Luis Sepúlveda – Dünyanın Sonundaki Dünya

Greenpeace, “dünyanın sonundaki dünyanın sesi Coyaique’deki Radio Ventisquero” ve Patagonya’yla Ateş Toprakları’nın doğal hazinelerini savunan Şilili ve Arjantinli dostları için. Sepúlveda romanını yazarken yerlilerle vakit geçirmiş, dünyanın en güneyindeki son yerleşim yerlerinde yanan ateşleri görmüş. Şenlik ateşleri. Yakın tarihteki yağmanın hikâyesi, daha geride yerlilerin katli görünüyor, o topraklarda artık kimsenin yaşamadığı adalar var. Dünyanın en güneyi, soğuk mevsimlerde buzullar yürüyor adalara, havayı donduran rüzgârlar esiyor. Balinalar başta olmak üzere deniz canlıları için ideal yaşam alanı aslında, suyun altında sıcaklıklar daha yüksek. Balina avına gelen gemiler kan gölüne döndürüyor ortalığı, diğer yanda yakaladıkları balinanın dişi olduğunu fark edince başka av arayan balıkçıların doğaya uyumları. Kontrastı belirleyen iki ayrı hikâye var, ilkinde anlatıcı o çok sevdiği Moby Dick‘in etkisiyle ailesinden onayı aldığı gibi Şili’den yola çıkıyor. Gerçi hikâye içinde hikâye, anlatıcı ergenliğinde yaşadığı macerayı hatırlıyor Hamburg’da uçak beklerken. Uzun yıllar beklemiş memleketine dönmeyi, Girit’te küçük bir balıkçı köyünde kalmış, oradan dünyanın bir başka köşesine, gazetecilik nereye götürürse. Yirmi dört yıldan sonra dönecek ama o yılları dolduran anılarına yolculuk: Bir zamanlar amcası Hemingway’le birlikte savaşmış İspanya’da, insanın kendi yolunu çizmesi gerektiğini söylemiş, kitapların verdikleriyle birlikte iyi bir akıl. Jules Verne, Emilio Salgari, Jack London ve Herman Melville, özellikle Melville doldurmuş hayal gücünü, on altı yaşına gelince daha fazla bekleyemeyip okul tatile girince marş güneye. Binlerce adacık, trenle bir yere kadar gidiliyor, sonrasında hayırsever amcanın selamıyla miçoluk. Yugoslav kaptan Miroslav Brandovic almış anlatıcıyı yanına, denizi tanıtmış yol boyunca, tabii tonlarca patates soydurmuş. Köpekbalıklarının arasından, dar boğazlardan geçmeye başladıklarında, asıl serüven işte, inançlarla birlikte: “‘Miço, şu kuralı biliyorsan burada kalabilirsin: Susmak, konuşmaktan iyidir. Ulloa Feneri’ni görünceye kadar sakın ağzını açma.’” (s. 13) Denizcilerin halleri. Punta Arenas’a vardıklarında kalın bir zarf veriyor kaptan, “asıl” kaptanı bulmak için gitmesi gereken yeri söylüyor anlatıcıya, ikinci aşama daha zorlu olacak. El Vasco’yla meyhane benzeri bir yerde karşılaşıyor, kaptanın tuhaflığına diğer kaptanlardan alışık, ortağı Don Pancho da ondan aşağı kalmıyor. Anlatıcı çok küçük olduğu için güvenemiyorlar bir türlü, Yugoslav’ın referansı olmasa iş çok daha yaş ama sınanmadır bu, ne kadar istekli olduğunu bir şekilde göstermek zorundadır anlatıcı, klasik yöntemle halledecektir işi. Şalamov’da rastlamıştım, bizde de birinin öyküsü vardı öyle, kimindi acaba, hikâye anlatıcılığının büyüsüyle ilgili. El üstünde tutulur iyi hikâye anlatanlar, parmakla gösterilirler, hele hapishanede. Anlatıcı çok sevdiği romanı anlatmaya başlayınca büyüye şahit olanlar . “Kaptan Ahab’ın öyküsünü anlatmaya başladım. Beni sessizce dinleyenler yalnızca o ikisi değildi. Öbür masalardaki konuşmalar da kesildi ve bütün müşteriler yavaş yavaş bizim masanın çevresine doluştular. Bir yandan anlatıyor bir yandan da belleğimle boğuşuyordum. Beni yarı yolda bırakmamalıydı. Onlara bu öyküyü anlatırken dikkatimin dağılmaması gerektiğini anlayan adamlar birkaç kez bardağıma sessizce elma suyu doldurdular. Anlatmam iki saat sürdü. Herman Melville beni bağışlasın, çünkü romanın kurgusunu daha çok kendi ipliklerimle örmüştüm. Ne var ki bitirdiğimde, herkes derin düşüncelere dalmış görünüyordu ve beni alkışladıktan sonra yeniden masalarına döndüler.” (s. 23) Camden Adaları, Ballenero Kanalı, yüklenen fıçılar, filikaların suya indirilmesi, yüzlerce fok, deniz aslanı, penguen. Mevsim yaz olmasına rağmen Güney Kutbu o kadar yakın ki suya girdikten beş dakika sonra şoka girip ölür insan, tehlikeli sular, üstelik av da kıt. Tek bir kaşalot, anca yol masraflarını karşılar, şükrederler çünkü sağ salim dönecekler evlerine. Görmek istediği her şeyi gören anlatıcı bir daha balina avına çıkmamaya karar verdiğini söyleyince seviniyor El Vasco, balinalar günden güne azaldığı için dünyanın yeni avcılara ihtiyacı yok. “‘Belki de bu denizlerdeki son balina avcıları bizleriz ve böylesi daha iyi. Balinaları artık rahat bırakmanın zamanı geldi.’” (s. 32) Eski dünyanın avcısı El Vasco, son teknolojiyle donanmış balina avı gemilerini görse. Görmüştür, kahretmiştir. “Dünyanın sonundaki dünya! Bir el omzuma hafifçe dokundu ve ben hâlâ Hamburg’da olduğumu fark ettim.” (s. 32)

