Lars Svendsen – Hayvanları Anlamak

Bu metindeki arayışın özetini Stephen Jay Gould’dan yapılan alıntı veriyor aslında: “‘Bana bu yaratığın derisinin içinde bir dakika verin, sadece bir dakika. Beni sadece altmış saniye boyunca şu diğer varlığın algılama ve kavrayış aygıtlarına bağlayın, o zaman doğa tarihçilerinin çağlar boyunca ne aradıklarını bileceğim.‘” (s. 13) İnsanların insan olmayan canlıları anlamalarının yolu henüz yok, kendi bilincimizin yansımalarıyla bir yere kadar ilerleyebiliyoruz ama tam olarak ne “yaşadıklarını” bilemiyoruz. Svendsen bu yaşamın nasıl olabileceğine dair, hayvanlar hakkında fikir yürütmüş düşünürlerin adımlarını da görerek ilerliyor, kendi hayvanlarını da işin içine katarak uzunca bir yürüyüşe çıkıyor. Hermönetik gelenekten beslendiğini söylüyor, hayvanların sadece açıklanabilir değil, anlaşılabilir de olduklarını iddia ediyor. Aslında bir ahtapotu anlamanın bir uzaylıyı anlamaktan pek farkı yok, kendi düşüncesi bu yönde, bütün canlılarda bir zeki yaşam örneği mevcut ama insanlardan ayrılan yönleri biçimsel olarak tespit edilebilse de niteliksel olarak, daha doğrusu anlamsal olarak nasıl bir farkın bulunduğu tespit edilebilmiş değil. Kolektif’ten çıkan Hayvan Olmak adlı metin bu tespiti yapabilmek için seçtiği dört hayvanın yaşamını birkaç gün boyunca “yaşayan” araştırmacının incelemelerinden oluşuyor, şimdi hayvanları hatırlamıyorum ama biri su samuruydu sanırım, adam günlerce su samuru gibi yaşayıp hayvanın dünyasına olabildiğince yaklaşmaya çalışıyordu, bir ölçüde başarılı da oluyordu ama kendi bilişsel yapısından kurtulması mümkün olmadığı için donanımındaki fazlalık hayvan olmayı imkânsız kılıyordu tabii. Wittgenstein’ın bir aslanın konuşmasını anlayamayacağımıza dair sözü bu açıdan ele alınabilir. Bir hayvan konuşsa onu anlayamayız, Türkçe sözcükler kullansa bile muhtemelen anlayamayız, çünkü dili kullanma yetisi bizimkinden çok farklı olur. Atalarımızın mağaralara çizdikleri resimleri düşünelim, o resimlerin bir tür avlanma ritüeli için çizildiği düşünülüyor ama kesin kanıtlar yok tabii, o zamanın insanının ne düşündüğünü bilemeyeceğimiz için kullanılan teknik bize çok tanıdık gelse de, hatta resimleri çok ilkel bulsak da anlamı çıkaramıyoruz. Bağlamdan bihaberiz, tıpkı hayvanların kendi bağlamlarından bihaber olmaları gibi. Daha geçen ay okudum ama kimin yazdığını hatırlamıyorum, bir öyküde ata dönüşmek isteyen bir adam muradına erdiği zaman at olmanın nasıl bir şey olduğunu tam yakalayacakken zihni de atın zihnine dönüştüğü için anlamı yakalayamadan kaybediyordu. Kafka’nın da insanlaşan bir maymunu anlattığı öyküsü benziyor buna, bir şeye dönüştüğümüz veya bir şey olduğumuz zaman başka şeylerin “olma anlamlarına” en uzak mesafedeyiz demektir. Dil konusunda şempanzelerle yapılan deney onları bize yaklaştırır gibi gözükse de çok basit örüntülerin öğretilmesinden ileri gidilemiyor ne yazık ki. YouTube’da görenler bilir, bir maymuna işaret dili öğretiliyor ve maymun insanla bu dil aracılığıyla iletişim kurmaya başlıyor. Svendsen’ın aktardığına göre bu maymunlardan en “akıllı” olanının kurduğu en uzun cümle şu: “‘Ver portakal bana ver yemek portakal bana yemek portakal ver bana yemek portakal ver bana sen.'” (s. 25) İki yaşındaki bir insan sözcük türlerini birbirinden ayırabilir hale geliyormuş ama bu hayvanlar için mümkün değil ne yazık ki. Hayvanlar kendilerine öğretilenin dışına çıkamıyor, koşullanmanın ötesinde bir zeka göstergeleri yok. Kendi aralarındaki iletişim de benzer biçimde öğrenilmiş seslerden ve hareketlerden oluşuyor, her ne kadar karmaşık bir yapıları olsa da nesilden nesle aynı şekilde sürdürülen davranışlar bir iletişim şekli ortaya koysa da soyut düşünce yeteneğinden yoksun oldukları için dil yaşayan bir varlık olmaktan çok dondurulmuş bir iletişim aracı onlar için. Bunun yanında hayvanlarla ortak davranışlarımız var, dilin ötesinde bir boyut bu, canlılar arasındaki benzerliklerin tek göstergesi dil olmadığı için bu davranışlardan yola çıkarak çeşitli çıkarımlara varıyor Svendsen. Hayvanın ruhundan bahseden Wittgenstein’a göre hayvanların acıyı hissettiğini davranışlarından biliyoruz, “yön körlüğü” denen bir nane yüzünden hayvanları insandaki davranışları göstermedikleri sürece anlayamıyoruz. Bu körlük müzik kulağından yoksun olmak gibi bir şey. Bende en az bir tane var bundan, örneğin bir cisme vurduğunuz zaman çıkan sesin nota aralığını size söyleyebilirim ama bunu nasıl yaptığımı size anlatamam, varlığımın derinliklerinde yer alan bir yetenek bu. Körlük varsa eğer, bir anlam boyutuna hiçbir zaman ulaşamayacağız demektir. Davranışlara yöneliriz o halde, bedensel jestlerin duygularla olan ilişkilerine odaklanarak, örneğin “üzüntü kriteri” denen bir şey uydururuz ve hayvanların bu kritere uyup uymadığına bakarak üzülüp üzülmediklerini söyleyebiliriz. Tabii tamamen insan merkezli bir kriter olur bu, kendimizden yola çıkmak zorundayız, çünkü bilmem kaç milyon yıl önce aynı kökten gelmiş olmamıza rağmen hayvan olmanın ne demek olduğunu hatırlamıyoruz. Mutluluğu beynin alanlarındaki etkisine bakarak da pek bir şey söyleyemeyiz, zira beyinle bilinç arasındaki ilişki sınırlı, mesele hayvanlar olduğunda daha da sınırlı, o yüzden nörobilim de somut veriler sunamıyor. Şöyle bir problem de var ki bir köpeğin “gösterdiği” pişmanlığın sebebini tam olarak bilemeyiz. Yine YouTube’da bir video vardı, ortalığı batıran köpüşçüğe dokunarak suçluyu işaret eden diğer köpeklerin hareketini düşünelim. Sahiplerini üzenin kim olduğunu ortaya çıkarıyor olabilirler, daha fazla mama için zayıf halkayı eliyor olabilirler, satışın sebebinin ne olduğunu bilemiyoruz tam olarak. Beyin taraması duyguları ortaya çıkarmıyor kısacası, hiçbir şey ortaya çıkarmıyor ne yazık ki, birkaç davranışın yorumlanması dışında.

