Eliot Weinberger – Temel Şeyler

Çin’in dört mevsimiyle başlamak istedim, araya rüzgâr girdi, ilk bölüm. Çin takvimi döngüsel, sekiz dönemden oluşuyor, sekiz dönemi belirleyense ayrı yönlerden esen sekiz rüzgâr. Bu rüzgârların devlet yönetimindeki temayülleri mevsimden mevsime değiştirdiği söyleniyor, örneğin suçluların cezalandırılmaları veya affedilmeleri mevsime göre belirleniyor. Doğru yönden ve doğru zamanda esen rüzgârlar zamanın bölümlenmesine yol açacak kadar mutlak, kesin. “Kötü” ya da “boş” rüzgârlar hastalığa ve kargaşaya yol açıyor, vücuttaki 84.000 akupunktur deliğinden içeri girip insanı hasta eden bu. “Rüzgâr yılanların ağızlarından çıkardı ve şamanlar nefesleriyle onları öteki dünyaya savurmak için üzerlerine yılanlar giyerlerdi; Çin’de ya da Meksika’da şaman açık ağzıyla tasvir edilirdi. RÜZGÂR karakteri bir yelken resim yazısıyla bir yılan resim yazısından oluşurdu.” (s. 14) Rüzgârla hastalık resim yazısı “deli”, rüzgâr ve saflık resim yazısı “cinsel istek” demek, çağrışımlar o kadar zengin ki üç çizgiye sayısız anlam sığabiliyor. Aynı zamanda “şarkı” anlamına da geliyor rüzgâr (feng), “ruh hali” ve “gelenekler” anlamlarını kazandı, en güzeli de şu: “RÜZGÂR Adam bir şairdi. RÜZGÂR AKIŞI edebiyatta seçkin, zevk sahibi, yetenekli ve sefih anlamına gelirdi. RÜZGÂR SEFASI sadece mizah demekti, ancak RÜZGÂRIN KEDERİ edebiyatta mükemmellik anlamını taşırdı.” (s. 15) Konfüçyüs için rüzgârın nereden estiğini bildiği söylenmiş, binlerce yıl öncesinin en yüce övgüsü.

Weinberger Çin’e genişçe bir yer ayırmış denemelerinde, Çenglerle devam ediyor. Adı Çeng olan sayısız insan. Çeng Çio kendine Sarı Tanrı adını takmış, hepsi de sarı baş örtülü 360.000 askeriyle Han hanedanlığını yıkmış, 1.800 yıl önce. Çeng Ç’ien MÖ 2. yüzyılda batıya seyahat eden ilk Çinliymiş, o kadar uzağa gittiğine inanılırmış ki Samanyolu’ndan dökülen Sarı Irmak’ın kaynağını bulduğuna inanılmış. Kıyı boyunca yürüdükten sonra bir şehre gelmiş Ç’ien, bir öküzü sulamaya götüren adamla iplik eğiren bir kıza rastlamış. Nerede olduklarını sorunca kız ona meşhur astronomlara göstermesi için bir mekik vermiş. Ç’ien memleketine dönünce Lyra takımyıldızına gittiği anlaşılmış, ne hikâye ama.  Çeng Ço ve Çeng Çiu-ko havada kanat çırpan ve ellerine geri dönen kâğıttan kelebekler yapabiliyorlarmış, otomatların Çin’deki geçmişi de Batı’daki kadar geriye gidiyor. 7. yüzyılda bir Çeng ailesi dokuz kuşak boyunca uyum içinde yaşamalarıyla bilinmiş, imparator bu işin sırrını sorduğunda Çeng Kung-i bir kâğıt ve kalem istemiş, defalarca “sabır” yazmış. Şuna ne demeli peki: “Dokuzuncu yüzyılda Çeng Tsao aynı anda parmağının ve aşınmış bir fırçanın sapını kullanarak ağaç resimleri yapıyordu -biri canlı nesneler, diğeri kurumuş dallar ve düşmüş yapraklar için.” (s. 20) Günümüzde dahi ölülerin dünyasıyla yaşayanlarınkinin iç içe geçtiğine inanan çok sayıda Çinli olmasına şaşmamalı. İmgelerle dolu, hayal gücünün kuşattığı bir gerçeklik onlarınki. Mevsim döngülerine bakayım, bahar aylarında imparator Işık Şatosu’nun Yeşil Yang Pırıltısı tarafında yaşar, birinci gün tarlaya saban götürerek iyi hasat olsun diye dualar okur, toprağı üç kere sürer. Beş hububattan hangisinin yetiştirileceği kararlaştırılır, toprakların ölçümü yapılır, Müzik Düzeltici okula gidip dans provalarını yapmaya başlar ki hasat zamanı şenliklerde kusursuz bir gösteri sunulsun. Dağlara ve ormanlara hiçbir dişi hayvan kurban edilmez, hiçbir ağaç kesilmez, kuş yuvalarına dokunulmaz, ordulara asker alınmaz, savaş ilan edilemez, duvar ve kale inşaatlarına başlanmaz, eriyen karla ortaya çıkan kemikler ve çürüyen cesetler gömülür, bahar aylarındaki yasaklar ve işler aşağı yukarı bunlardır. Her mevsimin ayrı ritüelleri, ödevleri vardır, imparator dahil herkes bu sözlü kanunlara ve temayüllere uyar. Mevsime ters düşecek hiçbir iş yapılmaz. Diğer üç mevsimde de bahardakine benzer ilginç adetler, işler yer alır, Çin bahsi bitmek bilmez, Weinberger okuruna geçmişin büyülü dünyasından kesitler sunar. Hemen her kültürden izler var denemelerinde, örneğin gergedanlarla ilgili bölümde 1800’lü yılların Hawaii’sinin gazetelerini tarar, bu büyük ve büyülü hayvanın nasıl anlatıldığını aktarır. “No ka manoanoa loa o kona ili, aole e komo nui ka maiuu o ka Liona a me ke Tiga.” (s. 159) Manası çok derin, gergedanın derisi o kadar kalın ki aslan ya da kaplan pençelerinin zedeleyemeyeceği söyleniyor bu cümlede. “Liona” ve “Tiga” ilginç detaylar, yerlilerin dilinde karşılığı olmayan, ithal edilen iki sözcük.

