Haydar Koyunoğlu – Dilşo ile Dilşe

Azıcık arandım, Koyunoğlu’nun yaşamıyla ilgili hemen hiçbir bilgiye rastlamadım. 1978’de Almanya’da yaşadığını söylüyor yeğeni İsmet Koyun, bu kitap 1976’da çıkmış, öğretmenlik yaparken Almanya’ya göçmesinin nedenini bulamadım. Bir süre Eskişehir’de yaşadığını söylüyor Şehabettin Tosuner, öykülerini yerel gazetelerde, dergilerde yayımladı zannediyorum, sonrası kayıp. Öncesi de kayıp, Koyunoğlu’nun iki kitaplık öyküyle yetindiğini sanmam ama iki kitapla yetindiği malum. Aslında fena öyküler değil, sadece vasatlıktan kurtulamamışlar ama nedir, köy çıkışlı yazarların arasında yerini bulabilirdi Koyunoğlu. Bir yerlerde denk gelirsem yazarım, denk gelmeyeceğime eminim. 1970’lerin ikinci yarısında kitapları çıkmış bir öykücüdür, 1944’te Çorum’un Alaca kazası, Koyunoğlu köyünde doğmuştur, liseyi Alaca ve İstanbul’da okuduktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirir, birçok ilde öğretmenlik yapar. Bu kadar. Öğretmenliğini öykülerinde bulabiliriz, zaten ilginç ayrıntılar bu öykülerinde yer alır. Tansiyon ayarlamaz Koyunoğlu, bodoslamadan anlatır, bir iki öyküde üslupçuluğa varır da gerisini şahitliğin dümdüz yansımasına bırakır. Anadolu’nun beyleri ağaları, askerleri muhtarları mutlaka geçer öykülerden, köylüleri ezenlerin listesi son öyküyle tamamlanır. “Bolat”la başlayalım, anlatıcı Bolat’ı kardeş beller Bolat’ın annesi deşilince. Suva, büyükbaş hayvan mahvetmiştir kadını, anlatıcının annesiyle babası koştur koştur gelseler de kurtaramazlar, bari Bolat kurtulsun diye uğraşırlar ama köyün ağası paşası bitmez. Kara Halil döver bu çocuklar, anlatıcı on bir yaşında olmasına rağmen tam dedelerin yapacağı şekilde haykırır göğe, Allah’tan yardım diler. Kör Cemal’in Allah’la işi yoktur, bir posta da o döver, sonra Hadım İbrahim, dayakçıların sonu gelmez. Mordede’nin toprağına sürüne sürüne gelir bir dayak faslından sonra anlatıcı, harp zamanı cephedeki askerleri kurtardığı gibi kendisini de kurtarmasını diler, ağalardan birinin karşısında el pençe divan durur da yine sopa yer, yani köydeki taht oyunlarından sopa fasıllarına mekândaki gündelik yaşamın zorlukları sıralanır bu öyküde, tabii Bolat annesini öldüren hayvanı en son kıstırır da hacamat eder, okurun içi soğuyacaktır. Onca sopadan sonra benimki pek soğumadı, olur. “Gülün Ahı”nda Küre Dağları’nın dibinde askerlik yapan Asmehmet’in -alnı “rütbeli”, çizik olduğu için öyle demişler- köyündeki yavuklusuyla evlilik düşleri gördüğü geceler son bulur nihayet, evine dönmek üzere yola çıkan asker koynundaki gülü koklayınca sevgilisini hatırlar, yarenlik eden bülbülü görünce yine hatırlar çünkü kendisidir bülbül, sevgilisinin te ne zaman verdiği kuru gülü göğsüne tutarak kalbi kılmaya çalışır bir yandan, tam âşıktır yani. Dönüş yolunda dostu bülbülü bir kez daha görmek ister, dağlara yönelir, tırmanmaya çalıştığı kayadan düşüp tepetaklak yere çakılır. Bülbül piyasaya çıkmıştır o baygın yatarken, ne ki dostlukla değil düşmanlıkla gelmiş, Asmehmet’in göğsündeki gülü kopara kopara yapraksız bırakmıştır. Gördüğü kabusun kaynağını da bulmuştur, bülbül gibi olmamaya karar vererek hisseyi çıkarır başına gelen felaketten. Bunlar doğayla tokuşan karakterlerin hikâyeleri, bir de insanla tokuşanlarınki var.

