Hanns Heinz Ewerz – Edgar Allan Poe

Çağdaşlarının büyük yazarlar hakkında ne söylediklerini merak ederim, araştırırım. Birbirini gömenlerin yanında hunharca övenler var, ikisi de hoş. Müzikte de var bir benzeri, örneğin “Crazy Train” için Steve Vai, “Dinlediğim anda çarpıldım, o güne kadar öyle bir şey dinlememiştim,” diyor bir röportajda. Bu aslında sanatsal bir dedektifliğe de dönüşebiliyor, örneğin Wishbone Ash’in Argus nam albümünü dinliyorum, bir yerden tanıyorum müziği. Sonlara doğru bir şarkıya geliyorum, e bayağı Iron Maiden. Konserde çalsalar, “Hey, hey, hey!” diye eşlik edersiniz, gitarı üçlediğinizde sırıtmaz. Hemen baktım tabii, Steve Harris’in Wishbone Ash hayranı olması, özellikle malum albümden esinlenmesi şaşırtmadı. İlk Maiden albümlerinde Argus‘taki gitar yürüyüşlerini kullanmışlar, bir sürü şey. Wishbone Ash’ten de geriye doğru bir yol varsa örüntü hemen ortaya çıkıyor, kaynağa ulaşma çabası başlıyor. İyi yani, yazarlar yazarları beğeniyor veya beğenmiyor, incelenecek pek çok metin demek bu. Kuramsal metinlerde geçen kurmaca metinleri kovalamak, kurmacaların kanonlaşmasını izlemek derken elde var okumak, süper. Bu bağlamda Ewers çağdaşı değil Poe’nun, bu kitabı 1905’te yazmış, yine de yeterince yakın, 115 yıl önce Poe’nun Alman edebiyatına etkisini Ewers üzerinden görebiliriz. Kendisi 1871 doğumlu, korku öyküleriyle ünlü, Kim Newman’ın bir romanında Edgar Allan Poe’yla seyahat eden Yırtıcı Vampir olarak karakterleştirilmiş. Metinleri çeşitli konuları işlerken biri de ustası Poe’ya dokunuvermiş bir noktada, Elhamra’nın saklı korularına giderken saygılarını sunmak istiyor, düşler diyarına birkaç adım uzakta. “Şairimi en iyi burada, karaağaçların fısıldaştığı, çeşmelerin şırıldadığı, defne korularında yüzlerce bülbülün öttüğü bu yerde düşünebiliyorum.” (s. 7) Düşünüyor ama yazmak da istemiyor pek, daha doğrusu sevilen bir sanatçıyla ilgili yazılan her kitabın okunmaması gerektiğini söylüyor, kendisi de kalemi bıraktıktan sonra metne bir daha dönmeyecek belki. Çok özenli, çok hassas bir anlatı kurulmalı anlatılacak sanatçıyla ilgili, örneğin Firdevsî hakkında yazıları olan Goethe’nin yazdığı her şeyi okumadan o yazıları okumalı mıyız? Goethe’nin anlattığı Firdevsî mi yoksa kendisi mi? Okuduğumuz şeyin ne kadarı Ewers’in? Antik şehirlerin yıkıntılarında gezinirken, mezarların sisleri omuzlarında pelerinken Poe’yu nasıl ayırt edeceğiz? Poe’yu Griswold’un veya Ingram’ın biyografisinden tanımaya kalkarsak iki farklı kişilikle, toplamda dört insanla karşılaşacağız. Griswold’un yazısı Poe’nun personasını okurların gözünde aynılaştırıyor, korkunç bir adam Poe, alkolik, ahlaksız, dengesiz biri, öykülerindeki ucubeler, hayaletler, garip varlıklar aslında kişiliğinin izdüşümleri. Ingram’sa Poe’nun hiç içmediğini, gayet mazbut bir insanda kötü alışkanlıkların barınamayacağını söylüyor. Ewers’in bunların hepsini unutması gerekiyor, böylece şairinin sesini duyabilir. Öfkesini kusmaktan geri kalmıyor bir de: “Bağırmak istiyorum. ‘Gidin buradan, sizi sıçanlar. Gidin. Burada sevdiği şairi düşleyen biri oturuyor! O sizin dilinizde şarkılar söyledi ama siz onu hiç tanımıyorsunuz!’” (s. 10) Poe’nun metinleri Avrupa’da oldukça tutuluyor, İngiltere’de yayımlananların yanında Baudelaire’in Fransızca çevirileri o kadar iyi ki bu çeviriler üzerinden Rusçaya dahi kapı aralanıyor. Şu kaynaktan alıntılıyorum, Poe’nun metinleri ilk olarak 1853’te Almancaya çevrilmiş ve Fransa’daki hayranlık Almanya’da da duyulmuş ama Baudelaire’in efsane mertebesine çıkardığı kadar da ses getirmemiş Almanya’da, Poe’nun Alman edebiyatına etkilerine dair pek bir araştırma da yapılmamış. Ewers’e göre Poe’yu en iyi anlayan sanatçı Baudelaire, esrardan sanat yaratmasını Poe’nun alkolizmiyle denk görüyor Ewers. Keyif verici maddeler zihni zehirlese de sanatçıya gereken itkiyi de tütün, alkol, kahve, çay veya esrar gibi alışkanlıklar sağlıyor, özellikle ıstırap verici yaşantılarla dolu bünyelerde düşlere ulaşmak için nevrotik özellikler şart. Kâşifler gibi yolculuğa çıkıyor sanatçılar, bilinmeyen alanları keşfettikten sonra bilim insanları ortaya çıkarak bu alanların sınırlarını çiziyor, bilinen dünyaya yeni topraklar katıyor.

