Şevket Rado – Paris’te Bir Osmanlı Sefiri: Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi

Temayül nedir bilmiyorum, metnin müellifi Yirmisekiz Mehmet Çelebi olduğu için kapakta yazıldığı gibi Şevket Rado’yu öne çıkarmak istemedim. (Yazı bitti, şimdi tekrar düşündüm, kapakta nasılsa burada da öyle vereyim.) Hazırlayan ve sadeleştiren Rado hoş bir sunuşla sefaretnâmenin öneminden, Çelebi’den bahsetmiş, metnin iki versiyonunu kıyaslayarak hazırlamış kitabı. Sunuş yazısı: gençliğinde Yeniçeri Ocağı’nın 28. ortasına (28. tabur) yazılmış olduğu için “Yirmisekiz” lakabıyla meşhur olmuş Çelebi, 1720’de III. Ahmet tarafından Fransa’ya büyükelçi olarak gönderilmiş. Oğlu Said var yanında, sonranın Sadrazam Sait Paşa’sı. Çocuk Kral XV. Louis ortalıkta koşarken yarışmak istediğini hayal ettim onunla, hoş bir öykü fikri olarak unutulmaya bıraktım. Bu seyahat matbaacılığın Osmanlı’ya getirilmesine yol açtığı için mühim, ayrıca tutulan kayıtları dönemin münevverinin Fransa’ya, Avrupa’ya bakışını gösterdiğinden ilginç. Marsilya’dan Paris’e gelene kadar yolda neler olup bitti, Osmanlılar ilk kez gördükleri uygulamaları, yenilikleri nasıl değerlendirdiler, yolda adım adım inceleyebiliyoruz. “Elçinin Fransa’da gördüklerinden çoğu o zamana kadar Türklerin yabancısı oldukları şeylerdi. Biz ancak bu sefaretname iledir ki Türkiye’den ilk defa dışarıya çıkan bir Osmanlı’nın Fransızların o zamanki yaşayışlarını nasıl gördüğünü, önüne çıkan yenilikleri nasıl karşıladığını, hayret ettiği ve takdir ettiği tarafları öğrenmek imkânını bulabiliyoruz.” (s. 1) Çelebi dünya dolusu harika görür, mesela fıskiyelerin kaç adam boyu fırlattığı sular, gümüş heykeller, emsalsiz havuzlar, hiçbirinin karşısında aşağılık duygusuna kapılmaz, debdebe gözlerini kamaştırmaz, hayranlıkla karşılar gördüklerini ki gemiler için yapılmış taraçalı kanal sisteminin mühendisliğini, tekniğini mekanik detaylarına dek, sırf betimle anlatarak Osmanlı’nın da aynı sistemi kullanabilmesini ister. Olağanüstü gibi görünen çoğu yeniliğin ardındaki akıl gücünün farkındadır Çelebi, Osmanlı’nın gücünü hayli hayli bilir, bir nevi teknoloji ithalatının önünü açarak memleketine fayda sağlar.

Fransızcaya birkaç defa çevrilmiştir, Arap harfleriyle de basılmıştır ama Latin harfleriyle Türkçeye çevrilmemiştir o güne dek, oysa Çelebi’nin metni Rado’nun dönemindeki büyük seyahat röportajı geleneğinin 300 yıl önceki en güzel örneklerinden biridir, ayrıca dönemin konuşma dilini, “Türk cümlesi”ni gösterdiği için önemlidir, yeni nesillerin mutlaka okuması gerekir Rado’ya göre. Elindeki yazma sadeleştirilmiş, bizzat Çelebi’nin düzenlediği nüsha, Çelebi kâtiplerini karşısına oturtarak seyahati anlatmış, III. Ahmet’e takrir vermiş böylece, haliyle asıl düşüncelerini metne aktaramadığını düşünmek aşırı yoruma kaçmaz zira Fransa’daki teşhir geleneğinden rahatsız olduğunu sezebiliyoruz ama usturupluca anlatıp geçmiş. Nedir, Fransız soyluları, burjuvaları krallarının, önemli devlet adamlarının yaşamlarının bir bölümüne şahit olmak için belli günler açılan kapılardan yığınlar halinde geçerler, yerlerini alırlar, krallarının yemek yiyişini, yatağa donk diye atlayışını falan izlerler, aynı mevzu maiyetiyle birlikte takılan Çelebi’ye de çıtlatılır: yemek faslını seyirlik bir eğlenceye -böyle söylemiyorlar tabii- dönüştürürlerse başta Kral, sonra Fransızlar çok memnun olacaklardır zira o güne dek Osmanlı’nın sadece ismi vardır da cismi yoktur, merak had safhadadır. Hiçbir isteği geri çevirmez Çelebi, özellikle kadınlar tarafından defalarca seyredilirler. Rahatsız olduğu malumdur ama açıktan tek kelime yoktur rahatsızlıkla ilgili, III. Ahmet’e sadece olup bitenleri anlatır. Onun aksetmediği rahatsızlık Râşit Tarihi’nde görünür hale gelir, bu versiyonda kadınların temaşa ettiği bölümler yer almaz. Bunun yanında kâtiplerin ekledikleri üfürmelerden de memnun kalmaz Çelebi, birkaç satırın üzerini çizdikten sonra kendi açıklamalarını yazar, mesela iftar yemeği sırasında gelen kadınların kutularca şekerleme getirdikleri yazılmıştır ama Çelebi müdahale ederek işin doğrusunu belirtir: “Bir kutu getirmiş yoktur” der, “Bunlarda bir şey getirmek galiba âdet olmamak gerektir” der, yani asıl ilgi çekici kısımlar böyle kenar notlarında kalmış, resmî belgede izlenimlerin posasına yer verilmiştir ne yazık ki.