“Dilşo ile Dilşe” anlatım biçimiyle ayrışır diğerlerinden, kitaptaki kalburüstü öykülerdendir. Diyarbakır’ın Babalar köyü, Dilşo yirmi beş yaşlarında, tarlalar bölüne bölüne küçülüp insanı beslemez hale gelince namustan olma korkusu yayılmıştır köylüye. Mırzo’nun geleceğini düşünür Dilşo, güzeller güzeli eşi Dilşe’ye derdini açar nihayet, çamaşırcılık yapması için adamın tekine gönderir. Adam bir zamanlar Dilşe’ye musallat olmuştur ama geçmiş gitmiştir, daha zarar gelmez ondan. Elbet gelir, Dilşo saftiriktir biraz, Dilşe’yi kaçırıp Arap diyarlarından birinde fahişe olarak satarlar. Günde otuz adam, Dilşe feryat eder, o kadar çok ağlar ki sahibi insafa gelip bırakır ki köyüne dönsün. Dönmesiyle ölüm fermanını imzalamış olur tabii, başına gelenler öğrenildiği an namus belası başlar. İş Dilşo’ya kalmıştır, kaçma planları yoktur, Malabade’den aşağı itiverir sevdiğini. Bekir Yıldız’ın da vardı böyle bir öyküsü, annenin kızına kıyıp kıymayacağı. Köy kaynaklı metinlerin vazgeçilmez mevzusu, klişelikten biraz dil niteliğiyle, biraz da dönemin ekonomik koşullarıyla ilgili verdiği bilgilerle ayrılır. “Un, şayak ve bir de bira fabrikasından başka iş sahası bulunmayan Diyarbakır, pek yar olmadı Dilşo’ya. Tanıdık ve bildiklerden de ışık çıkmadı pek. Elindeki üç beş kuruşla bir gecekondu tutan Dilşo, tazı olup düştü iş peşine.” (s. 40) Zorla çalıştırılan çocukların öyküsü, “İki Caddeli Adam” taş gibi gerçekçidir, dilenci ağalarının memleketi nasıl ele geçirdiklerini görürüz bu öyküde. Anlatıcı devlet memuru, Anadolu’nun bir kasabasında yaşıyor, mecburiyet caddeleri olarak görülebilecek iki caddede çalışan dilenci çocuklarla ilgilenmeye başlayarak mutsuzluğa sürüklüyor kendini. Çocuklardan biri çok vahşi, muhabbete gelmiyor, babasının öyle şeylerden hoşlanmadığını söylüyor yavaşça. Babası aslında babası değil, iki caddede bilmem kaç dilenci çocuk çalıştıran bir adam, kolluğu mahkemeyi rüşvete bağladığı için kimse dokunamıyor, servetine servet katıyor. Bir gün ağır hastalanıyor çocuk, anlatıcı hemen hastaneye kaldırıp hikâyeyi öğreniyor, polise molise koşuyor. Böylesine ikna olmak zor, karakterin düşünüp taşınmadan itkiyle polise uçması falan. Sıfıra sıfır, hastaneye dönünce bakıyor ki “baba” çocuğunu almış götürmüş, kim bilir nerede çalıştıracak. Acı son. “Havarıyo Hageliyo” matrak, yine acı. Amerikalılar köy kahvesine gelip ava çağırıyor isteyeni, hani bağıracaklar da av hayvanlarını korkutacak yerliler, karşılığında ya av ya da üç beş kuruş alacaklar. İsteyenler kalkıyorlar, araziye yayılıyorlar, “Havarıyo! Hageliyo!” diye höy höy bağırarak dolanırlarken Amerikalılar “Havarıyo”ya cevap veriyorlar her seferinde: “Tenküü!” Vuracaklarını vuruyorlar, bizimkilere iki üç hayvan verip uzuyorlar, zavallı köylüler dönüş yolunda donarak ölüyorlar! Ayarı kaçık ya öykülerin, çok uç noktada bitiyor veya didaktizmle boğuyor, arası yok yani.

