Ayşe Ece – Çevirmenin Yazar ve Kahraman Olarak Portresi

Ece önce Babil’i anlatıyor biraz. Malum, insanlar Şinar diyarına gelen insanların canı sıkılır, kerpiç kerpiç üstüne kurmak için binayı hemen ateş yakarlar, taş yerine kerpiç koyarak kuleyi inşa etmeye başlarlar. Esas amaçları dağılmamak, koca dünyada yalnız kalmamaktır. Göklere erişecektir kule, lakin durumdan rahatsız olan Rab hemen aşağı iner, olanları görür, aynı dili konuşan insanlara güncelleme indirir ve birbirleriyle anlaşamamalarını sağlar. Gönülleri yokmuş ki inşaata devam etmez insanlar, vücut diliyle de uğraşmazlar, dağılıverirler hemen. Rab demografik yapıyı dikkate alarak nüfus dağılımını düzenlemiş, kulenin yarım kaldığı yere de Babil denmesini sağlamıştır. İlginçtir, Babil hem “karıştırmanın yaşandığı yer” hem de “karıştırma” demekmiş, fiil isim olmuş, başka dillere çevirirken nasıl çevirmek gerekecektir şimdi? “Bulamaç” diye çevrilmez, özel isimdir, dipnot düşülerek bu bilgi verilebilir. Derrida farklı bağlamlarda özel adların esas anlamlarıyla çevrilebileceğini söylemiş, mesela “Victor” yerine “Muzaffer” kullanılabilir ama tercihin sebebi konusunda bilgi verilmeli tabii. Dönüp dolaşıp çevirinin nafile olup olmadığına geliyor konu tabii, Yüksel Pazarkaya’ya göre çeviri mümkün, Bernhard’a göre bir metnin kendi dilinde okunması bile anlam aktarımını sağlamayabiliyor ki bizim necip milletimizin %40’ının okuduğunu anlamaması bir yana, gerçekten zor metinler kendi dillerinde bile emek harcanarak anlaşılabilir veya anlaşılamaz. Meseleye dönersek çevirmenin işi zor, çeviri daha zor. Benjamin’in “Çevirinin Görevi” nam metninden bahsediyor Ece, oradan Roman Jakobson’un açıkladığı üç çeviri biçimine geçiyoruz: dilsel göstergelerin aynı dilde başka göstergelere aktarılmasına açıklama, diller arası çeviriye gerçek çeviri, dilsel göstergelerin dilsel olmayan göstergelere aktarılmasına dönüştürme deniyor. Alanın önde gelen araştırmacılarından Theo Hermans esas mevzunun gerçek çeviri olduğunu söylüyor, diğer iki tür totolojik çünkü kaynak ve erek belirgin, tam bir çeviriden bahsedilemez. Daha geniş açıdan bakılınca bilişsel bir çeviriden bahsedebiliriz, hatta bütün kitabı şöyle özetleyeceğim: Ben bir şey yazacağım mesela, esiverdi öyle, yazıyorum. Düşüncemin harflere dönüşmesi bir çeviri. Karnım acıktı, markete gitmek için karşıya geçmem lazım ama arabalar vızır vızır, ışığın yanmasını bekliyorum. Yeşil ışığın beni yönlendirmesi bir çeviri. Yazdığım şey bitti, basıldı, başka dillere çevrilecek ama çevirmenlerle birlikte çalışmam gerekiyor Eco gibi. Duyuşumuz, metne bakışımız aynı, sadece yerel meselelerde yardımcı olmalıyım, ortak çeviri. Yine olmadı mı, bu kez kendim çeviriyorum, düşünceden kendi çevirime gelene kadar kaç kez çeviri yapıyorum, bilmiyorum. İlk adım bile belli değil, Dilin Tarihi‘ndeydi galiba, ilk iletişimin dokunma duyusuyla gerçekleştiğine dair bir teori var, hatta cinselliğe ilk somut iletişim diyorlar. Oradan buraya çok yol var, Nermi Uygur dil-olmayan bir şeyin dil ortamına aktarılmasının esas çeviri olduğunu söylemiş. Paz’a göre dil başlı başına bir çeviriymiş, düşünceden sözcüğe. Proust’un da bu bağlamda hoş bir sözü var, her yazar bir tercüman. “Bu noktada da yazar ile çevirmen, özgün metin ile çeviri metin arasındaki yüzyıllardır etkisini sürdüren, yazarın yaratıcılığını ve özgün metnin üstünlüğünü vurgulayan katı ayrımların belirsizleşmesinin hatta yok olmasının zamanının çoktan geldiğini açıkça fark ederiz.” (s. 27)

