Alberto Vázquez-Figueroa – Köpek

Alman çobanı ve kurt karışımı güzel bir hayvan, büyük, bacakları son derece güçlü, işinde iyi. Mahkumların verdiği cam kırıklarıyla dolu etleri yemiyor, suratsız sahibinin elinde olduğunu görmedikçe hiçbir yiyeceğe dokunmuyor. Güneşin altında saatlerce beklemesi yürek acıtıcıysa da parçaladığı boğazları düşününce herkes soğuk terler döküyor, sahibi direktif vermedikçe yerinden kıpırdamayacak, gözlerini yol yapımında çalışan mahkumların üzerinde tutacak. Sahibi gaddar bir adam değil, kaçmaya çalışan mahkumları tüfeğiyle öldürmeyi tercih edebilir ama ormanlık alanda köpeğin hızına yetişemediği için kaçakların işini genellikle köpeği bitiriyor. “Zıplamak, koşmak, tırmanmak, saldırmak, gizlenmek, kaçmak, korkutmak, öldürmek… Bir el kol hareketi, bir sözcük yeterdi… Hayvan anında yerine getirirdi her isteği. Sahibi emrettikten sonra, bir kamyonun altına ya da çukura atlamak için en küçük bir duraksama göstermezdi.” (s. 7) Baldırlardaki diş izlerinden belli, korkuyla karışık bir saygıyla bakıyorlar köpeğe, içlerinden biri böylesi soylu bir köpeğin camlı etlerle ölmediğine seviniyor hatta. Köpeğin adı “Köpek”, o dünyanın en iyi gardiyanı. Avını ele geçirene kadar soluk almadan iz sürüyor, dikkati hiç dağılmıyor. Sadece bir kez, ağaçların arasından çıkan tavşana baktığı zaman dağılıyor, sahibinin ölümüne sebep oluyor bu yüzden. Köpeğe saygı duyan mahkumun kamyondaki gardiyana tekmeyi yapıştırıp delicesine koşmaya başlaması avcı-av ekseninde dönecek anlatının temelini oluşturuyor, kaçanla kovalayan arasındaki macera yer yer toplumsal ve siyasi olaylarla besleniyor. Abigail Anaya’nın yıllardır demir yumruğuyla yönettiği bir Latin Amerika ülkesinde yaşanıyor her şey, siyasi suçlu Aristide Ungria’nın özgürlüğüne kavuşup kavuşamayacağını merak ediyoruz son âna kadar. Bütün gün ve bütün gece yürürken, koşarken dost ülkelerden birinde geçireceği sürgün yaşamını düşünüyor, faşizme karşı savaşacak yine, toplantılarda konuşmalar yapacak ve ülkesinin kurtuluşunu çabuklaştıracak, plan bu, eğer kurtulursa. Sınıra doğru giderken tepeleri tırmanıyor, hayallerine yaklaşıyor ama arkasına dönüp baktığı zaman yamacı tırmanan gardiyanı ve köpeği görüyor, hızını artırıyor. Kurtulduğunu düşündüğü noktada uykuya yenik düşüyor ve yüzünden birkaç santim ötede duran namluyu görüyor uyandığı zaman, yakalanıyor. Gardiyan da gece gündüz demeden iz sürmüş, nihayetinde Ungria’nın başında köpeğini bırakarak uykuya dalıyor, bu da onun hatası. Köpek ağaçların arasından çıkan hayvanı görünce dikkati dağılıyor, Ungria fırlayıp adamın tüfeğini alıyor ve kabzayı köpeğin başına geçiriyor, ardından silahını çekmeye çalışan adamı vuruyor, yola düşüyor yine. Geçmişi anımsamak için zamanı var, neden öldürülmediğini merak ediyor, Anaya’nın bütün düşmanlarını öldürdüğünü düşündüğünde ibret alınmak için sağ bırakıldığı geliyor aklına. Kırk üç yaşında, yirmi yıllık cezasının beş yılını tamamlamışken kaçmayı başardı, önünde uzun bir ömür var, arkadaşlarını tekrar toplayıp örgütün işlerini yürütmeye devam etmeli. Dağda hırsızlarla karşılaştığı zaman düşünceleri bölünüyor, neyse ki ülkede hemen herkes Anaya’ya muhalif. Hırsızlara dokunulmuyor üstelik, siyasi faaliyetlerin dışında ciddi cezalar verilen suçlar yok. Ungria hırsızların verdiği yemeği paylaşıyor, uykuya dalıyor, bu sırada ölmek üzere olan gardiyan köpeğine sesleniyor, yaralı hayvanına tek bir emir veriyor: “Öldür.” Köpek için son emir, yerine getirene kadar hayvana rahat yok. Köpeğin anlatımı oldukça iyi, hayvana insani vasıflar verilmiyor, hedefinin peşine düşen bir köpek nasıl anlatılırsa o kadar, basit.