Öyküleri yazılası o kadar ilginç inançlar, kültler var ki şaşkınlığa düşüyor insan, hatta “Gizli Zaman Aralığı” adlı bölümde anlatılan mevzuyu Doğu kültürünü derinlemesine araştıran Lovecraft “Cthulhu’nun Çağrısı”nda kullanmış mıdır diye düşündüm. Garip açıların, dünya dışı geometrinin yuttuğu insanlar, R’lyeh’ın kapılarının önünde bir anda hiçliğe savrulanlar Tao takvimlerinin açtığı boşluğa düşüyorlar sanki. Taocu evren birbirinin içine geçmiş zaman çevrimlerinden oluşan bir sonsuzluk, her çevrim farklı bir hıza sahip ve ölümlü olmayanlarla olanlar farklı çevrimlere sahipler. Sınırların inceldiği noktalarda dünyalar karışıyor tabii, farklı geçitlerden gerisin geri yüründüğünde zamandan kaçıp Gizli Zaman Aralığı denen yere varmak mümkün. Sağaltıcı otlar, ölümsüzlük bahşeden iksirler var orada, hiçbir şeyin olmadığı uzamların yanında cennet gibi bir yer. Bu uzamlar da kullanılmış zamanında, Sarı Tanrı’ya takvimdeki yöntemi Altı Yeşim Bakiresi öğretmiş, onlar da Mutlak Yin’in Hanımefendisi olarak da bilinen Dokuz Göğün Gizemli Kadını’ndan öğrenmişler. Yöntemin en ünlü uygulayıcısı Çu-ko Liang, MS 2. yüzyılda orduları hacamat etmiş: “Hücum eden bir orduyu püskürtmek için devasa bir düzlüğe gizlice Taocu bir sunağın eşini yapmak için görünmeyen işaretler bırakıyor, sonra da düşman birliklerini belli sembolik bir kapıdan içeri sokarak faka bastırıyordu. Manzara sıradanmış gibi gözükse de ordu kendini asla kaçamayacağı değişik bir zaman labirentinde buluyordu.” (s. 72) Doctor Strange’in apardığı işlerin temeli bu inançlarda. Buzla ilgili inançlar, söylenceler de pek hoş, Grönland’a gidiyoruz. Eşini kaybeden yaşlı bir adamın meydan okuduğu genç avcı dövüşmek istemez çünkü Grönland’da insanlar dövüşmez, geleneklere aykırıdır, genç avcı eşini yaşlı adama bırakır, aşağılamalara dayanamaz ve beyaz çölün derinliklerinde kaybolmak üzere yürümeye başlar. Qivigtoq, münzevi, “asla evine dönemeyecek bir hayalet” olmuştur artık. Doğaüstü güçlere sahiptir, hayvanlarla konuşabilir, doğadaki en ufak devinimin farkına varabilir. “Arktik histerisi”ne yakalanmaz, yerlilerin kolaylıkla başa çıkabildiği bu rahatsızlığı genellikle Batılılar yaşarlar ki öykülere de konu olmuştur bu, Howard veya Machen’in bir öyküsünü hatırlıyorum, Kuzey Kutbu civarında seyreden bir geminin yolcularından biri histeriye kapılarak gemiden inip beyaz boşluğa doğru koşmaya başlıyor gecenin bir körü, kayboluyor, sonra musallat oluyor gemidekilere falan, korkunç. Son olarak çağrışımlarını yine pek çok metinde bulabileceğimiz bir hikâyeyi paylaşayım: “Grönland’da dünyayı keşfetmeye çıkan üç arkadaşla ilgili bir hikâye anlatırlardı. Birkaç gün yol aldıktan sonra bir iglunun kapısına gelmişler. İçerisinin ucu bucağı yokmuş adeta. Duvarlar boyunca günlerce, haftalarca, aylarca yürümüşler. Adamlardan ikisi dayanamayıp oldukları yere çökmüş ve ölmüş. Üçüncüsü yürümeye devam etmiş. Sonunda çıkışı bulmuş; kanosu bıraktığı yerde duruyormuş. Köyüne yaşlı bir adam olarak dönmüş ve insanlarına şöyle demiş: ‘Dünya devasa bir igludan başka bir şey değil.’” (s. 86) Az daha yürüseymiş iki kapılı hanın sonuna varacakmış neredeyse, gerçi bu iki kapının tek bir kapıya indirgenebileceği döngüyü düşününce… Anlatılan mekânı Yapraklar Evi‘nde buluruz bir de, duvarlar uzayıp gider, koridorlar bitmek bilmez, küçücük alanın sonsuza ıraksadığını görürüz. Çarpık uzamın iglu hali de beter.

Hazine bu kitap, çocukken ansiklopedi karıştıranlar bayılırlar bu kitaba.