Alberto Manguel – Dönüş

Ayrıntılara Âşık Adam tam Manguel’in kalemiydi, var olmayan metinlerden alıntılarla, metinlere göndermelerle dolu bir arayış, tarihî kaynaklara yanlayan, kahramanlarını geçtiğimiz yüzyılın son güzel zamanlarına yerleştiren iyi bir metindi. Burada başka bir şey var, yer yer Ishiguro’nun Avunamayanlar‘ındaki gibi belirsizliklerle, gerçeğin kırıklarıyla dolu bir hikâye anlatmış Manguel, başka bir metne daha benzetmem gerekse, gerekmese de gerekecek, Moya’nın Yılanlarla Dans‘ının uçuk bölümlerini anarım, kafayı yakmış karakterin deli gibi dolandığını, adım adım gerçeklikten koptuğunu hatırlarım ve benzer metinlerin ışığında Manguel’in ne yapmaya çalıştığını düşünürüm. Düşündüm: Nestor Esteban Samuel Fabris otuz yıl önce terk ettiği şehre dönecek çünkü vaftiz oğlunun düğününe katılacağına söz vermiş. Otuz yılın alışkanlıkları arasında rahat dairesinde yaşamak, iyi kazanan antikacı dükkânını işletmek, her sabah espresso içmek, köşedeki dükkânda her öğlen kendisini bekleyen yemeği yemek ve Trastevere ırmağı kıyısında geceleri yürümek vardır ki bu sıralama oldukça önemlidir, Fabris’in memleketine döndüğünde yaşadıklarıyla kıyaslamak gerekir. Gerçi memleketine dönüş diye bir şeyden bahsedebileceğimizden emin değilim, belli ki Roma’yı uzun süredir evi bellemiş ve doğduğu yere dönme fikri bile yorucu. Yorgunluğunun iki etkeni var, ilki alıştığı mekânı bırakması ve ikincisi yolculuk yapmaya gönülsüzlüğü. İlkinde yaşadığı yeri ve sevdiği işini uzunca anlatmasından isteksizliğinin derecesini anlayabiliriz, araya kim olduğunu bilmediğimiz Valeria’nın artık yanında olmadığını da sıkıştırır ve zaten zor bir süreçten geçtiğini sezdirir, buna rağmen Roma’yı sever, yaşamaktan keyif alır. İkinci etkeni kendi anlatsın, alıntı biraz uzunca ama hikâyenin kaynağını veriyor, belki de metnin en önemli yeri: “Geri dönmek istemiyordu. Ya da daha doğrusu, Roma’nın taş döşeli sokaklarında yürümeye başladığı ilk günden sonra, kendi kendine yemin etmişti; öteki kent, bütün çocukluğu ve gençliği süresince kendisinin olan kent, artık geçmişte kalacaktı; bir zamanlar yaşanmış olan ama artık yaşamayan bir yere, denizin yuttuğu bir yere ait olacaktı. Her öğle sonrası, şık bir kahvenin masasında, o terk ettiği kentin sokaklarını, bir kent plancısının gayretiyle genişleterek, çatlamış kaldırımları onararak, çirkin olan, pis olan ne varsa hepsini binaların güzel renkli önyüzlerinin arkasına saklayarak o kenti düzelten sürgünlerden biri olmak istemiyordu.” (s. 8) “Artık yaşamayan bir yer”, “kenti düzeltmek” iki önemli nokta. O yer Fabris görmediği sürece ölüyse gördüğü zaman da ölü kalacaktır, ötenindir, her an bilinenin dışına çıkabilecektir, dolayısıyla Fabris aslında bilmediği, bildiğiyle hiçbir ilgisinin kalmadığı, her ihtimalle tekrar inşa edilen bir yere gidecektir, bildikleri uzun süredir mesnetsizdir çünkü ölümle beslenmiştir, şehir nekropole döndüğü gibi imgesi de çoktan yok olmuştur. Bu durumda Fabris döner dönmez inşaya baştan başlamak zorunda kalacaktır ama değil inşa etmek, yolculuğa bile niyeti yoktur. Terslikler uçağa biner binmez başlar, yan koltukta oturan geveze adamdan vecizeler dinler Fabris, çekindiği şeyin ne olduğu okura çıtlatılır: “‘Ne diyeceğinizi biliyorum: Avrupa’nın bir ayağı çukurda diyeceksiniz. Yeni Dünya’da bizler onun şanslı mirasçılarıyız diyeceksiniz. Mirasçıların başına ne geldiğini hiç görmediniz mi? Sonunda mirasçılar birbirini öldürür, hiç kimse bir şeyin mirasçısı olmaz.’” (s. 10) Savaşlarla çalkalanan Latin Amerika’daki ülkesi hangisidir Fabris’in, Arjantin diyelim, Fabris uçağa biner binmez kötü hissetmeye başlar, inince midesi bulanır, başı ağrır, kulaklarını uğultu basar, floresan lambaların kesintili ışığına uyum sağlayamaz. Gerilim filmi o an başlar, pasaport kontrolü yapan görevlilerin aksiliğinin yanında tuvaleti temizleyen kadın da uyuzdur, belli ki Fabris’in her işi ters gidecektir. Nitekim kiralık araçlara binerse kaçırılıp öldürüleceğini düşündüğünden resmî bir taksiye biner, vaftiz oğlunun rezervasyon yaptırdığı otele doğru yola çıkar. Taksicinin yanlış otelde indirdiğini fark etmemesi garipsenebilir, tatmin ederse uykusuzluğuna verilebilir bu, okura kalmış.