İnsan merkezli yaklaşımı ilk eleştiren Ksenofanes’miş, Homeros’un tanrılarının insana benzemelerini eleştirip bu bakış açısını ortaya çıkarmış. Darwin’den itibaren bu insansılık fikri tutulmuş, bir süre sonra ayyuka çıkmış, ta ki “insansılığın reddi” ilan edilene kadar. Sonrasında tekrar Darwin’in fikirlerine dönülmüş, kısacası hayvanlarla ortak davranışlarımıza odaklanmanın o kadar da anlamsız olmadığı fikri ağırlık kazanmış. Gerçi dışsal eylemlerin benzerliğinin içsel süreçlerle denk olmadığından yola çıkarsak yine ayrılıyoruz hayvanlardan ama olabildiğince yakınlaşmaya çalışıyoruz bir yandan, Svendsen bir köpeğin bilince sahip olmasını bir insanın bilince sahip olması kadar olası buluyor. “Zihinselleştirme” denen fenomene bakarak güdülerin bilinçsel olarak ortaya çıktıkları söyleniyor mesela, Descartes’a kadar gidersek bilincin kesin işaretinin dil olduğu düşünülüyor ama sözcüklerden oluşan dille hayvanların “dili” arasında, nasıl diyeyim, bilişsel yapının elverdiği ölçüde bir koşutluk olabilir. Yani hayvanların bizim anlayamayacağımız bir dili var zaten, dolayısıyla kendi çaplarında bir bilince de sahipler. Stoacılar hayvanları ortalıkta dolaşan besinler olarak görürlermiş mesela, konuşma yetisi olmayan canlılar kısık ateşte döndürülmelikmiş, işlevselliğin tavan yaptığı zamanlardan gastronomik bir yaklaşım. Günümüzde hayvanları yemeyenlere baktığımızda bayağı bir yol alınmış gibi görünüyor. Sonuçta hayvanlar bir bilince sahipler, bilincin derecesini ölçecek bir ölçek elimizde henüz yok ama hayvan yememek için yeterince sebebimiz var. Farklı bilinç türleri arasından hayvanlara yakıştırdığımız “erişilir bilinç” insanda da mevcut, bizdeki fenomenal bilincin yanında ilkine de sahibiz, bu bilinç türü bizi hayvanlara yaklaştırıyor. Bazı maymun türlerinin bilinci bizimkinden çok daha hızlı bir biçimde işlem yapabiliyor üstelik, maymunların hafızası bizimkinden daha gelişmiş olabiliyor, bazıları hafıza oyunlarında bir maymuna yenilmekten hicap duyabilir ama gayet doğal bir şey bu.

Kant’ın hayvanlarla ilgili görüşleri ilginç, bunun yanında kedilerle ve köpeklerle ilgili bölümler de bir o kadar ilgi çekici. Yerleşik hayata geçmeden çok önce evcilleştirmişiz hayvanları, belki de bizim onlara öğrettiklerimizin çok daha fazlasını onlar bize öğretmiştir de duvar örmeyi, yerleşikliği onlardan kapmışızdır, kim bilir? Dostlarımıza selam.