Thomas Laqueur bireysel okuma eyleminin mastürbasyonu mümkün kıldığını öne sürmüş, içe dönüşü ve toplumsal kısıtlamaların zincirini kırma hissini de verirmiş. Nöronları ateşliyoruz, görseller yaratıyoruz zihnimizde, duyguları fişekliyoruz. Prospektüs okurken de böyledir, içe veya dışa mı döneriz, toplumsal kısıtlamaları okuma eylemiyle ne ederiz bilmem, başka bir oluşa geçtiğimiz kesin. Okumanın kafada çaktırdığı şimşeğin kırdığı zincir, bilemiyorum, boşlukta salınmak daha doğru. Zamanı yavaşlattığı doğru. Dopaminle ilişkisi malum, azıcık araştırınca çıkıyor ortaya. Mastürbasyon etkisi yaratan bir okuma biçimi, ya da kafa, bende yok, denk gelen şanslı mı şanssız mı bilmem. Kutsal kitapların sembolik işlevi elbet var, kitaptan çok daha fazlasıdır kutsal metinler, fiziksel varlığının ötesine geçer anlamı. Aynı anda birçok metni okuyabiliriz, eskiden çarklı raflar vardı malum, araştırma yapanlar on bölmeye on kitap koyup çeviriyorlardı çarkı, tamam. Sekiz gözümüz olsa, sekizi farklı metinleri okuyup işleyebilse. Antik dünyada çok az kişi okuyabiliyordu, devletin gücünü somutlayan metinleri ancak devletin gücünden nasiplenenler biliyordu. Ovidius Romalı bir köle tarafından gönderilmiş bir aşk mektubunu anlatıyormuş, mektup kölenin bedenine yazılmış. Metin, beden ve aşk iç içe geçmiştir, yazının yüzeyinden ötesi okuma: “Akademisyenler, Avrupa ortaçağ metinlerinin sayısız farklı şekilde —yüksek sesle ya da sessizce, tek başına ya da grup içinde— okunmaya yönelik yazıldığını ve farklı dilsel düzlemlerde, hem sözden hem de imgeden çıkarılacak farklı anlam düzeylerinin özümsenmesinin hedeflendiğini ileri sürmüşlerdir. Hukuki belgeler, metinle birlikte yorumlanması gereken mühürlerle ve imgelerle bezenmiştir.” (s. 4) İçten okuma, yüksek sesle okuma, dıştan tabii, metnin anlamını açabilir, kapayabilir. Sessiz okuma görece yeni bir icattır, eskiden yasak, sonraları ayıpmış. Bireysel okumanın biçimlediği bir metin-okur ilişkisini biliyoruz, gerçi topluluklar diğer türleri yaşatıyor, dinî ritüeller örneğin. Sözü sadece veri olarak görmemek gerekir, vokalle birlikte bilişsel yapıyı bireysel okumanın sağlayamadığı biçimde etkiler. Kimyasal süreçler. Bireysel okumada ne önemli, ilk olarak gözleri sabitliyoruz, ardından dönüş taramaları ve hızlı göz devinimleri. “Tanıma aralıkları” uzman okurun büyük sözcük gruplarını tek seferde algılayabilme yeteneğiymiş, Braille alfabesi okuyucuları da ‘okuma’ parmağı ile çok benzer şekillerde bir etkileşim kurarmış. Biraz anlayabiliyorum bunu, metni ve yazarı anladıktan sonra tanıma aralıklarını genişletip daraltmak bizim tercihimiz biraz. Tosuner gibi bir yazarda aralığı geniş tutamayız, her sözcüğü tek tek okumamız gerekir, boşlukları dahi okumamız gerekir. Diyelim Vedat Türkali, açarız aralıkları. Tecrübe edindikten sonra kolaydır.
Neandertaller ve Homo sapiens kemikler üzerine yazılmış işaretleri okuyabiliyorlarmış da ne yazıyor o kemiklerde, henüz çözülememiş. Okumayı da tanımlamak lazım bu durumda, biçimlerden anlam çıkarmak da bir okuma. Sümercede “okumak” anlamına gelen sözcük aynı zamanda “saymak, hesaplamak, ezberlemek, ezberden okumak, yüksek sesle okumak” anlamına da geliyormuş, yazının ortaya çıkışının gerekçeleri. Jack okumanın tarihine giriyor yavaştan, Yunanlarda elbet ilginç işler var: “Yunan sözlü geleneğinin Yunan yazılı kültürüne dönüşümü, kimi zaman bir kriz olarak tanımlanır. Bunun devrimci bir an olduğuna kuşku yoktur. Yunan yazısı fonetikti ve ölçünleştirilmemişti. Scriptio continua, yani sözcükler arasında boşluk bırakmadan yazılırdı. Bu da Yunan yazısının okunmasını çok zorlaştırırdı. Ancak yüksek sesle ve doğru okunduğunda kolayca anlaşılabilir hale geliyordu. Okumak, öncelikle sözlü bir performans olarak görülüyordu. Bir anlamda yazarın görevi, kelimeleri ancak açık bir şekilde telaffuz edildiğinde tamamlanmış oluyordu. Yunanların bazen yazar ile okuyucuyu eşcinsel bir çift olarak gördükleri ve okuyucuyu yazarın edilgen suç ortağı kabul ettikleri de söylenegelmiştir. Sözcükler yazmak da müzik yazmaya çok benzetilmiştir: her ikisi de edimsel eylemlerdir.” (s. 13) İskenderiye Kütüphanesi, Ömer’in yapıp yapmadıkları, Shang Hanedanı zamanından kalan kâhin kemikleri. “İlk okuma kitabı” ifadesine ilk kez Chaucer’ın Prioress’s Tale nam metninde rastlanmış. Manastırlardan evlere, neredeyse herkesin bir dereceye kadar okuryazar olması için uğraş, Sanayi Devrimi’yle birlikte fişekleniyor. Lenin okuyamayan biri için siyaset diye bir şeyin olmadığını söylemiş, “Mao’nun Çin’i dahil” pek çok ülkede okuryazarlığı teşvik eden pek çok kampanya yürütülmüş. Aydınlanma filozofları okumayı “aptallıktan, batıl inançlardan ya da barbarlıktan kurtaran ve modern demokrasilerin önkoşulu olan bir faaliyet” olarak görmüş. Antik metinleri korunmasında Roma Katolik Kilisesi’ni, Bizans kütüphanelerini öne çıkarıyor Jack, açıkçası Müslümanların hakkını vermek lazım, “pagan metinleri” yok etme konusunda Hıristiyanların şevkini Catherine Nixey anlattı şurada.
