Amit Chaudhuri – Akşamüstü Ezgisi

Chaudri Kalküta doğumlu, Bombay’daki eğitimini Oxford’un taşlı ve çimenli yollarında sürdürüyor ve D.H. Lawrence üzerine çalışıp çeşitli üniversitelerde ders vermeye başlıyor. Müzisyenliği var, albümlerini dinledim, beğendim. Doğduğu toprakların geleneksel müziğini Batı müziğiyle tokuşturmuş, hoş bir küt sedası çıkarmış ortaya, güzel. Anlatısı otobiyografik, Oxford günleri ve Bombay zamanları dönüşümlü olarak karşımıza çıkıyor, merkezde müzikle ilişkisi ve iki ülkeden izlenimleri var. Görsellik ön planda, dünya tablolardan ibaret. Beğenmeyeni çok bu metnin, ben beğendim, geçip giden günlerin müzikle eşlenmesi hoştu ki Hint müziğinin “raag” adlı türünü bilmek metni daha iyi anlamayı sağlayacak. Müzik konusunda kafa patlatmayı sevdiğim için kuramsal metinleri okumayı seviyorum, Pan’dan çıkan Doğaçlama nam metinde raag hakkında malumat var. Derek Bailey kendisi de müzikte yeni ufukları arayan bir müzisyen olduğu için doğaçlama konusunda çokça düşünmüş de yazmış metni, sanatın derinliklerine inmek isteyenlere tavsiye ederim. Neyse, şöyle bir bilgi var metinde: “Hint müziği öğrencisinin, müzisyenliğini geliştirmek için, bir icracıdan pratik bilgi almak ve ustasının da yardımıyla kişisel gelişimini ve müziksel kendine yeterliliğini sağlamaktan başka bir seçeneği yoktu.” (s. 15) Chaudri’nin anlatıya başlamadan önce müzik öğretmeniyle bir anısını dizeler halinde anlatması anlam kazandı şimdi, müzik öğretmeniyle anlatıcının annesi birlikte müzik yaparlarken sonsuz ânın çeşitlemelerini yaşadığını bilir anlatıcı, öğretmenin kısa bir süre sonra öleceğini söyler, annesinin ve yağan yağmurun bundan haberi yoktur, yağmur dünyayı temizlemektedir ve anne harmonyum çalarak raga eylemekte, ihtimallerden birini tercih ederek geri kalan sonsuz sayıda müzikal yolu unutmaktadır, doğaçlamanın örüntüsü annenin kişiliğini, kişiliğinden de öte varlığını ortaya koymaktadır, ruhani bir an yaşanır yani. Bailey’nin röportaj yaptığı üstat Viram Jasani, Hint müziğinin baştan aşağı çelişkilerle dolu olduğunu ve eşlikçilerin hangi noktada rol değiştireceklerini, nerede ezgiye uyacaklarını ve doğaçlamaya başlayacaklarını sezgisel bir biçimde bulduklarını veya bulamayarak diğerlerini uyduğunu uzun uzun anlatır. Chaudri’nin “Summertime” yorumunu dinliyorum şimdi, şarkının trafiğiyle doğaçlama bölümleri o kadar iç içe ki ilk kez dinleyen şarkının yorumlandığını anlamaz. Bütün bunlarla varacağım fikir Chaudri’nin anlatıcısının yaşamından sunduğu kesitlerin müziğin yükseldiği noktalar olduğu, gelişine yaşamanın kurmacadan beklenen belli bir örüntüyü aşması. Oxford ve Bombay günlerinin arasında anlatım belki pek değişmiyor ama Bombay’da müziğin anımsamalara kapı araladığı da sık sık ortaya çıkarılıyor, bunun yanında İngiltere’nin görselliği ön planda, iki kaynağın raag gibi farklı noktalara uzanması ve doğaçlamada birbirini desteklemesi hoş bir anlatım tekniği. Bence. Aşırı yoruma kaçtığımı sanmam, Chaudhuri’nin niyeti bariz.

