Özbek’in manzara öykücülüğünde neler, devletin işleri başta. “Logaritma Cetveli” tipik, betimlemeler de, kalın kar tabakasının Palandöken’e yaslanmış şehrin üstünü örtmesi, çatı saçaklarıyla bıyıkların aynı şekilde donması, araç depoları donmasın diye yakılan ateşler. Hikâyenin ilerleyeceği zemin baştan sağlamlanıyor, dağların eteğindeki üniversiteye odaklanıyor kamera, köpeklere geçiyoruz, öğrencilerin artıklarından beslenmek yetmeyecek, kapalı bir alan bulmaları şart. Şehrin dışındaki öğrenci yurduna gidiyoruz, kalabalık bir polis grubu basmış binayı, her şeyi indiriyorlar aşağı. 12 Mart’ın arifesi, gözaltılar gırla, Orhan’ın başına gelecek var. Zayıf, kuru bir çocuk, matematik öğrencisi, yoksul. Herkes birbirinin kıyafetini giyerek çeşitliliği sağlıyor da Orhan’ın ebadında kimse yok, aynı mont, pantolon, gömlekle yıl geçiyor. Okul açıldığında yurda geliyor, kapandığında gidiyor, arada ders çalışıyor hep, ailesini çalışarak kurtaracak yoksulluktan. Polisin biri kurcalıyor eşyalarını, logaritma kitabındaki sayıların anlamını çözemiyor, Orhan’a soruyor. Şaşkın ve korkmuş Orhan, logaritma cetvelinin ne olduğunu anlatmaya çalışıyor ama dinlemiyor polis, lanlı lunlu konuşup kündeye alıyor oğlanı, yallah kodese. Anlatıcı olan biteni izledikten sonra sabahı zor ediyor, bölüm başkanının odasına gidip yardım istiyor, kurtarsalar Orhan’ı. Olaylara karışmamasını söylüyor başkan, anlatıcı kızıyor, kapıyı vurup çıkıyor. Oranın insanı yardım edecek, yurdun berberi Cevat olayı öğrenince emniyet amirine gidebileceklerini söylüyor, iyi bir müşterisiymiş şehirde, üstelik iyi adammış. Amir çağırıyor Orhan’la polisi, durumu anlattırıyor, Orhan’ı gönderiyor yurduna. Bir gecelik kabus dayak faslı olmadan bitiyor anlaşıldığı kadarıyla, ikinci gece ne olabileceği belli değil. “Orhan, doktora eğitimi için gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde kaldı. Hayatı boyunca logaritma cetveli kullanacağı bir yerde, NASA’da uzman olarak çalışmaya başladı.” (s. 44) İki şey kesin, Özbek bazı isimleri değiştirdiğinden bahsediyordu Tosbağa Avcısı‘nda, öykülerini tanıdığı, bildiği insanlara dayandırıyor bazı. Ve bir işin olmasını istiyorsak insan tanımalıyız, tanımadan zor. Bilmem ne müdürüne çay götüren tanıdık sayesinde mesele kökünden hallolabilir, hiç belli olmaz. Şu da var, birbirlerini sıkıca saran insanların hikâyelerini anlatıyor Özbek, o bölgeye özgü bir ilişkilenme biçiminden doğan dayanışmanın örneklerini sıklıkla görürüz bu öykülerde. Gerçi kitaba adını veren öyküde insanlığın evrenselliği konuşur, başka. Yeni Kale’nin büyük kapısından girip burçlara çıkan, tarihi tepeden izleyen Michel Dourrant boynuna astığı fotoğraf makinesiyle kaydını tutar oraların. Nemrut’a her yıl çıkar, Arsemia’nın büyüsüne kapılır, Kommagene’yi hayal eder. Âşıktır oralara, otuz sekiz yaşındadır ama asırlardır oranın bir parçası gibi hisseder kendini, acılara ortak olacak tabii. Bekçi kalenin yamaçlarına çok yaklaşmamasını, önceki yıl bir Alman turistin düşüp öldüğünü söyler, Dourrant dikkatle yanaşıp dürbünüyle etrafı izlerken, o ne, bekçinin gösterdiği yerde kuzgunlar dolanmakta, kuşlar deli gibi kavga etmektedir, coşku bir anda kaybolup yerini endişeye bırakır. Ne gördüğünü anlayamaz önce Dourrant, dürbününü ayarlayıp baktığında eli ayağı buz keser, bir koşu muhtara gider. Jandarma gelir, uçurumdan inmesi için Rütto’yu çağırmaktan başka çareleri yoktur zira kuşların yediği bebeği oradan çıkarmaları gerekir. Diğer öykülerde hikâyeye paraşütle inen karakterler yerleşirler, son noktaya kadar iterler öyküyü de Rütto burada yardımcı karakter gerçekten. Hırsızlıktan yakalanmamıştır ama civardakiler kaybolan altınları, değerli eşyaları onun üfürdüğünü bilirler, yamaçlardan dangıl dungul inip ne işler başarmıştır Rütto, efsanesidir oraların. Nitekim yine gösterecektir hünerini de jandarmaların karşısında olmaz, onlar uzaklaşacak da öyle inecek aşağı, gizli yöntemiyle. İner, bebeği sepete koyar, gerisi devletin işidir. Dourrant’ın dönme zamanı gelmiştir, geride sorgulanmayı bekleyen insanları bırakır, bir sonraki yıl geldiğinde olan biteni öğrenmek ister. Hikâyenin önemli kişileri sağlam dayaklar yemişlerdir de hiçbir şey bilmiyorlar, onlardan fayda gelmez jandarmaya. Faili meçhuldür cinayetin, Dourrant araştırmalara katılıp katili ortaya çıkarmak ister ama o nasıl devlet, belki biri bebeğini öldürmüştür diye civardaki bütün kadınlar muayene edilir, yakınlarda doğum yapanları tespit etmeye çalışırlar. Nerenin valisiydi o, Tunceli’nin mi, kadınların gerillalarla sevişip sevişmediklerini anlamak için hepsini jinekolojik kontrolden geçirmeye çalışmıştı da savunmuştu kendini sonradan, “Teröristleri bulmak için elbet araştırma yapacağız, neyin bu kadar tepki çektiğini anlamıyorum,” diye. Neyse, katil çıkmıyor ortaya, Dourrant üçüncü kez gelir diye bekliyoruz ama yok, gelmiyor bir daha. Geliyor da vazo içinde, ne yazık ki. Kızı getiriyor, vasiyeti gereği küllerini o yamaçtan aşağı, bebeğin bulunduğu yere doğru savuruyorlar, Kâhta Çayı’nın coşkun sularına doğru. Matmazel Arsemia’nın gözleri dolu, eski bekçi Abuzer ve eski muhtar Ramazan gözyaşı döküyorlar. Hüzünlü öykü.
