Cengiz Bektaş – Koruma Onarım

12 Eylül’den sonra beş profesörden oluşan kurul “1000 yıllık kültür tarihi”nden bahsediyor, 1960’larda başka bir şey diyecekti belki, günümüzdeyse restorasyon adı altında katliam yapılıyor resmen. 1000 yılın birikimi. Anadolu’da kültürün izini binlerce yıl öncesinde buluruz, Doğan Kuban anlatıyor Türk Ahşap Konut Mimarisi 17. – 19. Yüzyıllar‘da, Hititler evlerini bilinmeyen zamanların yapılarından esinlenerek yapıyor, bu durumda kültürün 1000 yıl önce tepeden inmediğini, ideolojinin topraklara kabus gibi çöktüğünü söyleyebiliriz. Bektaş değinmiş başka bir kitabında, Antalya’nın 100, 150 yaşındaki evlerinin taşlığında çakıl döşemeler var, oralıların çoğu “Rum işi” diyor o süse. Atina televizyonu o tür döşemeyi “Türk döşemesi” diye anlatıyor, oysa Bektaş bulmuş da anlatmış, Frigyalıların 2500 yıl önce yaptıkları evlerde de o tür döşemeler var. Likyalıların ahşap çatkı yöntemine bugün de rastlanabiliyor, Bektaş bu yöntemi üniversitede öğrenen son nesilden olduğunu söylüyor, gerisi çimento. “Ankara’daki Hitit Müzesi’ndeki Hitit kabartmalarına bakarsanız, sazımızı, tefimizi, davulumuzu, zurnamızı, güreşimizi, düğün derneğimizi hemen tanıyacaksınız.” (s. 13) Antalya dağlarında çalışan genç marangoz ustası en az 3000 yıllık bir geleneği sürdürüyor, istenen yapının inşasına başlamadan önce aileyle bir süre vakit geçiriyor, nasıl insanlar olduklarını anlıyor, birlikte yiyip içiyorlar, iş sırasında sürekli iletişim halindeler, son tahta çakıldıktan sonra, çağları aşıp gelen bir ayin adeta, Bektaş kaydetmiş: Antalya’da ustalar bir evin çatısını, kiremit altı tahtalarını döşeyip kapatınca çatıda “keser oynatırlarmış”, tahtanın üzerinde tıkır tıkır bir ezgi. “Öyle ustalar varmış ki, keser oynattı mı yirmi keser birden tıkırdıyor sanırmışsınız. Bu, işini bitirmenin duyurulmasıymış… Emeğin kutlanmasını istemekmiş… Çatının üzerine bir bayrak dikilir, bir başka direkle arasına ip gerilirmiş. Evi yaptıran, hısım akrabası, konu komşusu, ustalara armağanlar getirirlermiş.” (s. 14) Armağanlar ipe asılıyor, mendil, göyneklik, neyse. Keser oynatıyorlar, “Şamaş! Şamaş!” diyorlar, Mezopotamya’da güneş tanrısının adı. Gelenek bu, kubbelerdeki çinilerin üzerine beyaz boya atmak da 1000 yıllık kültür tarihi. Mimar Sinan’ın onarım işleriyle ilgili bir belgede camilerin çevresine dikilmiş yapıların bir an önce ortadan kaldırılmasının öneminden bahsediliyor, kaldırılmazsa caminin tümüyle harabe durumuna geleceğini belirtmiş mimarbaşı. Aynı belgede Şeyhülislâm Mevlâna Muhiddin’in fikrinin alındığı, Hıristiyan binası yıkılsa ne olur diyenlerin kâfir oldukları ve katledilmelerinin mübah olduğu yazıyor, İstanbul’dan 1000 kilometre uzaktaki bir taşla ilgili de benzer bir yaklaşım var, kısacası Sinan iz silmemiş, geleceğe taşımış geçmişten gelen ne varsa. Anlamayanlar kopyalıyor, yapıları süs gibi koruyorlar veya baştan dikiyorlar, insan sıcaklığından uzak. Bektaş yenilemeyi kabul ettiği yapıların insanlarca kullanılmasını şart koşuyor, yani ne amaçla yapıldıysa aynı amacı sürdürecek yapı, görsellikten öte yaşamın canlandırılması esas. Bunun dikkate alınmamasının bir iki nedenine değinelim, örneğin Özbekler Tekkesi: yenileme çalışmaları sırasında şikayet gitmiş ta New York’a, yapının komünistlerin, solcuların toplantıları için kullanıldığını söylemişler. Oysa ebru üstadı, mimar, sanatçı arkadaşlarından rica etmiş de tekkede kültürel etkinlikler düzenlemiş Bektaş. Öyle anlaşmışlar baştan, Ahmet Ertegün bütün şartları kabul etmiş, ne ki tekkeyi dinî amaçları için kullanamayanlar basmışlar yaygarayı. Yakın zamanda baktım, ziyaret edilemiyordu güzelim bina, millete kapalı. İller Bankası’nın belediyelerle uyumlu bir şekilde çalışamaması, planlamaların pratikte uygulanamaz olması, değişen iktidarın türlü çomağı zart diye sokması derken işler karmakarışık. Safranbolu üzerinden anlatıyor Bektaş, ekonomik sebeplerin etkisini göstermek için şu yeterli: “Bu mahallenin köyden gelen daha yoksul bir sosyal kesime, kiralama ya da satma yoluyla bırakılması, sitin eskimesini kolaylaştırıcı yeni bir erozyon unsuru doğurmuştur. Ayrıca bütün kamu ve genel yatırım taleplerinin kent dışına çıkma isteği, sitin ekonomik yalnızlığa ve bakımsızlığa itilmesine yol açan bir başka nedeni oluşturmaktadır.” (s. 33) Nitelikli mimarlar yetişmeli ki mimarinin özünü anlayıp girsinler işe, finansman sağlam olmalı ki çalışmalar en kapsamlı şekilde yapılabilsin, en önemlisi de bu yenileme işleri bir devlet politikası haline gelsin de çıkar grupları yönetimi ele geçirir geçirmez üçün beşin peşine düşerek planları değiştirmeye kalkmasınlar. Neler uğraşmış Bektaş, Fener’in girişindeki dikdörtgen yapının -bahçesinde Beltur vardı eskiden, şimdi galeri, Fener Evi olarak geçiyor- pencereleri keyfî olarak değiştirilmiş, plandakine hiç uygun değilmiş, bir dünya kâğıt işiyle uğraşıp istediği pencereleri getirtmiş Bektaş. Benzer kaç hikâye anlatıyor bilmiyorum, çok. Bazen çok daha vahim tablolar çıkıyor ortaya, örneğin Antalya Limanı’nın etrafında aileler, işçiler yok artık, üst sınıfın çok para harcayacağı dükkânlarla dolmuş ortalık, halkın ayağı kesilmiş oradan. “İnsanın, iki kişinin yüzyüzeliğinden komşuluğa, sokaktan alana, hemşehriliğe, ilişkilerini sağlamlaştıramadığımız, koruyamadığımız hiçbir planlama doğru olamaz.” (s. 54) Ardından Türkiye’nin dört bir köşesindeki çarpıklıkları listeliyor yazar, Hıristiyanların da az olmadığını görüyoruz zira Anadolu’nun geçirdiği en büyük yıkım dönemi onların zamanında olmuş arkeologların saptadıkları kadarıyla, pek çok antik çağ yapısını yıkmışlar, taşları yeni yapılarda kullanmışlar, çoktanrılılık yontularını yok etmişler. Durmamışız, onca yıl sonra devralmışız yıkımı, kanunlardaki boşluklar yüzünden tümülüsler, ören yerleri vs. koruma kapsamına alınmadığı için kaybolmaya yüz tutmuş. 1930’larda Rıfkı Melûl Meriç eleştirmiş bu hoyratlığı, devletin hantallığı yüzünden nice yapının korunamadığını yazılarında söylemiş, Bektaş da çözüm getirmeye çalışıyor bu arızaya: “Yöresinde, ille yöresinde deyince, şimdilik elbette varolan örgütlerden yararlanarak… İlkokul geliyor usuma en yaygın olarak elbette. Ondan sonra daha ileri eğitim kurumlarına sıçramalı… Özellikle kaymakam, vali gibi yöneticilerin yetiştirdikleri eğitim kurumlarında bu konularda genel kültür dersleri hemen başlamalı. (Bu konuyu daha 1960’ların ikinci yarısında gündeme getirdiğimde, ‘Kendine iş mi arıyorsun?’ diyenleri unutamam.)” (s. 121)