“Antik Yunan ve Roma dünyasında okumaya ilişkin pek çok şey bilinir ama Yunan ve Roma edebiyatı olarak düşündüğümüz şeyin büyük kısmının okunmayıp duyulduğunu akılda tutmak önemlidir. Yunan ve Roma imparatorluklarında okurlar vardı ancak entelektüellerin kıymet verilen hazineleri olmayı sürdüren şey, sözlü anlatım ve retoriğin uzmanca kullanımıydı. Aslında okumak ve yazmak, genellikle hem toplumsal hem de siyasi açıdan bozguncu, entelektüel bir aldatmaca olarak görülüyordu.” (s. 25) Sözden yazıya geçişi uzunca irdelemiş Jack, şöyle özetlenebilir, sözcükler ölüdür ve açıklanamaz ama retorik canlıdır, konuşma sırasında bilgelik doğrudan aktarılır, doğrudan tartışılır, alavereye yol açmaz. Platon yazmıştır, başta Sokrates’in düşüncelerine katılır gibi görünür ama yazının ömrünü düşününce, makuldür yaptığı. Sessiz okumaya Aziz Augustinus’ta rastlarız, Aziz Ambrose’un sessiz okumasına şaşırır Augustinus, “kesinlikle iyi bir maksadı olduğunu” düşünse de genel eğilim sesli okumayadır. 13. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşmış sessiz okuma, ayrıca akademisyenlerin tercih ettiği ve desteklediği okuma türü haline gelmiş. Kilise’nin otoritesi dışındaki okuma materyalleri arttıkça sessiz okuma da yaygınlaşıyor, sözlü olarak dolaşımda olan çok sayıda anlatı yazıya geçirilince Arthur efsanelerinden antik mitlere pek çok metin çok sayıda insanca okunabiliyor ama asıl etkiyi dinî metinlerin okunmasıyla birlikte göreceğiz tabii. Buradan Roma’ya geri dönelim, Ovidius çok sayıda popüler metin yazıyor, hicivlerin içine güncel dedikoduları kakıyor. “Okurların skandaldan zevk alması ve günah keçisi arama içgüdüsü, kesinlikle dijital sosyal medyanın bir sonucu değildir.” (s. 35) Seneca evine çok sayıda kitap alanları gömüyor bir güzel, dekorasyon maksadıyla kitap almak da ne oluyor. Eyaletlerde kütüphaneler var, Genç Plinius memleketi Como’daki kütüphanenin masraflarını karşılıyor mesela. Matbaayla birlikte neler neler, de, Jack üfürüyor bazı yerlerde, bir örnek burada: 1500-1600 yıllarında matbaayı benimsemeyen şehirlerle benimseyen şehirler arasında en az %20’lik, en fazla %78’lik “ekonomik büyüme farkı” var, başka hiçbir değişkenin yer almadığı araştırmalardan biri gibi görünüyor bu. Okuryazar bir orta sınıfın çıktığı kesin ama, metinlerin kenarına notlar alıyorlar hatta sonrasında yazarlarla mektup arkadaşlığı bile yapıyorlar. Mevzuyu detaylarıyla incelemiş Jack, yine özetleyeyim, bazı yazarlar “mektup arkadaşları”na yazdıkları mektupları kitaplaştırmışlar, bu arkadaşların kısmen hamilik yaptıklarını da söyleyebiliriz, en azından yazmaları için iteliyorlar yazarları. Aristokratı var, işçi sınıfından geleni var, çeşit çeşit. Romansın, ardından romanın yükselişini elbet Ian Watt’dan okumalı, son bir alıntıyla bitireyim: “İster 1. yüzyıl Japonyası’nda ister ortaçağ Avrupası’nda olsun, yeni olan şey, hikâyenin ya da romansın, bireylerin kendi hayatları hakkında kararlar aldığı ve mahrem duyguların iade edildiği bir dünya yaratmasıydı. Doğru davranışlara ilişkin yeni anlayışlar da bu hikâyelerle; örneğin, kahramanlık yerine kadınlara karşı nezaket mefhumu gibi, yakından ilgiliydi.” (s. 58)
8 Mart kutlu olsun.










Cevap yaz