Giuseppe Culicchia – Demek Yazar Olmak İstiyorsun

Culicchia yirmiden fazla metnin yazarı, bir o kadarının çevirmeni. Bret Easton Ellis’ten çok sayıda metni İtalyancaya çevirdiği için söyleşilerde okurların sorduğu klasik soru esinlenmeye dairmiş, bıkmış Culicchia, yazdığı metinler uyuşturucuyla, anormal karakterle dolu olsa da yokmuş öyle bir şey. Vardır ya da. Yazarlığının ipuçlarını vermesini beklemeyelim, Culicchia gençliğinde okuduğu metinlere bile pek az değiniyor, asıl meselesi yazarlıkla ilgili. Yazdığımız bir metin yayımlanınca neler olur, gazeteler ve TV programları peşimize düşer mi, söyleşilere giderken üçüncü sınıf tren yolculuklarının özel araçla yapılan seyahatlere evrilmesi mümkün müdür, bunlar gibi soruların cevabı var. Evet, düşebilir. Evet, yayınevi özel araç ayarlayabilir, hatta bu aracı süresiz tahsis edebilir. İtalya şartlarında bu işler böyleymiş, öğreniyoruz hepsini. Bazı edebiyat skandalları var, Culicchia biraz değinerek geçiştiriyorsa da internetten araştırarak neler olup bittiğini öğrenebiliyoruz. Yerel mevzular can sıkıcı bir durum doğurmuyor, yazarlıkla ilgili hadiseler yeterince beynelmilel. Evet. Culicchi’nin hayatı kitaplar arasında geçmiş, Londra’da kütüphanecilik yaptıktan sonra Torino’da birkaç kitabevinde çalışmış, bu sırada metinlerini yazmış. Gerçek bir yazar olup olamadığını, zaman içinde yazdıklarının ortadan kaybolup kaybolmayacağını merak ediyor, kendince önlemler alarak hemen her söyleşiye gitmeye çalışıyor, reklamını yapıyor, görünür olmaya çalışıyor kısaca. “Görünürlük” dendiğinde koşarak uzaklaşıyorum ama okumaya başladım bir kere, İtalya’da bu işlerin nasıl döndüğünü de merak ettiğim için okumayı sürdürdüm. İtalya’da da durum bizdekine benziyor, okurdan çok yazar var ve herkes yazdığı şeyi bastırmak istiyor. Yazarlar birbirlerini yiyerek veya pohpohlayarak ün basamaklarını çıkmaya çalışıyorlar, buna benzer şeyler. Culicchia yazarları üç gruba ayırıyor: “Gelecek Vaat Eden Yetenek”, “Hergele Herif” ve “Büyük Usta”. İlk kitabınız ilk basamağa yerleştiriyor sizi, ikinciden sonra ikinci basamaktasınız, yaşınız kemale erince ve bibliyografiniz şişkinse son basamak. Üç basamağın sorunları temelde ortak, detayda farklı. Culicchia kendi deneyimlerini anlatıyor, metni yazdığı sırada ikinci basamakta yer alsa da üçüncüsü hakkında da gördüklerinden yola çıkarak matrak şeyler yazmış. Onun hikâyesi 1990’da başlıyor, Tondelli nam ünlü bir yazarın 25 yaş altı yazarların öykülerini derlediği bir seçkiye beş öykü birden sokuyor Culicchia, sonrasında da ilk romanını yayımlıyor. Bu sırada Torino’daki kitapçıda çalışıyor, köpeklerin siydiği yerleri siliyor, ne istediğini bilmeyen müşterilerle boğuşuyor, bir yandan da yazmaya çalışıyor. Zor bir dönem, avantajı “bomboş yazma ayrıcalığı”. Yazarsınız, basılır veya basılmaz ama hiçbir şeye takılmadan, özgürce yazarsınız, birikir, yayınevlerinin kapısını çalmaya başlarsınız. Otobiyografik ögeler anlatıların orasından burasından fırlar ama önemli değildir, Michael Cunningham’ın dediği gibi metnindeki kertenkelede bile kendisinin izi vardır, yazar kendinden yola çıkabilir. Culicchia büyük ustaların söylediklerini kulağına küpe yapıyor, Tondelli’nin roman yazma tavsiyesine uyuyor: “Edebiyat dergilerini artık kimse okumuyor, yayınevleri de romanlara daima öncelik tanıyorlar.” Roman çoğu yayınevince reddediliyor, bir yayınevi basmaya karar verince araya birilerini sokmadan da var olabileceğini anlıyor Culicchia. Sonrasında kitapçıdaki işe devam, arkadaşları dalga geçerek “yazar” diye çağırıyorlar. “Yazar, yerleri sil.” Bir iki röportajdan sonra tanınırlığı artıyor, müşteriler televizyonda veya gazetede gördükleri yazarın kitapçıda çalışmasına şaşırıyorlar. Çok hoş bir şey, kitabını soran müşterileri iyi yazarlara yönlendiriyor Culicchia, Melville okumaları gerektiğini söylüyor örneğin. Bunu ben de yaptığım için adamın utancını anladım, sosyal medya kanalıyla mesaj geldiğinde iyi yazarlara yönlendiriyorum hemen, İrfan Yalçın’ı öneriyorum, ne bileyim. Culicchia kitabını okuduğunu söyleyenlerden korkuyor bir de, kitabın parasını geri istemelerinden çekiniyor. Bunun üzerinde düşünmek gerek biraz, yazarlar günümüzde kitaplarının tanıtımlarını yapıyorlar, iyi. İş iyice reklama kaydığındaysa saçmalamaya başlıyorlar, kitaplarına elim varmıyor çünkü sosyal medyadaki hallerini görünce metinlerini de aynı kefeye koyuyorum ister istemez, iş gereği okumak zorunda kalırsam genelde yanılmadığımı görüyorum. Tatava yapmayanların, eşe dosta kendini övdürmeyenlerin metinlerini tavsiye ederim. Neyse, okurlarla ilk temaslarında sıkıntı çekiyor Culicchia, kimi kendisinin de bir şeyler yazdığını söylüyor, kimi aynı soruyu milyonuncu kez soruyor. Savunma mekanizmalarına başvurmak lazım, yazarımız kendi deneyimlerinden yola çıkarak birkaçını sunmuş. Biri şu: “Hem kendinizi, hem de eserinizi kıyaslamanız gereken durumlarda kullanacağınız isimleri itinayla seçiniz. Tartışmasız en doğru tercihler Homeros, Proust ve Borges olacaktır. Kendinize değişik bir hava vermek istiyorsanız, Bolaño’dan bahsedebilirsiniz.” (s. 43) Bolaño işe yarıyor, tavsiye ederim. Başka bir taktik de sağa sola selam vermeyi kesmek, fildişi kuleye sığınmak. Editörü bu kapsama almıyoruz, ödemeler için aramak zorundayız. Başka ne yapacağız, söyleşi için bir yere gideceksek her harcamanın fişini saklayacağız. Türkiye’de bu harcamaların geri ödenip ödenmediğini bilmiyorum ama İtalya’da ünlü ve zengin yazarlar bile taksi masraflarıyla yemek giderlerini faturalandırıp ödeme alırlarmış, süper olay. Başka bir mevzu da ne şekilde olursa olsun para verip kitap bastırmak. “Asla” diyor Culicchia, böyle bir şey yapmamak gerek. Bu bölümle ilgili son mesele de ilk metinle birlikte ikinciyi de bitirmek, mümkünse. Olumlu veya olumsuz eleştiriler yüzünden “masumiyet” kaybolduğu zaman aynı şevk ortaya çıkmayacak, yoldan sapma tehlikesi. Memet Fuat bu yüzden Latife Tekin’e ikinci metni yazdıktan sonra birinciyi basacağını söylüyor, gerçi anlatılanlara göre Latife Tekin her ne kadar iyi bir yazar olsa da rahatsız edici ölçüde böbürlenmekten geri durmamış sonraları. Övgüler iyi ama yazar ne kadar iyi yazdığını kendi kendine söylemeye başladığında yine tehlike var, “acemi ustalık” kaybolmamalı.

