Faruk Ulay – Beldeler Kitabı

Çöl değil de olanak zemini, gök değil de seyrin yüzeyi, beldelerin neliği kısaca bu metin. “Üstüne ekileni içinde zevkle boğazlayan bir hünerlicandır buralarda toprak.” (s. 7) Serüvenciler o topraklarda doğanın değişkenliğiyle karşılaşırlar, dünya farklı yüzlerini gösterir. Tabucchi: “Nesneler, nesneler her zaman öylesine eğretidirler ki yer değiştirip dururlar, belleğimizi bile çarpıtırlar.” Beldelerdeki nesneler belli bir kimlik kazanmıştır, bellilik beldeleri dönüştürmüştür, görünmeyen kentlerdeki karakterlerin benzerlerini yaratmıştır. Yaşamak, yerleşmek ancak nesnelere benzeyerek mümkündür, bilincin yerini nesneler almıştır, toplumsal ve bireysel ne varsa nesnelere denklenmiştir bu metinde. “Olanaksızı becerenlerin pek azı” gönlünce yaşamayı becerir, yolcular geçip gitmeden önce gözlerine ve düşlerine dolan beldeyi silkelemek zorunda kalırlar, yerleşiklerle seyyarlar arasında temasın izi yoktur. “Zaman, günle geceden arta kalandır buralarda. Hangisi uzunsa, kısa ondan çıkarıldığında avuçta durandır. Ve ne durursa ruhsuzdur. Buralarda kol gezen, ruhsuz zamanın ruhudur. Yazılmamış tarihin bütün sayfaları buralarda uçuşur. Kum kitabı toprağın altındadır; orada, derinde saklıdır.” (s. 8) Çöl değil, belde, kapıları herkese açık, çölü beldeye çeviren beldelerin adlarına sıfatlarını veren nesneler. Ulay’ın beldeleri arasındaki tek benzerlik insanın kusurlarının ödünçlüğüdür, ne ki neyi yitirdiğini bilmez insan, yaşamını tek bir renge sahip topraklarda sürdürür. Sol yandaki her bir sayfada farklı bir beldeyle karşılaşırız, sağda çölün ve kayaların anlık kıstırılmışlıkları, fotoğraflar yer alır, fotoğrafların altına kısa metinler yerleştirilmiştir, üçlü bir döngü. Beldelere bakalım, ilki Son Nesneler Beldesi. Hem kendi sonlarını hem de yaratıldıkları dönemin sonunu temsil eden nesneler paha biçilmezdir, örnekleri yoktur, zamanın sonu sezildiği için insan orada her an bir şeyin biteceğini düşünerek yürür. Yaşamının sonuna gelmiş insanlar yerleşmiştir oraya, filler gibi ağır ağır dolanıp noktalarını ararlar. Diğer yanda kayalara ışık vuruyor, köşeler karanlık, gölgeler kaya diplerinde bekleşiyor, gökyüzünün mavi noktasında bulut çizgileri, uçucu varlık. Fotoğrafın metninde anlatıcı ve hitap ettiği nesnesi yer alıyor, alçak sesle ve kısık konuşmalar sırasında anlatıcı yazmaya dair tavsiyeler veriyor, iç sesin nerede susturulup nerede serbest bırakılacağını anlatıyor, bir nevi yaşama sanatının sırlarını veriyor aslında. Suç İşlemeye İten Nesneler Beldesi sonraki durak, burada insan suçlu doğduğuna inansa da yaşamını sürdürebilmek için suç işlemeye meyleder. Nesnelerin suçudur bu, iki anlam. İşlemeye değer bir suç bulmak için nesnelere bakmak yeterlidir, insan sunulan suçlardan birini seçmekte serbesttir. Av partileri düzenlenir, yeşil başlı ördeklerin tek tüklüğü delik deşik edilir, insan suç işlemeye attığını vurarak hazırlanır. Nesneler değil de suçlar tüketilir, edindiği suçu işlemek isteyen insan hemen evine gider ve çıkacak fırsatı heyecanla beklemeye başlar. Yandaki fotoğraf bozkır, ölü dallar serpilmiş, ölmeye yatan dallar toprak boyunca uzamış, yeşilliğin izi fotoğrafın kenarlarına doğru kara. Kayalardan tepeler uzanıyor, hava bulutlu, gölgeler yine kenarlara birikmiş. Acaba nesneye mi sesleniyor anlatıcı, insandan yontulan nesneye kimliğini kazandırmaya çalışıyor belki. Yalınlık fotoğraf boyunca uzanan görüntünün sözcüklere dökülmüşüdür, nesnenin yontusudur, belirlilik halidir. Belirsiz Nesneler Beldesi görünürü muğlak kılmak için inşa edilir, hiçbir şey olduğu gibi değildir bu beldede, eşyanın niteliği sürekli değişerek kaybolur. Hiçbir nesne bir ara hangi nesne olduğundan emin değildir, nesne olduğundan da emin değildir, kendine dair bir ipucu edinecek kadar uzun süre kalmaz aynı yerde. İnsanlar da gelip gittikleri yerleri bilmezler, bu yüzden orada yaşamak imkânsızdır, imkân değişkendir çünkü, yitip durur, iki farklı eylemi aynı anda gerçekleştirir. Yan, fotoğraf, bir ağacın kireçli gövdesi, püskül yığını, nerede bittiğini bilmeyen ot, tozdan kırpılmış toprak. Anlatıcı seslenir, nehri bulmak ve soğuk suyunda parıltılara bakmak gereklidir. Bir nehir bulmak içindir oluş, yaşam sonra yakalanır. Özle varlığın öncelik çekişmesi suyun deviniminde önemsizdir.

