H. D. F. Kitto – Yunanlar

Yunanlar kendilerini diğer halklardan daha farklı görüyorlar, benlik duyguları benzersiz. Kendilerinden başkalarını “barbar” olarak adlandırıyorlar, Homeros bu ayrımı yapmıyor, sonraki dönemin işi bu. Ayrıca bu “barbarlık” aşağılayıcı bir anlam taşımıyor, Yunanca konuşmak yerine “bar bar” sesleriyle konuşan insanlar için söylenen yansıma bir sözcük. Perslerin ahlak yasalarını da, Mısırlıların ilmini de pek takdir edermiş Yunanlar, kısacası kendilerinden başka herkesi aşağıladıkları doğru değil. Yahudilerle aynı dönemde yaşamalarına rağmen pek bir etkileşime girmemişler, sonradan Yahudiler Antik Yunan felsefesini alıp yoğuruyorlar, felsefenin Yehova’dan geldiğini iddia ediyorlar, başka bir şey bu. Yunanlar kendilerini özgür olarak görürlerken geri kalan herkese köle olduklarını söyleyebilirlermiş, tapınaklar, heykeller ve tiyatro oyunları bu özgürlüğün temelini oluştururmuş onlar için. Politik anlamda bakarsak her Yunanın despotizm dönemleri haricinde yönetimde söz hakkı varmış, tabii yine belli bir sınıfın söz hakkından bahsediyoruz, kölelerin pek bir şeye hakları yok. Doğudaki muktedirin karşısında eğilme olayı insanlık için bir hakaretmiş Yunanlar için, tabii kendi tanrılarıyla ilişkileri konusunda bu durumun ayrıca incelenmesi gerekiyor. Kitto Yunan olmanın anlamlarını farklı bölümlerde inceliyor, bu açıdan kent devletinde yaşamanın ekonomik yükünden Homeros’un Yunan kültürü için önemine kadar pek çok meseleye değinmiş oluyor. Yunan halkının oluşumuna bakalım, etimolojik kaynaklara yöneliyor Kitto, Ksenophon’un On Binlerin Dönüşü metninin özetini verdikten sonra Yunan ordusunun memlekete dönüş yolculuğunda denizi görmesiyle birlikte askerlerin “thalassa” diye haykırmalarına odaklanıyor. “Thalassa” Yunanca bir sözcük değil, Ksenophon’un zamanının çok daha öncesinde kuzeyden güneye inen insanların denizi gördükleri zaman yerlilere bu engin suyun adını sordukları zaman aldıkları cevap. Daha da önemlisi, “Atina” ve “Athena” da Yunanca değil. Atinalılar “otokton” olduklarını iddia etseler de topraktan bitmiş değiller, kendilerinden çok daha önce o topraklarda başkaları yaşıyordu ve göç ederek o topraklara gelenlerin haddi hesabı yoktu. Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu oraya ve ötesine uzanmıştı, kısacası Aryan topluluklar oraları yol geçen hanına çevirmişti. Geride bıraktıkları tabak çanaklardan, vazolardan ve vazoların üzerindeki desenlerden anlıyoruz bunu, yine ALFA’dan çıkan Aryanlar adlı kitaba bakabilirsiniz. Bakın bence, ben buralarda neler olduğunu çok merak ediyorum. Galatlardan Keltlere varan yol mesela, zamanında insanlar dünyayı boydan boya dolaşmışlar, tam bir bilinmeyenin içinde. Neyse, farklı toplulukların etkilerini kendi tanrılarında ve yerleştikleri alandaki tanrılarla etkileşimlerinde de görebiliyoruz, Hellen olmayan bir ırk mekâna çöküp yerli kültleri değiştirebiliyor veya göçebe bir Hellen topluluğu Attika’daki yerli Athena tapıcılarıyla münasebete girerek tanrı inancını bambaşka bir hale getirebiliyor. Akhaların eylemleri, Dor istilası, Girit’teki tapınma ritüelleri, Hellen Zeus’la farklı kültürlerden gelen iki eşi gibi örnekler farklı soylardan gelen halkların kaynaşmalarına dair pek çok çıkarımda bulunulmasını sağlıyor. Şu da ilginç, tanrıçaların doğrudan Minos Giriti’nin mirası olduğu söyleniyor, tanrı fikriyse Avrupa kaynaklı. Kuzey ve güney kültürleri birleşerek yeni bir panteon yaratmış gibi gözüküyor, İlyada‘da görülen Mykenai uygarlığının izleri de o zamanın insanının hayal meyal hatırlayabildiği bir geçmişin ne yönde biçimlendiğini ortaya koyuyor. Homeros’un metni 850’li yıllara tarihleniyor, 1100’lerdeki Dor İstilası’nın Yunanistan’ın halklarını bütünüyle değiştirdiğine dair bilgiler var, kalıntılar da başka bir kaynağı oluşturuyor, yazılı olmayan tarihin elverdiği ölçüde geçmişin aydınlık dönemlerine kadar gidebiliyoruz ama bir noktadan sonrası tamamen karanlık.

