Franz-Olivier Giesbert – Batak

Metnin çevirmeni Müntekim Öktem’in notu: Kitabın orijinal adı La Souille, “yabandomuzlarının yatıp yuvarlandıkları balçık çukuru”. İlginç, biraz bakınayım dedim, Müntekim Öktem, Müntekim Ökmen ve Müntekim Ökten çıktı karşıma, aynı insan mı bu insanlar? Soyadındaki bir harfi değiştirerek yüz çevirmenlik iş yapmak, roman karakteri. Neyse, bir Tanrılık var, belirli bir Tanrı’dır, Spinoza’nın Tanrı’sı olduğunu anlayacağız ama her şey olup bittikten sonra konan noktanın belirleyiciliğini düşünmeli: Jésus doğayı -Doğa’yı- düşündüğü, hissettiği gibi yaşadı, sonra Spinoza’yla tanıştı ve bildiği d/Doğa Spinoza’nınki haline geldi ya da tanışmasaydı da Spinoza’nınkini sezip yaşamını kurmuştu ya da Spinoza’nın bir parçası olduğunu Spinoza’yı tanımadan da anlamıştı ya da Tanrı’yla bir olduğunu kavradığı an Spinoza’yla tanışmıştı. Ya da. Her şeyi öngörebildiğini iddia etmesi başta, kadınlığa “geçebilmesi”, çevresindekilere aptal olarak görünmek pahasına -nasıl bir paha bu, umurunda mıydı, hiç değil- her şeyi bilmesi doğayı yakından görmesi sayesinde. Bokböcekleri gübreyi topak haline getirip yuvalarına götürürler, eşleri tarafından karşılanmak isterler. Çoğul eki. Aslında insan için değil de bilinç için mi kullanılıyor, doğanın bir parçası olmak belli bir bilinci taşımaksa insanın devinimiyle diğer bütün canlıların devinimleri arasında ne gibi bir fark var, Türker Kılıç’ın bağlantısallığından da gelebiliriz buraya. Erkek örümceklerin işlerini bitirince hemen arazi olmaları, tilkilerin ineklerin doğurmalarını bekleyip kalıntılara yumulmaları hemen, tuzaklar, umuşlar, hayal kırıklıkları. Hayvanların hayali bir sonraki adımlarının neyi getirip getirmeyeceği mi, hayvanlar hesaplar mı bir sonraki hamleyi, Jésus’un düşündüğü. “Başlangıçta söz vardı. Kanıtı benim. İçimde, her zaman için, konuşan bir şey var. Bir müzik fonu üzerinde, öbür dünyadan gelen bir mırıltı gibi. Nereden geldiğini bilmiyorum. Ama besbelli uzaktan geliyor.” (s. 5) Jésus ilginç bir karakterdir, Tanrı’dır bir kere. İnsandır, aynı şey. Canlıdır, her şeyle birlikte aynı şey. Çiftlik uşağıdır başta, yirmi yılı aşkın bir süredir Ducastel’lerin yanında çalışmaktadır, asıl adı Blaise Mortemar’dır ama kimse önemsemez bunu, İsa’yı önemserler. Önemsemezler, onun söylediği hiçbir şeyi barındırmazlar yaşamlarında. Jésus biraz da bu Tanrı yoksunluğundan şikayetçidir, kimse Tanrı’nın, Jésus’un varlığını anlamamaktadır. İşler görülecektir sadece, gündelik ne varsa Jésus ilgilenir, inekleri besler, tilkileri izler, kapıları dinler. “Ölülerle konuşurum, dölüt halinde anamın karnında yemiş olduğum kardeşimle konuşurum. İkizmişiz. Hiç şüphem yok, aramızda iyi anlaşacaktık. Ben yamyam değilim, katil hiç değil. Ama içimde öyle bir boşluk var ki ne yesem doymam.” (s. 6) İkizi yemek başka eserlerde de karşımıza çıkar, dram veya korku, kardeş yenmeyecek bir şey olarak görülebilir ama kozmosta her şey mümkündür, anne karnında. “Dünya açı”, Jésus’un dediği. Her şey olduğu için her şeyi anlamak ister çünkü Tanrı bırakmıştır o işleri, engel olarak ölümü koymuştur, ölüm kendinden çok daha büyük bir parçayla bütünleşecek insanı kökünden koparır. Hareketsiz bırakır. Hareket etse de anlamaz insan, evin büyüğü öldüğünde Maxime işlerin başına geçer ama anlamaz, yetişkinliğinde bile çocukluğunu sürdürür, Madam Ducastel aynı anneliği sürdürür, Jésus samanlığı evi beller de kendine, Tanrı’ya, doğaya yakınlaşır, yaşamayı sürdürür. “Aylar geçti ama hiçbir şey geçmedi. Her şey eskiden nasılsa öyle. Zaman durmuş. Kırlık yerlerde öyle olur, özellikle de burada, Routot yörelerinde. Zaman dışında hiçbir şey değişmez.” (s. 10) Yavaştır daha doğrusu, her şey salyangoz hızıyla ilerler. Salyangozlar yemeklik hayvandır, sinekler de öyle, doğada her şey her şeyi yer. Karakterlerin sinek yemeleri, domuz kafalarını