Cees Nooteboom – Cennet Kayıp

Mokusei! kalbi kırık bir adam bırakmıştı geride, Arnold’un akıbetini yakın arkadaşı, Cennet Kayıp‘ın esas adamı Erik Zondag vasıtasıyla öğrenebiliyoruz: “Arnold Japonya’da fotoğrafçı olarak çalışırken tanıştığı bir modelle büyük ve mutsuz bir aşk yaşamıştı. Beklenildiği üzere, sonu hüsran olmuştu. Problemli aşk hikâyeleri televizyon dizilerine uygundu ama gerçek hayatta sadece can sıkıcıydı. Arkadaşları onunla epey uğraşmak zorunda kalmışlar, neyse ki birkaç yıl ciddi alkol sorunu yaşadıktan sonra nihayet kendini toplamıştı. Neden herkes aynı hataları tekrarlıyordu, orası bir muammaydı. Erik ürperdi.” (s. 75) Erik ürperir, aynı hataların bir kısmını tekrarladığı için arkadaşının başına gelenin kendi başına gelmesinden de ürker. Mutsuzluktan kaçmaya çalışan karakterler dünyanın öbür ucunda nereye doğru çekildiklerini bilemezler, dünyaya bırakırlar kendilerini, ne olacaksa olsun. Nooteboom’un karakterlerinin iki özelliği tipik, sonsuz bir cesarete sahipler, böylece ne yaşarlarsa yaşasınlar daha fazlasını istiyorlar ve kafaları çalışıyor, entelektüeller, idrakleri fevkalade, kendilerini parçalara ayırıp incelebiliyorlar bu sayede. Nooteboom’un gezginliğini de ekleyelim, bu gezginliğin metindeki yansıması türler arasındaki belli belirsiz geçişe düşüyor. Denemeye yaklaşan noktalarda tarihin sayfalarını açıyoruz, anlatı şiirsel bir nitelik kazanırken roman olduğunu hatırlayıp olay örgüsüne bir halka daha ekliyor, bütün bunlar olurken okur huylanmıyor, ne olduğunu düşünmüyor, Nooteboom okurunu uyandırmıyor bunca değişime rağmen, büyüyü bozmuyor. Müthiş. Belli bir örüntüyü izlediğini söyleyebiliriz, farklı kıtalardan insanları bir araya getirip kültürel, psikolojik farkları deşiyor da kavuşturmuyor karakterlerini, dünyanın bir boşluğuna geri fırlatıyor. Mitlerden ve edebiyattan inşa ettiği mancınık dank! Kayıp Cennet bu kitabın prolog ve epiloguna dize verecek, ilk ve son bölümlerin esas hikâyeden ayrı bir katman haline gelmesine yardımcı olacak, her ne kadar ayrı düşseler de karakterlerin bir noktada bir araya gelmelerini sağlayacak kısaca. Nooteboom’un nesi iyidir başka, benzerini hatırlamadığım bu geniş/art alanlı kurmaca anlayışından başka araya dereye sıkıştırdığı, ilk bakışta fazlalık sayılabilecek sanatçılar vardır, mesela ansızın Bernhard’ı çıkarıverir ortaya: “Orayı ona Arnold tavsiye etmişti, güzel, eski moda bir Avusturya kafesiydi; Thomas Bernhard’ın gazetelerini okumak için seçeceği türden bir yer. Erik Zondag, Thomas Bernhard’ı seviyordu; sırf Hermans’tan sonra Hollanda edebiyatından bu kadar harika sövüp sayan bir adam çıkmadığı için değil, aynı zamanda, tıpkı Hermans’ta olduğu gibi, bu öfkenin temelinde herhangi başka bir şey değil, hayal kırıklığıyla sonuçlanmış acı bir aşk olduğu için. Özellikle onun sövme tarzına hayrandı; bu Avusturyalı yazar, çevresi, ülkesi ve kendi deyimiyle ‘ölüme adanmış’ hayatı üzerine yazarken baskın, ateşli, retorik bir öfkeyi o gizli, genellikle görünmez malzemeyle, merhametle birleştiriyordu.” (s. 75) Erik’in o büyük, sarmal öfkesini görmeyiz de Bernhard’ı sevmesinden bir şeyler çıkarabiliriz, yaşamından pek memnun olmaması Bernhard’ı sevmesi için yeterli olabilecekken acı bir aşkı yaşamaları da ortak noktalarıdır, tabii Erik’in yaşadıklarını metnin kurgusundan ötürü sonra, çok sonra görürüz, hatta ilk bölümün ve metnin esas kızı Alma’yla Erik’in çakışan yollarının nerede belireceğini merak da ederiz, çünkü iki bölümlü metin bu anlamda simetrik değildir, Alma’nın kendi bölümünde Erik’e pek bir ağırlık vermemesine karşın Erik o büyülü karşılaşmadan sonra yaşamına pek odaklanmayacak, geçmişteki ilk karşılaşmalarına dek dönüp her şeyi baştan kurmaya çalışacaktır. Biçemi etkileyen bir yoğunluk farkı, bölüm uzunlukları aynıdır ama birinin diğerine verdiği yer aynı değildir, çok iyi bir teknikmiş gibi geliyor bu bana. Alma’nın yaşamı daha yoğun, geçmişle daha içli dışlı, daha mistiktir, Erik’se Erik’tir işte, ağzından zehir dökülen bir edebiyat eleştirmenidir, olabildiği kadar derindir.