Bin yüz otuz iki senesi zilhiccesinin dördüncü pazartesi günü İstanbul’dan, Fransız elçisi tarafından verilen tüccar kalyonuna binüp bin yüz otuz üç senesi muharreminin yirminci cuma günü sabahın erken saatlerinde Tulon şehri denilen mahalle dahil olduk. Nazarto limanında demir bırakub on pare selâm topu attık. Liman etrafında sefinelerden ve burçlardan üç yüz kadar top atılup azîm şenlikler ettiler. Ve hemen arkasından ol mahallin Kapudan Vekili tarafından sandal ile bir kapudan geldi. Kalyonumuzu yakın bir mahalden, kapudandan selâm getirüp hal ve hatırımızı sordu: ‘Safa geldiniz, hoş geldiniz. Nice günler idi mesut kudûmunuzu bekler idik diyerek sevinçlerini belirtti.” (s. 13) Başladık, ilerliyoruz, “Allah’ın emriyle” Marsilya”da büyük hastalık zuhur etmiş, seksen bin kadar nüfus telef olmuş, limana gelen başkalarıyla münasebet kurmuyorlar da Çelebi’yi pek hoş karşılıyorlar. Asker tayfası harp aletleriyle selâma duruyorlar, bizimkiler at binip çuhadarlarıyla azimet eyliyorlar, varıyorlar yani tahsis edilen meskene, dinlenip yola devam. Fırtına varsa bekliyorlar, yoksa marş, tabii kendileri de karantinaya alınacaklarını bilmiyorlar. “Kırantane etmek” kırk gün boyunca, Çelebi’nin canı sıkılmış beklemekten belli ki, yapacak bir şey olmadığını da anladığından sabrediyor. Montpellier’e avdet, kadınlar onar yirmişer gelmeye başlıyorlar, “cümle kibar ve devletlûsu”. “Fransa memleketlerinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmağla istedikleri ne ise, işlerler ve murad ettikleri yere giderler. En âlâ beyzade, en düşkününe haddinden ziyade riayet ve hürmet ederler; ol vilayetlerde hükümleri cârîdir.” (s. 19) Ticari gemileri gözlemliyor Çelebi, nelerin alınıp satıldığını öğreniyor, kanalların çalışma prensibini iyi bir belliyor ve yine seyircilerden bahsediyor, bu kez kanalı çevirenler. Osmanlıları yakından görmek isteyenler dört beş saatlik mesafeden gelmişler, suya düşenler olmuş uçtakilerden, matrak. Karşılama merasimleri, hediyeler, şunlar bunlar ama henüz varamadık XV. Louis’nin yanına. Varalım, büyük bir alay düzülmüş, meydan o kadar kalabalıkmış ki şaşırıyor Çelebi. Törenin bir dünya resmi var, kitaba da konmuş, Kral’ın huzuruna çıkış, Nâme-i Hümayûn’u takdim. Raconu bilmiyorum, Kral doğrudan kendi vermiyor mektubu, denklerin iletişimi var, Kral doğrudan konuşmuyor da “lalası” Merşal Dövilerva (Marechal François de Villeroi) konuşuyor. İki dost ülkenin dostluğunun sürmesi, büyük Fransa’nın büyük Osmanlı’ya hürmeti, büyük Osmanlı’nın büyük Fransa’ya hürmeti, muç muç. Tayfa halkın huzuruna çıkıyor bir ara, Kral’la beraber av partisine gidiyor, Kral’ın orduyu denetlemesini izliyorlar, bir açıdan Fransızlar neleri neleri olduğunu gösteriyorlar böylece. Resmî temaslardan sonra işin eğlencesi başlıyor tabii, Kral’ın gösterdiği “acaip resimler”e merakla bakıyor Çelebi, öncesinde tam bir Gibi sahnesi var: Merşal bir övüyor çocuğu, bir övüyor, hani o kadar güzel bir kral görülmemiş, üstelik saçları da takma değilmiş? “Biz dahi saçlarına yapışıp ohşadık.” (s. 48) XV. Louie on bir yıl dört aylık, gayet güzel bir çocuk, Merşal şöyle bir yürüttüğü Kral’ın koşmasını da istiyor, Çelebi topuğu kıçına vura vura koşmaya başlayan koca ülkenin kralını beğeniyle izliyor? Ağalı paşalı bölümde İlkkan’la Ersoy’un badminton oynadıkları sahnede etraftakilerin şak şak alkışlayışları geldi aklıma. Neyse, hazine dairesine gittikleri zaman devletin özüne dair kilit bir olaya şahit oluyor Çelebi, aşırı değerli ve büyük bir taşa bakarken Merşal taşın kimin olduğunu soruyor Kral’a, XV. Louie herhalde kendisinin olduğunu söyleyince karşı çıkıyor Merşal, çocuğun değil de çocuğun başındaki taca ait olduğunu söylüyor.

Yemek fasılları, sohbetler, muhabbetler, operayla ilgili o meşhur bölüm derken dönüş yolculuğu. Biraz daha uzun sürseymiş keşke, Çelebi gerçekten de mahir bir gazeteci gibi anlatıyor, dikkat ediyor ayrıntılara. Pek hoş.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!