Anlatıcı okur, döner döner Lawrence okur, Oxford’da penceresinden görünenleri imgelere boğar. Savaş meydanı gibi hareketli bir yerdir Oxford, herkes hızlıca hareket eder. “Oxford bir rüya gibidir; sürekli kendini tekrarlayan, bir dolup bir boşalan, küçücük bir dünya.” (s. 12) Anlatıcı çevresinden daha da renklidir, suyu hissetme yeteneği sayesinde görünen yer şekillerinin, duvarların ötesinde su olup olmadığını anlar, keşiflerinde bu yeteneğini kullanır. Sabrı yok gibidir, görüntülerin üzerinde uzun uzadıya durmadan hızlı geçişlerle kişisel ilişkilerine zıplayabilir. Mandira ve Shehnaz arasında kaldığını böyle bir geçiş sırasında öğreniriz, gece biriyle yatıp gündüz diğeriyle gezer, ikisinde de hayalindeki yaşamın bir parçasını bulur. Mandira ABD’den, Batı kültürünün rahatlığını ve bir ölçüde yabancılığını çağrıştırıyor anlatıcıya, Shehnaz’sa Hindu ama memleketlerinde tanışma ihtimalleri hiç yokken İngiltere’de bir araya gelmelerinin şansını hatırlatıyor sürekli, rastlantıların müziğini uyandırıyor anlatıcıda, memleket hasretini ortadan kaldırıyor bir de. Sıklıkla raag eyliyor anlatıcı, arkadaşı Sharma’nın eşliğine karşı çıkmıyor, birlikte büyük şairlerin şiirlerini bağıra çağıra okuyarak eğleniyorlar. Farklı bir kültüre alışmaya çalışıyorlar başta, öğrencilikleri alışmaya çalışmakla geçiyor diyebiliriz. Çift katlı kırmızı otobüslerden ve minik, mavi renkte olanlarından hayretle bahsediyor anlatıcı, yolculuk deneyimlerini heyecanla anlatıyor. Mandira’nın odasına girip çıkan erkekleri gördüğü zaman şaşırdığına dair bir emare yoksa da cinselliğin özgürce yaşandığı bir ülkeye ayak uydurması zor olmuştur muhtemelen, gerçi uyum sağlar sağlamaz iki ilişkiyi birden yürütmeye çalışması müziğinin götürdüğü yere gittiğini gösteriyor. Kadınların birbirlerinden haberleri yok sanıyorum, bir bölümde anlatıcı az daha yakalanacağını sezdiriyor ama şansı yaver gidince oyunu sürdürüyor. Shehnaz’ı anlatırken uyumsuzlukların fazlalığı dikkat çekiyor, Mandira’yla farklı kültürlerden gelseler de daha iyi anlaşıyorlar. Shehnaz vejetaryen mesela, anlatıcı üzülüyor buna. Öğrencilik yaşamından memnun genel olarak, her gün keşfedeceği yeni bir şeyler buluyor ve ülkesine döneceği için üzülüyor. “İnsan Oxford’dan uzaklaştıkça orayı bir rüya, başkalarından oluşan fakat kimseyle paylaşılamayan bir sanrı, bir serap gibi görmeye başlar. Bu olay, biraz da, sevgilisiyle olan ilişkisinin sadece Oxford’da mümkün olacağını, Oxford’un dışına çıkınca anlamını yitireceğini ve Oxford’un insanın hayatında kalıcı olmayacağını, oranın geçici ve büyülü bir yer olduğunu bilmesinden kaynaklanır.” (s. 86) Zaten şehrin kendisi de merkezsiz, kerteriz noktaları her yana dağılmış bir şehirdir, insan orada asla kök salmış gibi hissetmez, yolculuğun bir durağında zaman geçirdiğini hisseder. Anlatıcının İngiltere günlerinin özeti bu, özel anların derlemesi.

Bombay günlerinde bambaşka bir tablo çıkar ortaya, kast sisteminin görece iyi bir noktasında yer alan hali vakti yerinde babanın pek sevdiği çocuğudur anlatıcı, günlerini müzikle ve gezintilerle geçirir. Annesinin ve müzik öğretmeninin çaldıkları şarkıları dinler, eşlikçi olur bazen, yaşamı sanatın coşkusuyla sorgular. Evlerine gelen temizlikçilerin tasvirlerine giriştiğinde onlara pek önem vermediğini sezeriz, sınıfsal bakış kodlara dek işlediği için o insanlar anlatılacak ilginç şeylerden birkaçıdır sadece, fazlası değildirler. Aile Bombay’ın banliyösüne taşındığı sırada anlatıcı Oxford’dadır, başka bir eve döndüğünde yeni bir mekâna ikinci kez alışmaya çalışır ama çabuk başarır bunu, İngiltere deneyimi yaşam boyu sürecek bir tecrübe edindirmiştir, anlatıcının keyfi kekadır. Hıristiyan güruhla birlikte yaşadıkları için yabancılık çekmez anlatıcı, İngilizce konuşan komşularını gözlemler, geçirdiği zamandan memnundur. Ailesinin hikâyesini anlatmaya başlayınca o bölgenin yakın tarihine de göz atmış oluruz, Bangladeş’in bağımsızlığını kazandığı savaşta annenin evi sınırın öte tarafında kaldığı için doğduğu yere dönmesi zorlaşır kadının, belki de bu yüzden acısını müzikle dindirmeye çalışarak anlatıcının da müziği sevmesini sağlar. Ülkeyle ilgili başka önemli şeyler de var, Tagore’nin cenazesine katılımın yoğunluğu, bir şairin etrafında toplanan koca bir ulus mesela. Milliyetçilik damarı kabarık, Hindu kültürüne dair özet geçilmiş metinde. Hindistan’daki Hindular, İngiltere’dekiler, ayrımcılığa maruz kalanlar ve bir arada kalarak aşağılamalara karşı çıkmaya çalışanlar bölümden bölüme karşımıza çıkacaklar, Chaudhuri kendi insanını biraz da oryantalist bir bakışlar değerlendirerek kendi kimliğini de inşa edecek böylece. Kopuk dilbilgisi, tamamlanmamış cümleler, gençliğin deliliği, öğrencilik ve aitliği hissedememe gibi etkenler bir araya gelince anlatıcının az buçuk deliliklerine şahit olacağız, milliyetçilik soslu delilikler.

Beğenilmemesi şaşırtıcı değil, gerçekten de iki farklı kültür arasında gidip gelmenin yalın anlatısı pek ilgi çekmiyor ama okurun ilgi alanı o topraklara ucundan dokunuyorsa okumalık bir metin bu. Hindu müziği bilgisi gerekiyor azıcık, birkaç şarkı dinlemek yeterli. Hikâye klişe, iki kadının arasında kalmış genç bir adamın yaşadıkları var ama adam özel, iki uç arasında gidip gelerek dünyada bir yere sığdırmaya çalışıyor kendini, evini arıyor. Hoş.