Yolculuğunu sürdürüyor Ewers, Karl adlı imparatorun sarayında, heybetli sütunların arasında geziniyor, Hristiyan şövalyelerin şarkılarını dinlerken kulelerin anahtarlarını ele geçirerek uçsuz bucaksız vadileri izliyor, ardından Ölüler Şehri’nin sınırlarından içeri girerek Poe’nun anlattığı tekinsiz diyarları arıyor, hayaletleri görüp göremeyeceğini merak ediyor. Virginia Clemm’le, kuzeniyle evlenmeden önce de kızın bir süre sonra öleceğini biliyordu Poe, kendi ölüm korkusunun yanında ölmekte olan sevdiğinin günden güne erimesini de izlemek zorunda kalıyordu. Ligeia gibi karakterler bu acı sonla kurmacada yüzleşmenin bir yoluydu muhtemelen, Poe’nun hayalet kadınları hem bir teselliydi, hem de dehşetin dile geliş biçimiydi, kaçınılmaz sonun yaklaştığını imliyorlardı. Istırabın zirve anında “Kuzgun” çıktı ortaya, ölümün ardından Poe’ya şöhreti getiren şiir bir anlamda yazarın omzuna kondu ve sesini duyurdu, kendini yazdırdı. Poe bu yazdırma sürecini anlattığı yazıda şiirin matematiğiyle ilgili bilgilerini ve sezgilerini açıkça anlattı, Ewers’e göre öyle dürüstçe konuşan, zanaat kısmından bahseden ilk şairdi, Zola’nın dehayı uygulamada aramasını öncelemişti. Eureka‘yı düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adaması sadece gerçeklerden bahsedilen bir çağda kahramanca atılmış bir adım gibi görünüyor, Gautier’nin “sanat için sanat” ilkesi ilk kez Poe’da ortaya çıktı. Öykülerini beğenmeyen editörlerden yakınırken gerçekliğe körü körüne bağlı kalmalarını eleştirdiğini biliyoruz, ABD’nin durumundan yavan bir dille bahseden yazarların ödül kazanmalarına anlam veremiyor, dönemin edebiyat anlayışını kıyasıya iğneliyordu. Bildiği gibi yazdı Poe, kendi icadı olan dehşetleri öykülerinden esirgemedi, bu yüzden her öyküsünde bir parça korku bulunabilir. Ewers’e göre Poe’nun mirasçıları olan Verne ve Conan Doyle korkuyu okuru “eğlendirmek” için kullanmışlar, ölçe biçe yazdıkları metinler hesaplılıkla dolu. Poe’nun karakterleriyse Dostoyevski’nin karakterleri gibi gerçekçiler, okuyucunun imgelemine sıkı sıkıya bağlılar, bu yüzden en cesur okurlar bile Poe’nun öykülerini okurken ürpermeden duramazlar. Yalnızca okur için yazanların ünleri belki bütün dünyaya yayılır ama edebiyatın asıl gücünü göstermek sanat için çok daha yüce bir hedeftir, Alman veya Fransız ulusundan çok daha büyük olan kültür ulusu için yazmalıdır yazar, okurların farklılıklarını ortadan kaldıracak kadar güçlü metinler yaratmalıdır. Poe böyle bir tutkuya sahipti, hayaletlerini gündelik yaşamın içine kusursuz bir biçimde yerleştirerek yıllar önce ölmüş bir uşağın ruhunu efendisinin sesiyle ortaya çıkarabilecek kadar iyi bir hayal gücüne sahipti, karakterleri uzaya balonla çıkıyordu, dünyayı balonla dolanıyordu, okyanusların kalbine ulaşarak bilinmeyene cesurca bakabiliyordu. Yazarın gücü düşleminin gücüyse Poe en güçlü yazarlardan biriydi, yaşamı biraz olsun yolunda gitseydi neler olabileceğini merak ediyor insan. Yazmak için yeterli motivasyona sahip olamayabilirdi, para kazanması gerektiği için öyküye ağırlık verdikten sonra şiire ara ara dönerek birçok türde eser vermesinde parasızlığın etkisi çok büyük. Her şeye rağmen efendiliğini bozmayan bir adam üstelik, ruh halinin dengesizleşmediği zamanlarda son derece nazik bir insan olduğu söyleniyor, tanıdıklarından içki parası isterken bile son derece şık görünür, kibarlığı elden bırakmazmış, ne yazık ki alkol bağımlılığı had safhaya ulaşınca işinden olmuş ve yıllar boyunca hayalini kurduğu edebiyat dergisini çıkaramadan yaşama veda etmiş.

Korku öyküleri yazarından korkunun ustasına bir saygı duruşu bu kitap. Kısacık, dopdolu. Bir alıntıyla bitireyim, Poe’ya sonsuz saygıyla: “Poe’nun ruhu şarkı söylüyor ve yüz ölü şair dinliyor.” (s. 35)