12 Mart’tan devam, “Konsantrasyon” nice işkenceden sonra koğuşa dönüp hiçbir şey olmamış gibi ayaklanan, ağzından burnundan gelen kanları hınkıran yarı efsane bir abinin gücünden nasiplenmek isteyen anlatıcının öyküsü. Soğuk bir Ankara gecesinin alacakaranlık şafağında alıp götürmüşler adamı yaka paça, nereye götürdükleri belli değil. “Karanlık bir odada bir süre itilip kakıldıktan sonra, iri yarı bir azman tarafından ağzım burnum dağıtıldı, kan revan içinde bırakıldım. İşin garibi ne bir şey diyip soran oldu ne de söylediklerimi işiten. Sonunda azman yorulmuş olsa gerek, beni kollarımdan sürükleyerek bir koğuşa attı. Koğuştakiler yatırdıkları bir şilte üzerinde patlayan dudağımı ve kanlı yüzümü ıslak bezle silerken içlerinden biri de müjdeyi verdi.” (s. 140) Hoş geldin dayağıymış o, daha başlangıçmış, herkes gibi anlatıcı da alışırmış. “Müjdeyi vermek” sert komik, beklenmedik. “Deve” diyorlar sopa yedikten sonra ayaklanan adama, El Fetih kampından dönerken sınırda yakalanmış, kimseyi ele vermediği için sağlam dayak yiyormuş mütemadiyen. Bir konsantrasyon meselesi olduğunu söylemiş dayanmanın, kafayı tek bir noktada, tek bir düşüncede toplamak, o düşüncenin içinde kaybolup fiziksel acıyı hissetmemek. Tamam o zaman, anlatıcı da yapabilir. Cinsel bir şeyler düşünüyor, sopa şiddetlendikçe daha da düşünüyor, en sonunda eli sopalıya hamle ediyor. Evet, o haldeyken onları becerecek, bu yüzden daha çok dövüyorlar, kaburgalarını kırıyorlar adamın. Koğuşa attıklarında ölü gibi, kendine gelince gözyaşı döken Deve’yi görüyor. Evet, gerçekten başarmış, sadece daha çok dayak yememesini sağlayacak şeyler düşünmesi lazım.
Çok hoş öyküler, masalsı. Ehmedé Muttıke’nin yaşadıkları nedir, 2007’de ölene dek girmediği cezaevi, soymadığı zengin kalmamış adamın, zenginden alıp fakire vermek ata sporu olduğu için keyifle sürdürmüş de şerefsizlerle iş tutmaya başlayınca cortlamış. Yaşlılığına denk geliyor bir de, genç olsa ya kurtulur ya baştan o hallere düşmezdi muhtemelen. İki zirzopla beraber eşkıyalık yapmaya başlayınca keyfi yine tıkırında ama yoksul köylülere de el attıkları zaman karşı çıkıyor artık, o kadarı yamyamlık. Zıpırları yola getirir gibi olurken içlerinden biri tanımadıkları birini getiriyor aralarına, dört kardeşler artık ve kardeşlerse yeni kardeşin sevdiği kızı kaçırmasına yardım etmeleri lazım. La havle çekiyor adamımız, karşı çıkamıyor, kızın kaçırılmasına yardım ediyor. İçlerinden biri kıza ve kardeşe yamuk yapınca da hiç acımıyor, hacamat ediyor çat diye. “Ölmeden önce, kırgın ve küskün birisi olarak son sözleri şunlar olmuştu: ‘Şu kısa ömrümde anladım ki, Allah, dünyadaki bütün güzellikleri, iyilikleri, refahı, huzuru ve bolluğu paylaşsınlar, yesinler, içsinler, kullansınlar ve tüketsinler diye zenginleri; savaşları, salgın hastalıkları, zulmü, yokluğu, açlığı, sefaleti, kötülükleri ve acıyı paylaşsınlar diye de fukarayı yaratmış.” (s. 124)
Kitap gibi konuşturuyor bazen karakterlerini Özbek, onun dışında hoş öyküler.












Cevap yaz