Edith Grossman’ın “çapraz döllenme” tabiri hoşuma gitti, hiyerarşiyi görünürde ortadan kaldıran mevzu. Cervantes’i çevirisinden okuyan Faulkner kurmacalarını yazıyor, Faulkner’ın metinlerini çevirisinden okuyan Márquez yazıyor, ondan etkilenenlerse Salman Rushdie, Don DeLillo, Toni Morrison ve diğerleri, sayısız yazar. Yazarı mühendis, çevirmeni teknisyen olarak görüyor Süha Sertabiboğlu, yazarlar o ilk parıltıyı yakalamak zorundalar, çevirmenlerse o parıltıyı soldurmadan taşıyorlar, tabii kendi parıltılarını da katarak. İsterlerse. Yaşar Kemal’le Faulkner’ın aynı kaynaktan beslendiği malum, ortaya çıkan sonucu inceleyen Necla Aytür’ün Kitaplar Arasında‘sına bakmalı. Şu da var tabii, Yaşar Kemal doğrudan Faulkner’dan da etkilendiğini söylüyor ama esas kaynak Cervantes ve mitoslar gibi geliyor bana, kurduğu yapıyı düşününce. Hikâyelerini başta köylerden topluyordu Yaşar Kemal, çevirilere de ihtiyaç duydu ki bizim çeviriler olmadan işimiz çok zordu, yeni formları ithal ettik ama neyi nasıl yapacağımızı bilmeyince önceden yapanların metinlerine ihtiyaç duyduk tabii. Ece’nin Grossman’ı alıntılayarak değindiği bir mesele var, modernizm ve sömürgecilik sonrasında “asimetrik güç ilişkileri” yüzünden “güçlü” ve “zayıf” dil dünyanın ne okuyup ne okumayacağını belirliyor resmen. ABD ve İngiltere’de yayımlanan kitapların %3’ü çeviri en fazla, bizdeyse %50. Stephen King bir konuşmasında çeviri metinleri hemen hiç okumadığını söylüyor, dünyanın geri kalanının edebiyatıyla pek ilgilenmiyorlar açıkçası. Kültürel hegemonya çevirmenin tarafsızlığını da etkileyebiliyor, metne tavır alan çevirmen bazı şeyleri aşırı veya yetersiz yerelleştiriyor. “Bu durumda çeviri yaparken sürekli aralarında yolculuk ettiği iki kültüre, edebiyat dünyasına ve dile, özgün metnin yazarına, çeviri metnin gelecekteki okurlarına ve kendi yaptığı işe sevgi ve saygı duyan bir çevirmen nasıl hareket edebilir?” (s. 58) Eco’ya göre anlamsal değil de işlevsel eşdeğerlilik gözetilmeli, örneğin A karakteri kötü bir espri yapıyorsa erek dilde de kötü bir espri bulunmalı, çota çot çeviri yapılmamalı. “Kedi köpek yağıyor,” diyen Hüsnü adlı bir karakter komik olurdu, tabii bağlamı gözden kaçırmamalıyız, Hüsnü bir İngiliz olabilir veya İngiltere’de çok uzun bir süre yaşamıştır mesela. Yani çevirmen kendi birikimini çeviriye yansıtır ister istemez, çevirmekten keyif aldığı bir metinle uğraşırken önyargılara kapılmaz zaten, okur kitlesini düşünür, kendini de düşünür çünkü iyi bir okurdur, yazarlığı da varsa o çeviri şaheser haline gelebilir. Bazen de kendini tutamaz, metinde oynamalar yapmaya başlar, sonuçta bambaşka bir metin çıkabilir ortaya. Ersan Üldes’in Zafiyet Kuramı tam da böyle bir çevirmeni anlatan enfes bir roman, adam çeviriyi neredeyse kendi metnine dönüştürüyor ama kimse çakmıyor köfteyi, yazar konuşma yapması için çağrıldığında çevirmen öfkeden kafayı yiyor, bir dünya olay. Selahattin Özpalabıyıklar’ın editörler için söylediğini çevirmenlere de bir ölçüde uyarlayabiliriz, “Acaba şöyle olsa daha mı iyi olur?” diye düşünüp metne dokunan çevirmen o metnin bütünlüğünü bozar, ayıp eder.

Çevirinin yapısal özelliklerinden sonra daha tali meseleler geliyor, ilginç şeyler. “Çevirmen-Yazarlar” kısmında iyi bildiğimiz isimlerle karşılaşıyoruz, Lydia Davis örneğin. Davis zaten ünlü bir Proust çevirmeni, eski eşi Paul Auster’la birlikte Maurice Blanchot gibi yazarları da çevirmiş. Hikâyenin Sonu nam romanında çeviriye ve bilince dair hoş bölümler vardı, roman Davis’in kaleminden biraz uzağa düştüğü için olumsuz eleştirilerin de odağı olmuş ama ben beğendim açıkçası, yaşamın arıza insanlarca çözümlenmesi hoşuma gidiyor. Javier Marías var, Sterne’den Nabokov’a pek çok yazarın metnini İspanyolcaya kazandırmış, romanları sonra. Bizde Tomris Uyar ve Ülkü Tamer var, daha da vardır. Hasılı bu çeviri işi yazarlığı da deli besleyen bir şeymiş, Marías öyle söylüyor. Stendhal’ın yediği naneyi de anlatıyor Ece, özetlemek gerekirse Haydn ve Mozart’la ilgili bir metin basılıyor Fransa’da, ilgi görmüyor. İsimsiz bir versiyonu basılınca ses getiriyor bu kez ama Salieri dahil pek çok insan metnin İtalyancadan çevrildiğini söylüyor. Carpani nam biri çıkıyor ortaya, metnin kendisine ait olduğunu söylüyor. Fransa’daki yazarın kardeşi bir iki kıyaslama fikriyle meydan okuyor, sonradan anlaşılıyor ki kardeş yok, yazar da yok aslında, Stendhal gerçekten de çarpmış metni.

Çeviri uğraşını derleyip toplayan hoş bir çalışma bu, meraklıları kaçırmasın.