Geldik Kürtlerin çektikleri eziyete. “Memo”yu okurken on yıl önce yiyip utandığım haltı hatırladım, zamanında Rabbani’nin bana emanet ettiği sigaralardan ikisini benimkiler bitince alıp içmiş, adama bir sonraki istihkakta dört paket vereceğimi söylemiştim. Rabbani’nin yüzündeki ifadeyi anlatamam, “Ulan bir sana güvendim be orospu çocuğu!” der gibi baktıydı. Yemekhanede çalıştığı sıralar duş alırken perdesini zart diye açmışlar kaç defa, en sonunda jiletle fırlayıp yaralamış birini de bizim bölüğe gelmişti. Kara kuru bir şey, yirmilerinin başında, Türkçeyi çat pat konuşabiliyor. Memo da öyle. Top çavuşu anlatıcının dilinden Memo’nun yaşadıklarıdır bu öykü, Türkçe bilmediği için her türlü pis işe koşulan, ezilen Kürt insanını anlatır. “Böyle böyle aklını oynattı garip, delirdi. Günlerce, ‘Meme’ta ğade ne kuşt aney… vanan kuşt, vanan kuşt…’ diye bağırdı durdu. Yani; Memo’nu Allah öldürmedi ana… onlar öldürdü, onlar öldürdü… diye.” (s. 75) Köy örneklemi var bu meselenin, “Yesir Misto’nin Dami”. Endil köyü çıkar anlatıcıya, istikamet Diyarbakır. İmam’la Muhtar karşılarlar, tabii dağ taş, dere tepe bir türlü bitmez, yol yol değildir, köy de köye benzemez ama insanlar ev bellemişlerdir, yaşarlar. Memurlar anlatıcıya övmüşlerdir biraz orayı, daha doğrusu sömürme taktikleri vermişlerdir, “hükümet” lafını duyan köylünün her şeyini verebileceğini söylerler mesela. Anlatıcı önce iyi karşılanır, ölene dek dilinden Kuran’ı düşürmeyen Yesir Misto’nun evini mektebe çevirmek için köylülerle birlikte çalışır, sonra çatışmalar başlar. Okulun adı mutlaka Yesir Misto olmalıdır ve Türkçe değil, Arapça öğretilmelidir. Çocuklar Türkçe bilmezler, anlatıcıyla anlaşamazlar bu yüzden. Aslında İki Dil Bir Bavul‘un atası denebilir bu öyküye. Anlatıcının tartışma sırasında dediği: “‘Asker verdiğiniz, kanunlarına uyduğunuz, vergi verdiğiniz devletin dilini öğrenmek zorundasınız.’” (s. 91) O güne dek rüşvetle çözmüşlerdir işlerini, dil öğrenmeden de dünya dönüyordur ya! Lakin askerler köye her geldiklerinde milleti dövmekten bir hal olmuşlardır, komşu köyde bir bok yenilse gelip bunları döverler, neyse ki anlatıcı var artık. Köye çat pat derken pat küt Türkçe öğretir bizimki, askerler yine birilerini dövmek için geldiklerinde karşılarına dikilenler Türkçe konuşmakta, kendilerini savunabilmektedirler artık, hayvanlık yapamayan askerler tırım tırıs oradan uzarlar. Demek ki Türkçe öğrenmek işleri çok kolaylaştırmaktadır. Evet.

Zamanına göre ilginç mevzular, erken dönem örnekler. Denk gelen okusun.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!