Şili’ye dönüp Japon av gemisinin başına gelenleri öğrenmeye çalışacak anlatıcı, ikinci bölüm. Gizemle birlikte polisiyeyi andırmaya başlıyor hikâye, zira deli kaptanın işinde ne kadar iyi olduğunu biliyorlar, Japonya’da protestocularla dolu gemileri batırmaktan son anda vazgeçtiğini düşünürsek tepesi atınca her şeyi yapabilir. İstihbarat geliyor sağdan soldan, hikâye iyi biliniyor: gemi aslında yok, hukuki bir dalavereyle kızağa çekildiği veya “sakinleştiği” belgelenmiş ama belgelerin gösterdiği gemi koftiden, asıl av gemisi okyanuslarda sinsi sinsi dolanmaya devam ediyor. Greenpeace’in örgütlenmesi, eylemleri, gönüllüleri, organizasyonun her ögesiyle ilgili pasajlar var, işlerin nasıl yürüdüğünü anlıyoruz. Anlatıcı sorguluyor da bazen, elbet Japon protestocular var, doğrudan milleti mahkum etmek yanlış, sermayeye bakmak lazım. Herhangi bir etik değer, doğa bilinci taşımaz sermaye, büyümeye çalışır, bu sebeple evrakın, belgelerin ardına saklanarak yürütür katliamı, Kaptan Tanifuji bu suçun küçük bir parçasıdır sadece. Sırf Japonlar da yoktur işin arkasında, “Fransız Gizli Servisi’nin kurbağaadamları” Yeni Zelanda’da demirlemiş bir Greenpeace gemisini iki güçlü bombayla patlatırlar, o sıra tekneden bulunan Portekizli çevreci Fernando Pereira ölür, öfke öylesine artar ki eylemler giderek pervasızlaşır. Oysa balinaların avlanmasıyla öyle büyük bir gelir elde edildiği görülmemiştir, çevre katliamının büyüklüğüyle kıyaslayınca tabii. Fil avını örnek verir anlatıcı, büyük devletler fil katliamını kınarlar ama katliamın arkasındaki en büyük alıcı olan Japonya’yı suçlamak akla gelmez. “Peki ne işe yarar fildişi? Tek önemi birkaç lüks eşyanın üretiminde kullanılması. Şunu kesinlikle iddia edebiliriz ki, bir Paloma O’Sea’nin, bir Claudio Arrau’nun yetenekleri, tuşları fildişinden olmayan bir piyanonun başına oturduklarında körelmeyecektir. Onlar, kırk kilo kadar fildişi uğruna altı sekiz yüz kiloluk bir canlının soyu tükenmeden de Mozart ya da Scarlatti’yi kusursuz biçimde yorumlamaya devam edeceklerdir.” (s. 57) Anlatıcı malum gemiyle ilgili bilgi sahibi olduğunu söyleyen Jorge Nilssen’le buluşur, Ateş Toprakları ortaya çıkar nihayet, hikâyenin sonunu bu topraklar belirleyecektir, daha doğrusu Nilssen’in annesi. Bir adı yoktur kadının, Onalar kadınlara isim vermedikleri için eşi “kadın” diye çağırır. Dünyanın sesini bilenlerdendir kadın, Nilssen çok küçükken ölmüş olsa da bilgisini oğluna geçirmiştir, binlerce yılın gücü balinaların avlanmasına duyulan öfkeyle birleşince tuhaf sonuçlara yol açar, gemisini bombayla yükleyip Tanifuji’nin gemisine bodoslamadan girmeyi bile düşünür Nilssen. Anlattığı hikâyeye doğa karışmaya başlar, bir an “doğaüstü” yazmayı düşündüm ama o toprakların gerçekliği buradakinden başkadır, insanlar inançlarının her gün gerçeğe döndüğünü görerek yaşarlar, dolayısıyla balinaların, yunusların ortaya çıkıp parçalanmak üzere olan gemiyi korumaları, Tanifuji’nin gemisine saldırmaları öyle pek olağanüstü değildir. Küçük Pedro almıştır lafı, Nilssen’in bıraktığı yerden alır, anlatıcının balinalarla ilgili sorusuna bildiği gibi cevap verir: “‘Benim şeften de duyduğunuz gibi ben bir Alacalufe’yim. Ben denizde doğdum ve bazı şeylerin açıklanamaz olduklarını bilirim. Gayet basit. Halkımdan geriye kalan birkaç kişi balinaların kendilerini savunmayı bilmediklerini, ama başkalarına acıma duygusuna sahip tek hayvan yürü olduklarını söylerler. Kayığı denize indirip balina avcılarına doğru kürek çektiğim sırada mürettebatın bana saldıracağını ve balinaların beni böyle savunmasız ve daha büyük bir hayvanın saldırısı karşısında görünce hiç beklemeksizin yardıma koşacaklarını biliyordum.’” (s. 107)

Hoş bir roman, doğayla bir olduğunu unutmayanların macerası.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!