“Hergele Herif” bölümünde ikinci metnin alacağı tepkiler öne çıkıyor. Eleştirmenlerle hiçbir şekilde diyaloğa girilmemesini öğütleyen Raymond Chandler’a uymazsak ilk metnin havasını ikinciye taşıdığımız için tekrara düştüğümüzü söyleyen eleştirmenlere çıkışırız, ikinci metinde ilkinden bambaşka bir şey yaptığımız için her şeyi berbat ettiğimizi söyleyen eleştirmenlere de çıkışırız, rezil bir durum çıkar ortaya. Paranoyak tavırlar ve düşünceler ortaya çıktığı için ne halt edeceğimizi bilemeyiz, okurun veya eleştirmenin tepkisine göre hareket ettiğimizde biricikliğimiz kaybolur, güdümlü metin can sıkar, aslında yazmak istediğimiz o değildir çünkü. Ödül mevzularında işe yarar belki, çoğunluğun beğenisi yüzlerce kitap arasından sıyrılmayı sağlar, para ödülü de iyiyse ekmek çıkar oradan. Jüridekilerin atölyelerine katılmışsak ödülü kazanma şansımız artar, jüriyle arayı sıkı tutup bol bol pohpohlarsak yine şansımız artar, ödülü kazanınca aynaya bakacak yüzümüzün olup olmaması önemli değil. “Hakkında konuştukları sürece sorun yok” düsturu da iş yapar. Taktik basit, ne kadar yazar varsa hepsinin kitaplarını okuyup bol bol övmeye çalışıyoruz ki onlar da bizim kitaplarımızı okuyup övsünler. Karşı mahallenin metinlerini yerebiliriz, eleştiri namına bir şeyler de yapmış oluruz hem, böylece vasat metinlerimiz konuşulur, değer kazanır, dilden dile yayılır. Sonra büyük yayınevleri neden kötü metinleri basıyor, editörler neden kötü yazarlarını öve öve bitiremiyorlar, bundan. Getirisi varsa gönlünüzce yağlayın birilerini, kimse bir şey demez.

“Büyük Usta” bölümünde ununu eleyip eleğini asmış yazarların davranış biçimleri var. Adamlar rahat, bir iki iyi metinden sonra en kötülerini bile bastırabiliyorlar mesela, gocunmuyorlar bundan. Daha iyisini yazma isteği bir yerden sonra kayboluyor belli ki, olduğunu düşünen yazardan çekineceğiz. Büyük büyük laflar edenlerden çekineceğiz, en başta kendimizden. Sadece kendimiz okuyacakmışız, okumak istediğimiz metni yazmak zorundaymışız gibi hissedeceğiz ve masaya öyle oturacağız, iyi yazmanın özü bu herhalde.

Keyif veren bir metin, boş bir günde kafa dağıtmak için okunabilir.