salamura yapmaları, yaşamı temsil eden her şeyi yok edip kendileri de yok olmaları olaydan sayılmaz, olağanlıktır, basittir. Hikâyenin sonunda atarlar Jésus’u çiftlikten, adam ormanda yaşamaya başladığında batağın bir parçası olmuştur çoktan, hiçbir şey değişmez yaşamında. Kiliseye gidip karnını doyurur en fazla, üç beş kuruş sadaka alır, başkaca işi yoktur. Çiftlikte çalıştığı sırada da yoktur, yaptığı işleri anlatır ama bir zorunluluk olarak değil, bir vazife olarak değil, doğayı tamamlayan bir varlık olarak. Hikâyeye bir türlü giremiyorum, karakterin, üslubun, varlığın büyüsü altındayım, tıpkı Jésus’un Ethica‘yı okuyunca hissettiği gibi. Anlamadığını söyler ama anlar tabii, tamamlayıcısıdır. O kitap söz konusuysa iki kat tamamlayıcı. Anlamın Mantığı‘nı hediye ederken Baturay’ın söylediğini hatırlıyorum: “Lan çok az şey anlıyorum ama çok iyi.” Jésus’un annesi ölmüş şatonun hanımı yüzünden, Madam Avisse işsiz bırakmış kadını, komünist anne kansere yakalanıp hayatını kaybedince “öyle olmuş” Jésus, öz tahlil. Sonra şöyle olmuş: “Güvercinliğin altında küçük bir oda, bir de küçük penceresi var; kilise, köy ve orman görünür. Orada okur, dinler, bakar ve düşünürüm. Dua ettiğim sanılmasın. İstesem de dua edemem. Dua etmek için doğru dürüst bir kimse olmak gerekir. Ben hiç kimseyim. Onun için de dünya bana dua eder.” (s. 13) Başkalarının tersine, bir hiç olduğunu bilir Jésus, bu yüzden o herkestir, başkalarının tersi olduğu kadar düzüdür de, kimse tersi kadar düzü olduğunu da bilmez. Jésus bilir. Epiphanie gazete ilanına cevap verip Maxime’in eşi olmak isteyen kadar, sonra da pek bir şey değişmiyor ama kalbini kullanmayı öğreniyor Jésus, hemen hemen her şeydir bu, diğer her şey gibi. İnsanların kalplerini, akıllarını kullanmadıklarını düşünür, kullanılmayan aletlerin körelmesi gibi insan da körelir. Tanrı çoktan körelmiştir. İhtimal, doğalaşmıştır. Zaman geçerken doğa da geçer, zaman yenilenirken doğa da yenilenir.

İntikam hikâyesi diyerek basitleştirmiş oluruz mevzuyu, oysa her şey basitleşmelidir. Madam Avisse’in paramparça kafası ve kalbi, yok, sadece kafası bulunur, paramparça bulunur kafası, gözlerinde bir tür şaşkınlık. Kim öldürdüyse artık. Birileri gözaltına alınır, masum çocuklar, birileri için iyilik yapmak uğruna bakkal çakkal bir şeyler soymayı bilirler, İyi veya Kötü’nün olmadığını bilmezler zira Spinoza okumamışlardır. Jésus bilir, acı duyar çünkü sebep olduğu adaletsizliklerle karşılaşmaya başlar bir süre sonra, o kadar da bağlı değildir her şeye, kanuna hiç. Sivil polis, komiser piyasaya çıktığında soruşturmayı yönlendirmez, hiçbir şey söylemez, suçlayıcı değildir, süreci zamanın tozuna dumanına iteler. Tavşanları izler o sıra, domuzları, olay örgüsü sık sık doğayla bölünür, Jésus düşüncelerini aralara sıkıştırır, doğayla düşünce birdir, hikâyeden pek farklı olmadıklarından batağa çekilirler. Biçimsiz bir form, yaşamın ta kendisi. Her şey her şeye evrilir orada, yağmur bu karışımı hazırlamak içindir, toprak da öyle. Kafayı parçalayan balta gübre yığınının içindedir, Jésus çıkarır bir ara, gidip Maxime’in birlikte olduğu Madam Avisse’in kızını da her şeyleştirir. Epiphanie’nin intikamını alır Jésus, kadının gördüğü eziyetler içini parçalamayacaktır artık. O intikamcı Tanrı’ya dönüşür, bundan gurur duymasa da Dünya’nın o zamanını da anladığını görürüz. Sevmediği bir şeye dönüşmek de yaşamına içkindir, kabullenir. “Kanı sevmem. Ahdiatik’i de bundan ötürü bitiremedim. Bütün sayfaları kan içindedir.” (s. 21) Her şey kan içindedir, Jésus farkındadır, sadece kitabını okumak istemesi onu dünyadan kurtaramayacaktır. Annesinin uzun zamandır cevap vermemesi söylediklerine, şahit olduğu onca acı. Çarmıhını cebinden sık sık çıkarıp kullanır, olağanüstü bir karakterdir. Bu metin, eh, aranıp bulunmalıdır.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!