Nasıl yapılacak peki, köylü kadının söylediği gibi, devrilen taş dikeltilecek, düşen taş yerine konacak, anca böyle. Bürokratik cehennem kalkacak ortadan, iki yılda onaylanmayacak restorasyon planı, yasadışı işlerle süreci hızlandırmak da fayda değil. İnsanı, coğrafyayı, mimariyi bilen mimarlar yetişmeli, yoksa sürdürülebilirlikten dumanlar çıkıyor. “Yıllardır sürdürdüğüm araştırmalarda, özellikle Ege’de, Akdeniz’de karşıma çıkan gerçek şudur: Değişim (mübadele) ile bundan yetmiş küsur yıl önce Rumlar başka bir ülkeye yollanınca; değil yapıları yapacak, onarabilecek kişiler bile bulunamamış. Yıllarca herkesin damı üstüne akmış…” (s. 134) Göç ettirilenlerin ardından şehirlerin zarara uğramadıklarını iddia etmişler 1940’larda, sırf bu örnek bile yalanlıyor göç politikasını destekleyenleri, Kayaköy boşalınca insanlar çarık yapacak zanaatkâr bulamamışlar oralarda, Fethiye’de bile zormuş. Biraz daha geriye gidelim, şöyle bir sahneyle karşılaşıyoruz: “Sultan II. Mahmud İstanbul Surları’nı onartmış… Bunu tuğrasıyla da belirtirken hemen bir metre üstündeki İsa simgesine dokunmamış… Kısacası onarım iz silerse onarımdan başka birşey, yıkım oluyor yapılan iş…” (s. 138) Haliç’teki çalışmalar, özellikle Balat’ın darmaduman edilmesi en korkunç olaylardan biri, insanlar huzur içinde bir arada yaşarlarken evlere makineler giriyor, insanlar yerlerinden ediliyorlar. Gitmiş de konuşmuş Bektaş, o eski evlerde yaşayanların dönüşümle ilgili fikirlerini almış, yaşam mücadelelerini öğrenmiş. Alt sınıf, canları çıkıyor bütün gün, çarşaflarla bölümledikleri minicik evlerinde sağa sola dağılan komşularını acıyla anıyorlar. Evleri de. Üç katlı bir yapıda otuz kişinin yaşadığı görülüyor bir zamandan sonra, ekonomi cortlayınca fazlalık alanları da kiralama yoluna gitmişler. Tıpkı kömürlüklere bir klozet bir lavabo koyup kiralayanlar.

Dört dörtlük inceleme, ilgilisi kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!