Javier Marías – Yazınsal Yaşamlar

Marías bu metindeki portreleri bir öykü derlemesi için yazdığı yazılardan ilhamla kaleme almış. 1989’da yayınladığı derlemede her öyküden önce öykünün yazarı hakkında kısa yazılar yazmış, bu yazarlar hemen hiç bilinmediği için haklarında bilgi bulması zor olmuş. Sonradan bu kısa yazıları sevdiği yazarlar için de yazmış, eldeki yirmi yazar hakkında yeterli bilgi varmış neyse ki. Dünyanın dört bir yanından seçtiği yirmi yazarın yanında “Gelip Geçen Kadınlar” adlı son bir bölüm var, bu bölümde yazar olsunlar veya olmasınlar, sanatçılara ilham kaynağı olmuş kadınlara yer vermiş Marías, en sonda da birkaç yazarın fotoğrafları üzerinden niyet ve karakter okuma çabalarına girişmiş, o da güzel. Yazarlar kurmaca karakterleri andırıyorlar Marías’ın kaleminden çıkınca, hareketli yaşamlarını bir öyküymüş gibi okuyabiliyoruz. Hayatlarının dönüm noktaları üzerinden gidildiği için tiplemeye varan bir niteliğe sahipler, inatçılıkları, eli açıklıkları vs. zaman zaman oldukça tuhaf olayların yaşanmasına sebep olabiliyor. Faulkner’a bakalım örneğin, Döşeğimde Ölürken‘i çok zor şartlar altında, altı haftada yazmış. Şehir efsanesi bu, doğruluk payı vardır belki ama adam hakkında çok önemli bir gerçeği içeriyor, Faulkner bir şey okurken veya yazarken öyle odaklanırmış ki işini gücünü, ailesini, artık etrafında ne varsa her şeyi unuturmuş. Babasının termik santralde bulduğu işten önce Mississipi Üniversitesi’nin postanesinde çalışıyormuş, kapının yanındaki çöp kutusunu karıştıran öğretim üyelerinden biri mektuplarını çöpten toplamaktan bıkınca Faulkner’ı şikayet etmiş. Faulkner orospu çocuklarına iki sentlik pul satmak yerine birkaç sayfa daha okumak istediğini söylermiş, mektupları gelişigüzel bir şekilde sağa sola atarmış, işini yapmazmış yani. Soruşturma açılınca kapitalist dünyaya uyum sağlayamadığını söyleyip basmış istifayı, termik santrale geçmiş. Böyle bir adamı termik santralde görevlendirmek de nasıl bir cesaretse artık, gerçi masa başı bir iş vermişlerse kendini unutturmuştur orada, Proust’un yıllar boyunca çalışır görünüp hiç gitmediği kütüphane gibi bir yer olsa gerek. Bu arada Marías ne yazık ki Proust’u yazmamış, aradan bir yerden çıkar diye bekledim ama Joyce’un bölümünün haricinde, belki bir iki yerde daha belirip ortadan kayboluyor Proust. Neyse, Faulkner Don Quijote‘yi her sene okurmuş, Freud’u ve Shakespeare’i okumamış. Sallamıyorsa. Nobel’i almak için İsveç’e gidince devlet görevlisi olarak Avrupa’yı ve Asya’yı gezmiş bir güzel. Gazetecilerin sorularına yarım yamalak cevaplar verirmiş ki The Paris Review röportajı bu konuda fikir verebilir. Kuzey Amerika’nın başarısız yazarlarla dolu olduğunu, en nitelikli başarısızın da Thomas Wolfe olduğunu söylemiş kendisi, ikinci sıraya kendini koymuş. At binerken ölüyor, daha doğrusu ata binemezken. Düşüp yaralanıyor, bir süre sonra da ölüyor. Üzülüyorum böyle ölümlere, adamın posası çıksın istiyorum, üç roman daha yazarmış gibi.

