“Son aylarda en çok okuduğum şair Yahya Kemal. Okumalarım sonucunda burada size sunduğum notları bir eleştiri ürünü, ya da bir inceleme saymayın. Yahya Kemal üzerine tuttuğum notlar diye adlandırabilirim.” (s. 66) Eh, bu kitaptaki bir iki yazısı kısmen “eleştiri”dir Hızlan’ın, geri kalanından inceleme olur, ne bileyim, notlama olur, alıntı sörfü olur. Rauf Mutluay’ın yazılarını andırıyor, o da alıntı üzerine alıntı bindirip kurardı savını. Hızlan’da, hani alıntılar mı savı destekliyor, savlar alıntıların yorumlarından mı doğuyor, karışık. Yahya Kemal’den başladık madem, Hızlan’ın toparlamaca son paragrafı: “Yazıyı bitirirken bir gerçeği unutmayalım: Türk şiirinin serüvenini onsuz değerlendirmek de, düşünmek de hatadır. Çünkü o iyi bir şairdir.” (s. 80) Tersinin iddia edildiğine dair bir emare yok yazıda, Hızlan’ın böyle çıkışları var, eğlenceli. Uydurayım bir tane, şunu yazılarından birine koysak sırıtmaz: “Sait Faik’in öykülerini bilmeden balık yerse insan, o yediği balık değil, Sait Faik de Sait Faik değildir. Türk öyküsü denince Sait Faik’i anmayı unutmamalı.” Tamam. Suyunun suyu yahu: fetih rüyaları bittiğinde Yahya Kemal belleklerde diriltmiş o rüyaları, halkın felsefesini şiirselleştirmiş? “Tarih bedesteninde insanları dolaştırıyor” o şiirler, bir hayıflanma, bir gurur, bu millet neler neler yapmış da şimdi ne haldeymişiz. Umut şiiriymiş onlar? “Ülkemizin tarihi, kültürü ile ilgili bir eleştiriye yer vermez şiirinde. Bizim yüceliğimizi, musikimizi, şiirimizi anlamayan çok şey kaybeder. Önce bizi, sonra koca bir imparatorluğun ihtişamını.” (s. 67) Ey, bayram sabahı cami manzaralarından sonra, “Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı” dizesi Hızlan’a şiir açısından, yaşama açısından zevk vermiyormuş, neden ki, o yücelik, ihtişam filan hani, hem şiirin estetiğine niye halel getirsin? “Camideki birlik sahnesinin bugün için bir şey söylememesi”, bu da ilginç, Hızlan’ın tam olarak neyi beğenip beğenmediğini anlamak zor. Kolay olan, Yahya Kemal çok insanın eski musikiyi anlayamadığını, dolayısıyla “bizi” de anlamadığını belirtince, “elit Osmanlılık” cezbediyor Hızlan’ı, eski musikiye duyduğu sevgi tamam, yanlış hatırlamıyorsam bir yazısında The Beatles’ı falan hiç dinlemediğini söylüyordu fakat sırf bu eski musikinin “bizim” kültür serüvenimizi temsil ettiğini de söyleyemeyeceğimizi iddia etmesi, nasıl demeli, Hızlan başıboş bir cümle atıyor ortaya, gerisini kendi tamamlıyor: Yahya Kemal’in şiirinde Batı müziğine hiç yer vermemesi o müziğe önem vermediği anlamına gelir mi gelmez mi? Tepkisellikte mi aramalı cevabı bir de, Yahya Kemal bir milleti anlamak için şiire ve musikiye bakmak gerektiğini, Batı’nın Türk şalalasını hiç anlamadığını söylemiş, Loti’yi eleştirmiş bu açıdan, da, Loti’nin gelişlerinin sebebi, aslında neyi sevdiği filan, sırf Loti üzerinden Batı kalaylamaca, sakil duruyor açıkçası, Hızlan da büsbüyük şairi açıktan eleştiremediği için kıyıdan köşeden dokunduruyor anca. Meh. Cevdet Kudret’in Yahya Kemal “eleştirisi” yazıyı kurtarmaya yetmiyor, Hızlan arada yine üfürüyor hikmeti: “Yahya Kemal de anlaşılmadan sevilen şairlerdendir. Çünkü tarihini, yaşamını, şiir oluşumunu bilmeden Yahya Kemal’i sevmenin mümkün olduğunu sanmıyorum.” (s. 79)
Eleştirmen, değil, derlemeci diyesim var Hızlan’a. İki türlü: başvurduğu alıntılarla ve ele aldığı metin veya sanatçı hakkında yapılan yorumlarla. Kendisinin de yorumları vardır fakat belli bir adresten yola çıkan yorum, özgünlüğü tartışılır. Tartışılmayanı şöyle: “Bakın size bir edebiyat testi öneriyorum. Bilge Karasu’dan tat almaya başladım dediğiniz gün, iyi bir okur olduğunuz, edebiyatı bildiğiniz, okuduğunuzu anladığınız, kaliteden yana olduğunuz konusunda kuşkularınızı gidereceksiniz.” (s. 81) Banker Kastelli reklamında kullanılabilirdi bu sözler. Devam ediyor Hızlan, Bilge Karasu’yu okuyup