Fabris’in tuttuğu oda dört saat sonra boşalacağı için dört saatlik gezinti şehrin kendi zihnindeki yansımasını görünür kılacaktır, başta değindiğim sıralama bu noktadan sonra önem kazanır. Rahat evinin tersine şehir kalabalık ve pis, huzur vermiyor, konfor alanında çıkmanın etkisi de değil, bilinçtekiyle görülen birbirini tutmadığı için dengesizlik, sarsıntı, bilişsel arıza olarak ne varsa ortaya çıkıyor. Şehrin çarpıklığı tamam, sırada insanların tekinsizliği var. Eski arkadaşlarından Liliana ile karşılaşıyor Fabris, eskiden, üniversite öğrencisiyken bazı arkadaşlarıyla sık sık oturduğu mekâna geçip bir kahve içmek istiyorlar ama o kahve hiçbir zaman gelmiyor, Roma’da her sabah içtiği kahvenin yokluğu da tamam. İyi kazanan antikacı dükkânı sabit bir yerdedir tabii, normalde dükkânların ve çimentoyla inşa edilmiş çoğu şeyin durduk yere kaybolmayacağını biliriz, kuantum ihtimalleri sonsuza ıraksayınca bir binanın durduk yere kaybolması işten değildir ama olur işte, Fabris kafede çalışan adamın peşinden giderek neden kendileriyle ilgilenmediğini sorup kahve isteyecektir ama adam arka kapıdan dışarı çıkar, Fabris de arkasından, bakar ki ortada kafe yok. Şöyle bir dolanır, iki taraftan dükkânı bulmaya çalışır ama başaramaz. Liliana’nın iki parmağı eksiktir, dükkân yerinde yoktur, bazı şeyler biçimlenmeye başlarken bazı şeyler de bulunması zor bir hale gelir, ortadan kalkar hatta. Kafeyi ararken müdavimi olduğu kitapçıyı sorar, dükkânın çoktan kapandığını, onun yerine başka bir kitapçının açıldığını öğrenir. İki dükkânın isimler matrak: Aristotle ve Archimedes. Zamanın geçtiğini imleyen pek çok ayrıntıya rastlayacağız, bu da onlardan biri. Fabris kitapçının da değiştiğini gördükten sonra kafeyi bulmaya çalışır, Liliana gitmişse de karşısına eski arkadaşı Tonio çıkar. Her bir karşılaşma geçmişin daha görünür olmasını sağlar. Tipik hikâye, üniversite öğrencileri ülke yönetimine tepki gösteriyorlar, düzenledikleri protesto gösterisini polisler basınca çil yavrusu gibi dağılıyorlar, Tonio’ya göre aralarından bir tek Fabris kurtulmuş. Çarpıklığın sebebine vicdan azabını da koyabilir miyiz, onca kaybın hatırlanacağı yere dönmek ne travmatiktir. O gün uzaktan silah seslerinin geldiğini duyar Fabris, iki üç gün sonra ailesinin baskısıyla kapağı Roma’ya atar. Herkes, her şey geride kalmıştır, o zamanlar sevgilisi olan Marta’yla birlikte kaçma hayalleri kurmuş olsa da aniden gerçekleşen olaylar yollarını ayırmıştır. Vaftiz babalığı yaptığı çocuk Marta’nındır, kadın birkaç mektup yazmıştır zamanında ve olan bitenin haberlerini vermiştir, aralarındaki bağ yıllar boyunca kopmamıştır ama oğlanın arayıp düğünü olduğunu, Fabris’i mutlaka beklediğini söylemesi Marta’nın akıbeti hakkında yeterince bilgi verir aslında.

Hikâye yavaş yavaş doğanın da değişimiyle sona yaklaşır. Fabris bir zamanlar tarih hocalığını yapan adamın otobüs şoförlüğü de yaptığını görür, biraz konuşurlar ve hoca geçinmenin çok zor olduğundan bahseder, birkaç iş yapmasa ayakta kalamayacağı kesin. Yolculuk başlarda güzel bir şekilde sürer, Fabris bildiği yerlerden keyif alır ama yol şehrin dışına çıkar çıkmaz gökyüzü yıldız kümesiyle kaplanır, yeşil bir ay yükselir, yer sis bulutuyla örtülür. Tarihin bilincimizdeki yaratılışına dair sözlerini sıralayan şoför, Fabris’in gözünü açmaya çalışsa da hâlâ otele dönmeyi düşünmektedir Fabris, oralı olmaz. Sonra işkenceciyle karşılaşır, adam parmak kesmekle ünlüdür. Marta’yla karşılaşır ama Marta onu tanımaz, yoluna devam eder, ikinci karşılaşmalarında geçmişin günahını çıkarır ikisi de. Büyülü bir ortamdadırlar, otobüs durur, şoför Fabris’i geri götürmediği gibi Fabris orada kalır ve gelen yeni otobüslerden inenlere yardımcı olmak ister. Böyle biter hikâye, iyi bir sonu yok ama oyunu sürdürdüğü için makul. Geçmişle şimdi arasındaki uyumsuzluğun halleridir oyun işte, ani değişimlerdir, karakterlerin nadiren kurdukları dandik diyaloglardır.

İyi bir metin bu, Manguel’in kurmaca metinlerini merak edenler bundan başlayabilirler.