Isak Dinesen. “Karen Blixen” adıyla Nobel’i almaya çok yaklaşmıştı, Hemingway Nobel’i aldıktan sonra ödülün aslında Blixen’a verilmesi gerektiğini söylemişti ama Hemingway bunu birkaç kişi için söylemiş sanırım, kendince bir dalga olsa gerek. Neyse, Dinesen Marilyn Monroe ile tanışmak istiyor, Carson McCullers hemen bir buluşma ayarlıyor ve üçü, Arthur Miller’la birlikte dördü yemek yiyorlar. Miller dehşete düşüyor, Dinesen şampanya içip istiridye yemekten başka bir şey yapmıyor çünkü. İhtiyar olduğunu ve canı ne isterse onu yiyeceğini söyledikten sonra önündekileri lüpletmeyi sürdürüyor, Monroe’yla ne konuştuğunu bilemiyoruz. Frengi yüzünü mahvedince pervasız bir kadına dönüşmüş Dinesen, eşiyle birlikte Afrika’daki topraklarında kraliçe gibi yaşamış, kölelerinin sırtından dünyalığını yapınca edebiyata dalmış. Zor bir kadınmış, bir gün ölümle tehdit ettiği biriyle ertesi gün kol kola görülebilirmiş, dengesizliğiyle tanınırmış. Çok ilginç bir yazar, daha da ilginç bir insan. James Joyce bir tık daha ilginç, okunmak istediği için her yerde kitaplarının reklamını yapıp insanı canından bezdirirmiş. Finnegans Wake yeterince beğenilmeyince yaşamının son iki yılını büyük sıkıntılar içinde geçirmiş. Ortamlarda sessiz kalır, eğlendirilmeyi beklermiş. Proust’u züppe bulduğu söyleniyor, birlikte sessiz sedasız yolculuk etmişler, tek kelime konuşmadan. Gençliğinde genelevlerden çıkmazmış, evlendikten sonra ilginç bir şekilde koprofile dönüşmüş. Eşi Nora’ya yazdığı mektuplar çok garip, karısının şişmanlamasını istiyor, boklu ve sidikli iç çamaşırlarını giymesini rica ediyor, mastürbasyon hayalleri kuruyor, kadının başkalarıyla seviştiğini hayal edip detayları mektubunda yazıyor. Kadın eşinin hemen hiçbir kitabını okumamış ve Joyce öldüğü zaman “kaçığın biri” olduğunu söylemiş. Her yazarın kaçıkça yönleri var tabii, Henry James de geri kalmıyor diğerlerinden. Aynı anda iki ziyaretçiden fazlasını kabul etmezmiş, yakınlarında Joseph Conrad ve Ford Madox Ford otururmuş ama Conrad’ın kişiliğini pek de çekici bulmazmış, karşılaştıkları zamansa son derece resmi bir havada konuşurlarmış, Fransızca. Ford’la karşılaşmamak içinse bir hendeğin üzerinden atlarmış. Genelde davetlerle ilgili şeyler anlatmış Marías, örneğin Turgenyev’in yazdıklarını ve kişiliğini pek seven James, Turgenyev’le birlikte Flaubert’i görmeye gitmiş ve kendilerini sabahlığıyla karşılayan Flaubert’den nefret etmiş. Wilde’dan da pek hazzetmezmiş, biraz ukalalık yapmış Wilde. Maupassant’ıysa pek severmiş, evinde çıplak bir hizmetçi çalıştırdığı için. Kitaplarının satışına da takıkmış biraz, yazmaya başladığı zaman dünyayı unutturan romanlarının çok satmasını istermiş, hatta dostu Edith Wharton kendi telif bedelinin de James’e yatırılmasını istermiş. Conan Doyle’un böyle kaygıları yok, onun olayı daha başka. Ömrünün sonuna doğru spiritüalizme balıklama dalınca pek çok dostunu kaybetmiş, deli sanılmış çünkü. Bunun yanında kendisine başvuran iki kişinin davalarını çözmüş, Sherlock Holmes’ü gerçek hayatta yaşatmış kısacası. En sevdiği yazarlar Poe ve R. L. Stevenson’mış, Stevenson’la uzun süre mektuplaşsalar da hiç görüşmemişler. Henry James ve Oscar Wilde’la arkadaşmış, Kipling’le de araları iyiymiş.

