C. D. Rose – Herkes Başka Biriyken Kim Kimdir?

Şurada kısa bir değerlendirme yazısı var, sondaki cümleyle başlasam metnin, metindeki metinlerin yoluna çıkarım. “Güvenilmez anlatıcı” kadar klişe, bayat bir anlatıcı yoktur, “bilinç akışı” kadar suyu çıkmış, sömürülmüş bir teknik de yoktur, klasik anlatı zaten baş ağrıtacak kadar dümdüzdür. Nasıl yazmalı? Semantiğin dibine vurup sözcükler paramparça edilir, çok ciddi oyunlar oynanır ve kurmacanın orasından girilip burasından çıkılır, döngü tamamlanır, lipogramından cut-up‘ına teknik üzerine teknik uygulanır, saymakla bitmez. Hepsi de yapılmıştır, bilişselliğin farklı yollarıyla birlikte dilin hatta yazılı kültürün bir şeylerle tokuşturulması gerekir. Ahmet Sipahioğlu’nun 1929‘u grafikle metni birleştirmiştir mesela, aklıma gelen ilk örnek. Rose ne yapmak, nereye varmak istemektedir peki? Kullandığı teknikler en az bahsettikleri kadar klişe, parodiye varan bir oyunculluk. Potpuri sunuyor basbayağı, başka bir metninde anlattığı metinleri kullanıyor, arada okuruna seslenerek yanından ayrılmamamızı söylüyor ki gerçekten de azıcık uzaklaşsak o kurmacanın kurmacası dünyada “Kafe ?” adlı mekanın boşluğuna düşebiliriz. Kasıtlı bir sinir bozuculuk, soru işaretini bahsedeceğim iş için özel olarak adlandırılmış “işaret” parmağımla iterek bitiştiresim geldi her gördüğümde. Conrad’dan aşırmalar, Bernhard’ın sarmal anlatısından parçalar ve daha pek çok yazardan üslupsal şalalalar on konuşmaya yedirilmiş, “önceden intihal” de unutulmamış, bazı metinlerin zamanının çok ötesinde olduğuna değinilmiş. “Ben bu hikâyeyi bir yerden biliyorum” düşüncesinin kaybolmamasını sağlamış Rose. Kalburüstü bir okurun muhtemelen okuduğu metinlerden metinlere kapılar açmış, isimsiz anlatıcının Guyavitch adlı kayıp yazarı arayışı doğrudan Bolaño’ya gönderme, boş sayfalar hangi yazara gönderme bilemiyorum çünkü sayfaları boş bırakan çok yazar var, kısacası kimin nereden çıkacağını, hangi metinden hangi metne geçeceğinizi bilemezsiniz veya bilirsiniz, dedektif gibi takip etmeniz gerekir. Arthur Asa Berger’in Bir Postmodernist İçin Postmortem nam metninde Bruce Handy’den yapılan postmodernizmle alakalı alıntılar, sorulan sorular Rose’un metninin kodlarını içeriyor aslında: “Metinde alışveriş listeleri, menüler ve/veya yemek tarifleri var mı? Roman olarak aynı başlığa sahip bir roman içinde roman içeriyor mu? Kapağında bir sürü küçük geometrik şekil ve Robert Coover’dan bir alıntı var mı? Céline bir sürü Tab içmiş olsaydı, size Céline’i hatırlatır mıydı? Elinizdeki romandan nefret etmek kolay mı?” (s. 189) Hangilerinin bu metinde yer aldığını söylemeyeceğim ama Coover detayı dışında diğerlerinin aşağı yukarı tuttuğunu söyleyebilirim, en azından tutmayanlar metinde yer alsa yadırgamazdık. Son soruya odaklanmak isterim, elimizdeki romandan nefret etmek gerçekten kolay değil, her ne kadar nefret etmek istesek de yapı sağlam olunca benzerini, daha iyilerini okuduğumuz metinlerin alımı artıyor. Poz, gösteri çekiyor açıkçası, anlatının gideceği yeri bilmediğimizi, bilemeyeceğimizi daha baştan biliyoruz, parçalar yeni olsa da biçim eski, oyunlar da eski, dolayısıyla bu metni okumak için harcadığım emeğin karşılığını alıp almadığımı düşünmemek istiyorum. Böyle alengirli metinlerin en az iki katmanı oluyor malum, oyunlar hikâyeyle bütünleşirse iyi, olay örgüsünden taşarsa boğucu. Rose mevzuyu boğmaya kadar getirdikten sonra bitiriyor neyse ki, birilerinin de birileri olmadığı yavaş yavaş ortaya çıktıkça aslında kimin kim olduğunu sorgulamak yine bir ölçüde kurtarıyor, dolayısıyla bu metni okumakla geçirdiğiniz zamana yanmazsınız ama yazarların yazarlarla, profesörlerle, eleştirmenlerle ilişkilerinde görmediğiniz bir şey görmezsiniz. Anlatıcının eleştirmenle karşı karşıya geldiği bölüm var bir, o bölümde sağlam eğlenirsiniz. Kavram çorbasına buladığı konuşmasıyla anlatıcıyı ezmeye çalışan eleştirmenin karşısında sessiz kalan anlatıcının düştüğü hal komiktir, eleştirmenin düştüğü hal daha da komiktir, bir yanda kurmacaya ve anlattığı metinlerin edebiyat tarihindeki önemine biçem özelliklerinin dışına çıkmadan değinen anlatıcı vardır, karşısında yaratıcı bir eleştiri getirmeden geleneğin bilgi birikimine yaslanan eleştirmen vardır, it iti kırar demek terbiyesizlikse de okurun terbiyesizleşme hakkını on okur hakkının on birincisi olarak kabul ediyorum, ettim.