“Ülke” bölümünde Yunan devletlerinin oluşum safhaları yer alıyor. Asya’dan ve Mısır’dan gelen tacirler, özellikle Fenikeliler ve Giritliler devletlerin oluşumunda önemli bir yer tutuyorlar. Uygarlığın İtalya’da daha geç ortaya çıkmasının sebebi olarak Akdeniz kültürünün oralara ulaşamaması olduğundan bahsediliyor, bir diğer önemli faktör olan iklimi de ele alırsak Yunanistan’ın neden parlak bir uygarlığa elverişli olduğunu anlarız. Kışlar dağlardan başka bir yerde sert geçmiyor, yaz erken bastırıyor, her gün karadan ve denizden dönüşümlü olarak rüzgârlar esiyor, ortam süper. Bunun yanında Yunanistan yoksul bir coğrafya, genellikle kıraç topraklardan oluşuyor. Sonradan ortaya çıkmış bu kıraçlık, Homeros zamanında insanlar “üç yüz dizede bir öküz yerler”, oysa klasik dönemde balık bile lüks. Hesiodos’un Theogonia‘sında mevzuyla alakalı ilginç bilgiler var, Hesiodos bunaltıcı yaz sıcağından ve kış mevsiminden nefret ederken yaşadığı bölgenin mücadeleci insanlar yarattığını sezdiriyor. İkilik varmış gibi gözüküyor ama bütün olumsuzluklarına rağmen iklimin çok da zorlu olmadığını söyleyebiliriz. Kültürel etkinliklerin belirlenmesinde de iklimin önemi var, kışın sona erdiği şubat ayında yılın ilk tiyatro şenliği Atina’da düzenlenirmiş, sonrasında tanrılara adanan diğer etkinlikler yapılırmış. Olympia’dan Zeus için yapılanını günümüzde dört yılda bir takip ediyoruz mesela, binlerce yıllık bir gelenek sürüyor ama bambaşka bir biçimde tabii. Örneğin o zamanlar kanın gövdeyi götürdüğü bir yakın dövüş dalı varmış, insanlar birbirlerinin kafalarını kırarlarmış yarışırken. Sonrasında Roma’ya gladyatör dövüşü olarak sıçramış olabilir bu.

“Polis”e geleyim, bu bir kavram. “Halkın siyasi, kültürel, ahlaki olarak toplumsal yaşamının bütünü” olarak değerlendirilebilir. Aristoteles’in insanın politikliğine dair söyleminin bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor Kitto, tek bir açıdan yaklaşmak bu kavramın çoğu anlamını dışarıda bırakıyor. Sanatı ele alalım, tragedya yazarları polis yaşamını bütün detaylarıyla anlatan eserler yazmışlar, tanrılar da bu detayların içinde yer alıyor. Her polis kendi tanrısına, kendi kahramanlarına ve kendi inancına sahip, ortak tanrılara inanılsa da bazı tanrılara daha çok inanılıyor diyebiliriz. Erken dönem Klasik Yunan toplumunun anlatıldığı bölümden bir tek Sparta’yı alacağım, diğer devletler de oldukça ilgi çekici olsa da Sparta’nın durumu ayrı bir önem taşıyor. Dor İstilası sonrasında bulundukları topraklara sıkıca kök salıyorlar, Avrupa anakarasının en güneyindeler, gerileyip çökmelerinin sebebi sivil birey ve fikir yoksunluğu olarak görülüyor. İki kritik olayları var, ilki fethettikleri ülke halkından uzak duruyorlar, ikincisi de koloni sayıları az. Dışarıdan pek bir şey almıyorlar kısacası, bir tek Lykurgos’un kurumlarını benimsiyorlar. Hakim azınlık serfleri baskı altında tutarak varlığını sürdürüyor, bunun yanında Spartalılar tarımla ya da ticaretle uğraşmıyorlar, topraklarına az sayıda tüccarın girmesine izin veriyorlar, bazen de bütün yabancıları bir anda kapı dışarı ediyorlar. Siyasi yapıları ve her daim savaşa hazır olan bireyleri bir süreliğine varlıklarını sürdürmelerini sağlamış ama en sonunda tarih oluyorlar. Sanatsal üretim açısından kendi yaşamlarını ürettikleri söylenebilir, objeler üzerinden ilerlemiyorlar. Polis‘in çöküşünün ve uygarlığın yükselişinin sebebi olarak, Spartalıları da meseleye dahil ederek söylenebilir ki kurumun doğal sınırlarının dışına çıkmak istemeyen yurttaşlar, yurttaşların yaşam şekli gösterilebilir. Sparta’yla girişilen savaştan sonra Sokrates’in yargılanması çöküşün bir aşamasını temsil ediyor, diğer aşamada Büyük İskender’in büyük etkisi var. Akdeniz’in “genişlemesi” ve ticaret hacminin büyümesi bu tür küçük yapıların ortadan kalkarak daha merkezi oluşumların ortaya çıkmasına sebep oldu, Büyük İskender’in de ortaya çıkmasıyla birlikte yıkımın önünü alamadılar, olay bu. Uzmanlaşma konusunda pek bir şey yapılmadı, Yunanların sonsuz merakı uygarlığın yükünü taşıyamayacak bir noktaya gelmelerine yol açtı, kabaca amatörlük yüzünden muktedirliklerini yitirdiklerini söyleyebiliriz. Platon’un Bilgi üzerindeki ısrarının sonucu siyasi alanda da uzmanlaşmayı gerektiriyordu, bu da resmen “boş zamanlarında” kentin yönetiminde söz sahibi olabilen yurttaşların bir parçası olduğu sistemin sonuydu. Eğitim herkesin sokaktan alabileceği bir haldeyken metalaştı, Sofistlerin ortaya çıkmasıyla birlikte seçkinlerin egemenliğine girdi, ardından felsefi anlamda da polis’in sonu gelmiş oldu. Mevzunun pek çok kolu var, Kitto yıkılış sürecini bütün detaylarıyla anlatıyor.

Yunanlarla ilgili iyi bir kaynak bu, ilgililer kaçırmasın.