Ungria bir ırmağın kıyısına gelince karşı kıyıdaki köpeği görüp şaşırıyor, aradaki mesafeyi koruyarak yoluna devam ediyor ama köpek oldukça akıllı, arada derede suyu geçip adama ulaşmaya çalışıyor. İkisine de uyku yok, kovalamaca uzun sürüyor, adam bir iki kez ölümden dönüyor ama en sonunda yakalanıyor, geçmişte yaptığı hataları düşünürken. Devrimcilik günlerinde çok akıllı olduklarını düşünüyor, yakalanmaları mümkün değildi, dünyayı değiştirebilirlerdi. Yanlış, her zaman onlardan daha zekileri vardı, Anaya değilse de yardımcıları, kolluk kuvvetlerinden birileri, her kimse onlar. Çok sevdiği Muriel’le birlikte vatanlarını kurtarabilirlerdi, sonra çocuk yaparlardı, özgürlüğün tadına varırlardı ama olmadı, başarısız oldu ve yakalandı. Bunları düşünürken gelen yılgınlığı atlatamıyor o sırada, ne Anaya’yla ne de devrimle ilgilenmeye karar veriyor o andan sonra, artık sadece kendi hayatını yaşamak istiyor. Arada kalıyor aslında, sonradan sürgünde olduğu ülkede çalışmalarını sürdürebileceğini düşünüyor ama aktif devrimciliğe nokta koyuyor o sırada, köpeğin saldırısından yırtınca. Ağır yaralanıyor, bir kadının tek başına yaşadığı kulübeye sığınıyor, Köpek kadının iki köpeğini öldürdükten sonra kulübenin önünde bekliyor ama Ungria kaçmayı başarıyor yine, yakınlardaki bir köye gidip Kahveci Sebastian’a sığınıyor. Kaldığı yer çok kötü, üstelik dikkat çekmemek için görülmemesi lazım, yaraları iyileşene kadar birkaç gün geçiriyor orada. Köpek ansızın ortaya çıkıp adamı hazırlıksız yakalıyor, yine bir ölümden dönme ânı, bu sefer Ungria köpeği vurmayı başarıyor, kendiyle birlikte. Yaraları iyileşmeden bir kayığa atlayıp şehre gidiyor, dostu Huascar’ın yanına. Bütün sindirme çabalarına rağmen örgüt varlığını sürdürüyor, iki eksikle. Ungria döndüyse de yurt dışına çıkmaktan başka bir şey düşünmüyor, Muriel’in yaşlı ve zengin bir adamdan çocuk beklediğini duyunca beyninden vurulmuşa dönüyor, kadınla konuştuğu zaman gelecek kaygısının yozlaştırıcılığını ve devrimin sadece hayal olduğunu görüyor. Birlikte gideceklerini düşünmüştü ama Muriel’in uşakları, büyük bir evi var, adam metresine iyi bakıyor, kadının gitmeye niyeti yok. Tek başına yola çıkmak için hiçbir engel yok Ungria’nın önünde, köpekten başka.

Köpek ağır yaralandıktan sonra ormana dönüyor ve ölümü bekliyor, küçük bir çocuk tarafından bulunana kadar. Çocuk köpeği eve götürüyor, besliyor, ailesi köpeğin iyileşmesi için elinden geleni yapıyor. Emri unutuyor köpek, bir süre aileyle birlikte yaşıyor, mutlu. Avının peşine düşmeye karar verdiği gün sahibinin emrini hatırlıyor ve peşinden ağlayarak koşan çocuğa dönüp bakmadan ağaçların içinde ortadan kayboluyor, şehirde adamın karşısına son bir kez ortaya çıkana kadar sokaklarda yaşıyor, taşlanıyor, çocukların eziyetine uğruyor. Korkusundan her şeyi unutmak üzereyken zayıf bir koku alıyor bir gün, tanıdık bir koku. Takip edilebilecek kadar yoğun, adamın karşısına çıkıyor yine. Adam yine yaralanıyor ama kaçmayı başarıp bir kamyona biniyor, köpeğin üzerine sürüyor. Hayvanı tam öldürecekken duruyor, kamyondan aşağı inip köpeğe yaklaşıyor. Bir müddet bakıştıktan sonra kendi yollarına gidiyorlar, av sona eriyor.

Muriel’in ihaneti karikatürize kalıyor, bunun dışında derli toplu bir metin. Latin Amerika ülkelerindeki diktatörlüklerin yarattığı dehşet farklı açılarla iyi işlenmiş. Hoş bir novella, denk gelinirse okunsun.