hoşluğundan bahseder, karakterleri tasvir ederken lülelerden, sarışınlıktan, koyuluktan dem vurur. Ulu Zeus’un saçları da rüzgârda uçuşmaktadır üstelik, tanrıların tanrısı bile dans ettirir saçlarını. “Bana gelince, ben kelim, düşüncelerimi dile getirmesini bilirim. Benim işleyeceğim konu onunkinden çok daha güzel. Dion’dan daha aşağı biri miyim ben? Ona meydan okuyabilmek için neyim eksik ki? Neden gücümü kuvvetimi, düşüncemi sınamayayım, neden utancın oklarını saçlı adamlara çevirmeyeyim?” (s. 31) Aynı kaynaktan devam eder Synesios, Akhiellus’un saçlarını ölülere sunmasından aslında saçın o kadar da değerli olmadığı anlamını çıkarır, en aptal hayvanların kıllarla kaplı olması da saç için alçaltıcı bir şeydir, dazlaklar bir tarafta toplanırken saçı olanlar bu hayvanların yanında yer almalıdır. Platon ruhun çektiği koşu atlarının kulağında biten tüylerle sağır olmasından bahsediyorsa tüyde keramet yoktur, kıl ormanı insanı sağır eder, eğer gözde çıksaydı insanı kör edebileceği gibi. Duyu organlarında kıl yoksa, bu organlar en hayati organlarsa tanrılara yaklaşan insanlar da kılsız insanlardır, bilgelerin kel olması anlamlıdır. Çocukların saçlı, ihtiyarların saçsız olması da başka bir argüman haline gelir, Synesios oldukça basit örneklerinin birinden diğerine atlar hemen, Demeter’e tapınılan Eleusis ve Sicilya ovalarındaki şenliklerde görülen meyvelerin güzelliğinden bahseder, bu meyveler olgunlaşana kadar kökler, fidanlar, ağaç kabukları vazifelerini yerine getirir, sonrasında ortada sadece meyve kalır, diğer her şey kaybolur. Şenliklere katılanların kel olmalarıyla meyveler arasında koşutluk vardır kısaca, temiz yüzey iyidir. Göklerin berraklığı gibidir kel kafa, doğanın kusursuzluğunun, evrenin zarafetinin insandaki yansımasıdır. Zeus’un saçları şairlerin, ressamların düzmecelerinden fazlası değildir, bunlar her şeyi parlattıkları gibi saçı da olur olmaz kafalara koyarlar, laf ebelikleri ve parlak renkleriyle Synesios’un sinirlendirirler. Ancak cahiller saça önem verir, genel fikirleri sadece dış görünüşten ibarettir, saçı hunharca övmelerinde aptallıklarından başka bir şey yoktur. Göğe bakmak yeterlidir bazı şeyleri anlamak için, örneğin keller ile ay aynı evrelerden geçerler, önce hilal, sonra yarım ay, son evrede de dolunay ortaya çıkar, gökyüzünde ve kafada. “Bütün söylediklerim kelliğin tanrısal niteliğini kelliğin gökyüzünün en aydınlık tanrılarına adanmış olduğunu gösteriyor!” (s. 46) Büyük İskender’in savaşlarından da örnekler verir Synesios, Perslerin Makedon askerleri saçlarından tutup sürükleyerek savaş taktiğini bozduklarından bahseder, bu durum karşısında İskender ordularını geri çeker, berberleri genişçe bir alanda toplayarak bütün askerlerini tıraş ettirir, böylece ilerleyişini sürdürür. Bu tür örnekler çok, eğlenceli iddialarla dolu metin.

Kelleşen, kelleşeceğini hisseden, kel okurlar için dört dörtlük bir övgü. Saçlılar da okuyabilir, problem yok. Hoş çünkü.