İki yazarı daha anayım, ilki Turgenyev. Küçükken annesinin barbar ruhundan çok çekmiş, kafasına yediği bir odun darbesiyle kanlar içinde yere yığıldığı söyleniyor. Kardeşiyle birlikte yıllar boyunca bu psikopat kadının çatısı altında yaşamış, sonrasında da “ikiye bölünmüşlük” denen naneden çekmiş. Batı’da yaşadıklarını Slav arkadaşlarına yazdığı mektuplarda kötülermiş, Flaubert, Maupassant, James gibi dostlarına yazdığı mektuplardaysa tüm Rusları şikayet edermiş. İnsancıl bir beyefendiymiş ama, gördüğü bütün çarpıklıklardan acı çekermiş, çok hassas bir ruha sahipmiş. Tolstoy’la düellonun kıyısından dönmüşler, iki taraf da birbirine sırayla laf atıp sırayla özür dileyince birbirlerini vurmamışlar neyse ki. Dostoyevski’yle ilişkisi daha iyi biliniyor, Dostoyevski’nin bütün borçlarını ödermiş Turgenyev, zengin bir soylu olduğu için kendisinden yardım dileyen hemen herkese yardımcı olurmuş. Dostoyevski’nin kumar borçlarını ödemesine rağmen arkadaşının kendisi için söylediği onca kaba sözü sineye çeker, Dostoyevski’nin sara nöbetlerine bağlarmış her şeyi. Merimée’yi ve Flaubert’i ziyaret ettiği zamanlarda uyumaz, gece boyunca muhabbet ederlermiş. En yakını olan Pauline Viardot, Turgenyev için “insanların en hüzünlüsü” olduğunu söylermiş.

Mişima iki numara. Çok genç yaşlarda ortaya çıkan ölüm arzusu, metinlerinin temel izleklerinden biri haline gelmiş. Ölümü çok tuhaf, yaşamının son döneminde paramiliter bir örgüt olan Tatenokai’yi kurmuş ve delicesine desteklediği milliyetçilik etrafında birkaç üşütük popoyu toplamış, General Maşita’ya saygılarını sunmak üzere dört müridiyle birlikte İçigaya Askeri Üssü’ne gitmiş. Saygıyla karşılanmışlarsa da askerle yaptığı konuşma sırasında sağlam küfürler yemiş Mişima, zaten konuşma yapmak için izin almadığından ötürü kendisini engellemek için üzerine gelen subayları da yaralamış, dolayısıyla intihar etmekten başka bir çaresi kalmamış. Harakiriye hazırlanırken yanında muhtemelen sevgilisi olan Masakatsu Morita varmış, kadından bağırsaklarını deşer deşmez kafasını uçurmasını istemiş. Morita kılıcını üç kez savurmuş ama Mişima’nın boynuna vuramamış, adamın vücudunda üç derin kesik açmış. Neyse ki işi bilen biri varmış müritleri arasında, kadının elinden kılıcı alıp tek hareketle kafayı vücuttan ayırmış, ardından kadının kafasını da koparmış. Başlar halının üzerinde yan yana durmuş, kırk beş yaşındaymış Mişima. Babası televizyondan izlemiş olan biteni, özür dilemek zorunda kalacağı insanları düşününce fenalıklar basmış. Aile bağları da pek sıkı değil kısacası.

Nabokov var, Wilde var, geçtiğimiz yüzyılın en önemli yazarlarından birkaçı daha var kısacası. Sevdikleri yazarları Marías’tan okumak isteyenler kaçırmasın.