Kadın “birisi”nin sıcak bir yaz akşamı evinden çıktığını, annesinin ikinci arabasına binip Björk dinleyerek gittiğini, düşünmeden “yasak bölgeye” girdiğini anlatır, karşısına çıkan adamların kendisine yaptıklarını çok uzaktan izler artık, yine de şeytanı görür ve kovmak için dünyanın öbür ucunda elinden geleni yapar, yanında yatan adamla birlikte. “Bunlar yeryüzünün en eski insanları. Kırk bin yıldan uzun süredir bu ülkede yaşıyorlar; ebediyete bundan fazla yaklaşılamaz.” (s. 19) Bir akşam Brezilya’nın en büyük şehirlerinden birinde annesinin arabasına binmiş ve Avustralya’ya gelmiştir kadın, bir anda gelmemiştir de aradaki süre uzunca bir çizgiden küçücük bir noktaya dönüşmüştür, her şeyin hareket ettiği ve gürültü çıkardığı tropik bölgenin ağırlığını sessizliğe varmak için terk etmiştir. Alma. Arkadaşı Almut’la birlikte atalarının kaçtığı ülkeden kaçarlar, Almanca bilirler veya bilmezler, dedelerinin Almanya’da yaptıklarınıysa hiç bilmezler, sırdır. Kendi sırlarını geride bırakırlar ve çölün kenarlarına itilmiş şehirlerde zaman geçirirler. Yola çıkmadan önce fizyoterapi eğitimi alırlar, dünyanın her yerinde para kazanmanın garanti yolu. İstikameti belirlerken Aborijinlerin hiçbir şeyi yazıya dökmemelerini düşünürler, Avustralya’da hiçbir şey kemikleşmemiştir, akla gelebilecek her şey kutsaldır ve hiçbir kitapta yer almaz. Bir tür sonsuzluk, sayılar ve harfler yok, “tinsel kimlik” kolektif. Sydney’e gidip Sickness Dreaming Place’e geçmeye karar verirler, tabii oldukça uzun bir yolculuktur bu, özellikle Alma yoldaki deneyimleriyle şeytanını tamamen kovamasa da görmeyeceği bir yere atar. Aborijin ressamların sergisine denk gelirler, tam bir kültür ziyafeti. Beyaz adamların bu metafizik kavramlarıyla başa çıkmakta zorlandıklarını söyler Alma, bütün bir tarihin resimlerden taştığını anlamazlar, insana benzeyen odun parçalarında hiçbir anlamın izini bulamazlar. Alma’ysa tinin derinliklerinde kaybolmaya meyillidir, gezdikleri yerlerde sonsuzlukla daha da bütünleşir. “Melek, çöl kertenkelesi, gökkuşağı yılanı, yaratılış kahramanları; hepsi tamam. Buraya vardım. Ve tekrar ayrılırken yanımda hiçbir şey götürmem gerekmeyecek, zaten hepsi bende.” (s. 35) Rastladığı yaşlı bir beyazdan Aborijinlere dair hikâyeler dinleyecek, varlığını fiziksel dünyadan biraz daha ayıracaktır, tekamül benzeri bir seyir. Paraları azaldığı zaman dünyaya zorunlu bir iniş yapar Alma, Almut’un bulduğu işte çalışmaya başlarlar. Bir etkinlikte melek kostümü giyip şehrin farklı bölgelerinde saklanacaklar, etkinliğe katılanlar tarafından bulunmayı bekleyecekler. Erik tam bu noktada karşımıza çıkacak ve Alma’nın kanatlarını titretecek. İlk kez.

Erik bir gazetede eleştiri yazıları yazıyor, genellikle usta yazarları yerin dibine sokmasıyla meşhur, bir de hadsizliğiyle. Kendinden de götüren bir uğraş, alkolizm ve obeziteyle boğuşmaya başlayınca kendinden on sekiz yaş küçük sevgilisi Anja’nın zorlamasıyla Avusturya’daki bir sağlık tesisine gider, Arnold önermiştir orayı. Sağlıklı beslenme ve sporla geçecek günler Erik’in canını sıkmaktadır ama hiç beklenmeyen bir şey, masaj yaptırırken elleri tanır, yüzü görmeden kaç zaman öncesine döner. Avustralya’daki yazar çizer etkinliği sırasında eski bir yapının içinde bulduğu Alma’yı hatırlar, aslında hiç unutmamıştır ama ulaşmaya çalışmamıştır da. Geçmişe döneriz, bir günlük aşkın coşkusunu görürüz ve ansızın ayrılmalarına yol açan faciadan sonrasını merak ederiz, karanlıktır o bölüm. Erik kolay kolay atlatamamıştır da Alma’nın yaşamak istediği serüven hiç bitmeyeceği için dünya merakıyla örtmüştür acısını Alma, karşılaşmaları başka bir tesadüften, belki mucizeden ibarettir. Bir dahaki sefere görüşmek dileğiyle, içten bir temenni. İki anlamda da.

Nooteboom’un metinlerinin katmanlarını kurmacanın uzamında uç uca getirmek biraz zahmetlidir ama keyiflidir. Has bir yazar Nooteboom, mutlaka okunası. Metinleri de tekrar basılası yani, sahaflara düşmeyesi.