anladıktan sonra o güne dek okuduğumuz kitapların yarısına, “Bunlar da edebiyat mı?” dermişiz, “onca emeğin ve göznurunun bir çırpıda yok olmasını göze alacak kadar” edebiyatı seviyor muymuşuz? “Biraz çile çekecek kadar edebiyatı sevmiyorsanız, bu yazıyı da okumayın, Bilge Karasu’yu da.” (s. 81) Valla sevmiyorum ama okumuş bulundum bir kere, devam edeyim. Edemiyorum, bir bomba daha var: “Evet derseniz, bu caydırıcı yolculuğu sürdürebiliriz. Bazılarınızın bu yolculuktan vazgeçmesini istiyorum. Edebi mızıkçılıklara tahammül edemem.” (s. 82) Maşallah. Hızlan’ın dediklerinin özeti: hep şaşırtmacaya başvuruyor Karasu, durmadan şaşırtıyor, insan, “Allah Allah, bu ne yav?” diyor durmadan. Yan yorumlar yoluyla asıl yoruma varmıyor Karasu, bodoslamadan varıyor? Ele aldığı konular, temalar dünya edebiyatından pek farklı değil fakat üslup, o la la. Sıradan bir okur anlamaz o hali, sıradan çıkan okur anlar. Ya şu osuruktan yorumlar geldi aklıma, yeni türedi, hani yazarın kafasının ne kadar farklı olduğuna dair, çok acayip bir beyin filan, o kadar bombastik ki o beyni çıkarıyor övücü, dans ediyor adeta, kendini o beynin kollarına bırakıyor, çok acayip bir tahayyülle tangolara doyamıyor, üfürükten şeyler işte. Karasu tam öyle, okuyunca çok özel bir beyni olduğunu anlıyoruz, ulan o nasıl nöronlar öyle kardeş, sinapsları o kadar çılgınsı ki. Çok ince bir humouru var Karasu’nun, böyle okurken bir anda “tsısı” diye güldürebilir, kahkaha attırırken öksürük krizine sokabilir, aman dikkat. Bilge Karasu’nun “ne kadar Türk yazarı” olduğu tartışılmış, Erdal Öz’ün Feyyaz Kayacan’ı “Türk yazarlığı”ndan attığı ortamda tartışılır elbet, Hızlan’a göre iyi edebiyat bütün ülkelerde geçerlidir, cebinizden çıkarıp şak diye gösterirsiniz iyi edebiyatı, “Ha,” derler, “Bu iyi edebiyat, buyurun.” Edebiyatın iyisi yerel/yöresel süzgeçten geçmez, doğrudan dünya malı olurmuş, en azından bunun tersine uyan bir kural yokmuş. Modern, muhteşem tasvirleriyle bir dünya markası Karasu. “Bilge Karasu’yu okuyun, eğer iyi okursanız bundan sonra yorum yapmaya kalkışmayın, çünkü yazdıkları kendi yorumunu içinde taşır.” (s. 83) No shit.
Üç şairden üç Kapalıçarşı, iyi, Onat Kutlar’ı anlattığı yazı Hızlan’ın, iyi, Ece Ayhan’lı yazılar da şaşırtıcı derecede iyi. Kastım, iyi derlemeler. Tipik derleme yazılarından biri “Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında İstanbul”, bulabildiği örnekleri metne katmış Hızlan, Ahmet Rasim’inden Memet Baydur’una, dışarıda bıraktıkları biraz daha çalışsınlar da iyice bir anlatsınlar hele. Bir de, yani şu nedir ya: “Reşat Ekrem Koçu’nun bu bölümde adı neden var, sorusunu sanırım kimse soramaz.” (s. 113) Soruyorum ben ya, sırf bir ille ilgili ansiklopedi yazdı diye bir yazarı neden listeye almak gerek, üstelik bitmemiş bir ansiklopedi, yeterli mi yani İstanbul’u yazanlar listesine almak için? Ben hiç yakıştıramadım bu listeye Koçu’yu, ansiklopediyi tamamlayıp gelsin, ne bileyim. Yazı 1994’te yazılmış, Nurten Ay’ın aslında kim olduğunu çok az kişi biliyor tabii, Hızlan onu da anmış ki alkış olsun. Emel Ebcioğlu’nu anmış Hızlan, alkış. Daha da pek çok insan, mesela Fatih Özgüven olsun, Ahmet Yurdakul olsun, Ümit Kıvanç olsun, farklı üsluplarda yazdıkları romanlarında İstanbul’u mekân seçmişler, şimdi buradan bakınca anılacak yazarların sayısı beş yüz ikiye çıkar ama o kadar yazar yok listede, üzdü.
Alıntıyla bitireyim. Hızlan’ın bir kitabını daha yazacağım, güç toplamam lazım. “Hangi yazar yaşadığı günlerde okurların sevgisinde doruğa çıkmış? Sait Faik’i birçok kişi -balıkçılar hariç- yalnızgezer bir garip olarak bilmişler adada. Öldükten, adına törenler düzenlendikten sonra birçok kişi, adalı geçmişin anılarında onu yeniden yaratmışlar, polaroid bir fotoğraf gibi yüzünü ve eserlerini hafif hafif belleklerinde yeniden oluşturmuşlardır.” (s. 146)












Cevap yaz