Anlatıcı bildiğimiz dünyayı terk eder, on konuşma yapacağı kente doğru trenle yola çıktığında “Terminus” tabelasını görür. Gerçekliğin sonu, kurmaca dünyaya geçiş. Anlatıcı otodidakt bir köylü olabilir, akademik şahsiyetlerin en hası da olabilir, belki sadece sıkı bir okurdur. “Aslında bu saydıklarımın hiçbiri değildim ama kendimde hepsinden ufak tefek parçalar görebiliyordum.” (s. 15) Kişilik havada. Anlatı boyunca karşımıza çıkan en “gerçek” karakter uçarı taksi şoförü Jan’dır belki de, anlatıcıya küçük bir şehir turu attırır, bir ara bagajına tıkıştırdığı kitapları gösterir, nihayetinde hedefe varırlar. Otelde kendisiyle aynı adı taşıyan bir Almanın rezervasyon yaptırdığını öğrenir, onun yerine otelde kalmayı teklif eder ama resepsiyonistler reddeder, anlatıcının kim olduğu hakkında hiçbir bilgileri yoktur. Yer sorunu bir şekilde çözülür, anlatıcı üniversiteye giderek ilk konuşmasını yapar. Kayıp kitaplar hakkında on konuşma, uydurma yazarlar ve metinler. Anlatıcı uydursa bile farkına varılmayacaktır belki, dinleyicilerin pek nitelikli olmadıklarını anlarız. Aslında anlatıdan geçen insanlarla ilgili sabit kanılarımız oluşmaz çünkü sabit bir özellikleri yoktur. Anlatıcının Guyavitch’i araması var elde, gerisi değişken. Profesora hemen her an anlatıcının yanındadır ama esas Profesör bir türlü ortaya çıkmaz, konuşmalar boyunca Profesör’ün geleceği söylense de en sonunda öldüğünü öğreniriz. Doğruysa tabii. Profesora’nın asistanı Asistan da bir kişi değildir, tek yumurta ikizinden biridir veya diğeridir, değişir veya değişmez, o da belirsiz. Jan Jan’dır, taksi şoförüdür, bu da cepte. Şehirdeki yapılar değişken değildir ama isimler için aynı şey söylenemez, Özgürlük Meydanı ve Devrim Meydanı isimlerinin değişmesiyle değişiyorsa mekan da havada demektir. Absürtlük fırlar her yerden bir de, mimar kardeşlerden biri bir meydanı, diğeri diğer meydanı yapmıştır ve birbirlerinden öylesine nefret ederler ki gönyeyle, pusulayla saldırarak birbirlerini öldürmüşlerdir. Kalpazanlık yaygındır, gerçek ve sahte paralar sürekli karışır. Her varlığın bir eşi mevcutttur kısacası, replikalarla esaslar durmadan karışır, konuştuğu metinler dışında hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamaz anlatıcı. Garip kurmacalar gerçeklikle tek bağını oluşturur ki gerçeklikle kurmaca arasındaki ilişkiyi de sık sık sorgular, metinlerden gerçekler fırlar ve ara ara tersi de olur bunun. Guyavitch’in evini bulduğunu düşünür, ardından ilk konuşmasında metnini andığı yazarla karşılaşır ve postmodernizm hakkında kısa bir ders alır. “‘Evrensel doğrular olduğunu düşünmek hatadır. Tek bir tane bile yok. Bu devir var, bu an, bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız tek tük şey var. Hem ben kimim ki bu hikâyeyi anlatacağım? Bir saniye önce olduğum kişiyle bir saniye sonra olacağım kişi aynı insan değil ki. Kelimeler bu odada, bir parça kâğıtta ya da ekranda ortaya çıkar. Sonra bir de bakmışsın ki yok olmuşlar.’” (s. 226) Anlatıcının son numarası son konferansıdır, orada geçirdiği haftalardan sonra bir parça gerçeklik ister, hayata dair olduğunu söylediği bir romanı anlatmak ister ve konferans başlar. Salon boştur, konferans metninin bulunması gereken kâğıt da boştur, hayata dair hiçbir roman aslında hayata dair olmadığı, kurgudan taşamadığı için sayfaları boş bırakmak anlamlıdır. Sonrası dönüş, hatırlama, hatırlanamayanı yorumlama ve yeni kitaba başlama. Başladığı gibi bitiyor anlatı, anlatıcı okumaya başladığı kitabın fena çıkmayacağını düşünüyor. Elindekinin okuduğumuz kitap olduğunu düşünmek aşırı yorum olur ama bu metinde aşırılığa yer yok, okur olarak istediğimiz yeri değiştirip istediğimizi düşünebiliriz.

Hoş hikâye, güzel numaralar, klişenin klişesi bir yenilik. Kafası kaldıran okusun.