Çalıntı Nesneler Beldesi’nde nesneler çalınır, yer değiştirir, birileri diğerinden çalıp başkalarına ödünç verir veya hediye eder, iyelik kayıptır. Duygular da aynı şekilde aidiyetten muaf, hissedilenlerin neye ait olduğu belirsiz. Köşeler ve kenarlar arasında dopdolu bir uzam, görünmeyen kendini dayatarak anlatıcının sözlerini tamamlıyor. Vazoyla ilgili söyledikleri örneğin, vazoya yerleşen çiçeklerin ömrü vazonun ömrü kadar, kırılma ânına dek birlikte varlar. Fotoğraflarla fotoğraflar, fotoğraflarla anlatı parçaları da öyle, hatta nesnelerle beldelerin anlatıcısı arasındaki ilişkiyi de bu bağ kapsamında değerlendiririz. Her kurmaca ögesinin sonu ölümle birdir, beldeler nesnelerin ömrünce anlatılır, niteliklerin sonu ansızın gelince temel çizgileriyle görünür kılınan mekânlar kayboluverir. Fotoğraflarda bitkiler dışında yaşamın izi yoktur ki çoğu bitki ölürcesine yaşar, kuraklık varlıklarını ellerinden almıştır, canlı tek varlık anlatıcının nesnesi için kurduğu cümlelerdir. Kalabalığa karışmak için değersiz bir şeyi feda etmek lazımsa benlik ilk sıradadır, onsuz da yapılamayacağı için iç dünyada bir belde bulmak gerekir. Fotoğraflarla beldelere doğrudan bir yol, hitap edilen nesnenin kendini kişiliklere, beldelere bölmesidir belki onca metin, tek bir şehirden sayısız şehir nasıl doğmuşsa anlatı da bu çeşitleme ihtiyacından doğar. Anlatıcıyı yine takip edelim, muhatabından kalemi eline almasını, yazmaya başlamasını ister, koca bir aynanın karşısında kendisini nasıl görüyorsa dünyanın geri kalanının da öyle gördüğünü söyler. Sonraki görüntüde Tanrı’nın semavi dinlerden kopmuşluğunu “t”nin küçüklüğüyle imler, inanma ihtiyacının tanrıdan çok daha önce geldiği ve ulu varlıkların bu boşluğu doldurduğunu düşünmek makul, Dworkin’in inançla ilgili metninde uzun uzun irdelediği mevzu. Olmayan var edilmiştir, Tanrı gerçekten insanoğlunun en büyük icadıdır ama lüzumu tartışılır. “Diyorum ki tanrı yok. Şimdi bana gerçek bir inanma borçlusun.” (s. 35) Taşınamayan Nesneler Beldesi’nde taşımaya inanmak gibi, paradoks. Bir nesnenin yeri değişse belde baştan kurulurdu, olası değil bu. Ağaçtan düşen meyveler olduğu yerde çürür, kediler yavrularını terk eder ama nesneler hareketsizse birlikte olma halinin dışında bir oluşu düşünmek de zor. Ölenler öldükleri yere gömülür, derisi yüzülen hayvanların derileri oraya bırakılır. Her şey yerli yerindedir ve öyle bir yerli yerindelik başka bir meskende mümkün değildir, sigara fabrikalarının içinde yetişen tütünler sanki olduğu yerde biçim değiştirmektedir, düşüncenin kazandırdığı form durağanlığı gösterse de satır aralarında hareketi görürüz. Beldeyi oluşturan sözcükler de sabittir, öyle ki anlamların sabitliğinden bile söz edilebilir.

Tüketim pratiklerimizin eleştirileri de araya dereye sıkıştırılmıştır, Gereksiz Nesneler Beldesi örneğinde sahip olma hevesinin hırsa dönüşmesi gerçekliği çarpıtarak çirkin nesnelerin güzel görünmesine yol açar. Gereksizliğince önemsenen nesneler kalabalığa ve gürültüye yol açar, eşyayı elde tutmak için sürekli devinenler yorucudur, aitliğin ağırlığını duymazlar, nesnelere ait olduklarını da fark etmezler. Fotoğraflar beldelerin sebep olduğu huzursuzluğu dağıtmak için sınırın hemen ötesinde duruyor, kameranın hemen arkasındaki kapıdan az önce çıkılmış, belde bütün sıkıntısıyla geride bırakılmış, gözler boş bir alan arıyor ve ilk bulduğunu kaydediyor. Beldelerin bazıları çekici gelebilir, arzuları giderecek biçimde şekillenmişlerdir, yine de başkalığa yer olmadığı anlaşılınca kapana dönüşmeleri kaçınılmazdır. Kayaların ve ağaçların gösterdiği de budur, çıkışı olmayan topraklar. Anlatıcının muhatabı dinlemek, anlatıcı anlatmak zorundadır, başka bir tuzak. Üç düzeyde de efendiyle kölenin ilişkisinden başka bir şey yoktur.

Görünmez Kentler‘i sevenler bu metni de sevecektir.