Emmanuel Roblès – Tepedekiler

1948’de Femina Ödülü’nü kazanmış, İrfan Yalçın’ın çevirisi. Tercihleri eleştirilebilir, “ossaat”le doldurmuş metni Yalçın, taktığı bir iki sözcük daha var, onun dışında çevirisi de kurmacaları kadar iyi. Metin: İsmail Ben Lakhdar’ın hikâyesi, Cezayir’in, filler tepişirken ezilen çimenlerin. Yirmi yaşındaki İsmail sağlam dayak yerken elini uzatmayı başarıyor da öyle tanışıyoruz, Almaro’nun adamları çat çut girişmişler, şişebilecek her yerini şişiriyorlar. Yanağında delik, kafası darmadağın, oturtuyorlar kendinden geçmeden. Rommel’e yoksul Cezayirlileri toplayıp götürüyor Almaro, doğrudan bağı olmasa da İkinci Dünya Savaşı’nı sürdürebilmek için iş gücü lazım, adam toplayıp sözde Fransa’ya gönderiyor, gidenlerin yine sözde yolladığı mektupları okuyup oralarda işlerin ne kadar süper yürüdüğüne dair propaganda yapıyor, gitmek istemeyen olursa silahını şöyle bir gösteriyor filan, korkunç bir adam Almaro. Arap’ın Arap’a ettiği. İsmail herhangi bir direniş örgütüne üye değil fakat memleketi ayvayı yemiş, Almaro’nun astırdığı afişleri görünce sinirlenip birkaçını indiriyor, yakalandığı gün dayağını yiyip oturmuşken tanıştık işte. Almaro tam bir öküz, sorguya geldiği zaman öküzlüğünü gösteriyor, İsmail’in soyadını duyunca iki ay önce öldürülen eczacının oğlu olup olmadığını soruyor. Ta kendisi, böylece hikâye boyunca süren takıntının sebebini de öğrenmiş oluyoruz. Sevişirken, dolaşırken, saçma sapan işlerin peşindeyken bir yandan Almaro’yu nasıl öldüreceğini düşünüyor İsmail, parantezlerin içinde veya diyaloglarda, iç monologlarda veya bilmem nelerde. Takıntının kurguda bu kadar iyi bir temsiline rastlamamıştım, Roblès kâşif. Fas sınırındaki seyyar “candarmaların”, gümrükçülerin pek bilmediği birtakım dar yollardayken aldığı kokuyu alıyor Almaro’nun sigarasının dumanından, geçişleri düşününce de Roblès faça. Cebini doldurmaktan başka hiçbir şey bilmiyor Almaro, halkının yüzkarası, şerefsizin önde gideni, ağzını yüzünü kırdığı İsmail’den zerre korkmuyor. Kimseden korkmuyor, kolluk arkasında, bürokrasi arkasında, dünyanın en güçlü adamı. Dediklerine hele: “‘Asıl suçlular kim, biliyor musun? Seni bu işe karıştıranlar… Kendilerinin rahatı beylerde, paşalarda yok… Oh gel keyfim gel.. Ama senin için öyle mi ya? Bütün kabak senin başında patlıyor… Onlar çıkarıp para veriyor sırf.. O pis ingiliz paracıklarını döküp saçıyorlar bu işe. Anam avradım olsun bu haltı karıştıran yahudiler değilse eğer! O sarı çıfıtlar var ya, onlar işte! Kalıbımı basarım onlar.. Söyle, değil mi? Ha? Aslını sorarsan, daha ne yaptıklarından bile haberi olmayan aslan gibi çocukları bu işe sokup, okuyorlar onların canına.’” (s. 13) Almanya-İtalya’nın emek gücünü karşılamak için rıza üretimi, yemiyor ama, Almaro’nun eşi geldiği zaman bile kanmıyor İsmail. Kadın da tanıyor üstelik babasını, hatta annesiyle birlikte çok zaman geçirmiş çocukken, İsmail’i kucağına almış. Almaro er geç öldürecekmiş, acıdığı için gelip konuşmak istemiş kadın, İsmail’den uzaklara gitmesini istiyor. Da, Almaro’nun ölümüne yol açtığı onlarca işçinin suçunu eşine yüklememek gerektiğini söyleyince sempati kayboluyor, kesinlikle Almaro sorumlu çünkü, sevkiyatı yapamayınca tıktığı insanlar birbirlerini parçalamışlar azıcık hava alabilmek için yukarıdaki delikten, ortalık aydınlanırken durumu fark edenler, parmaklıklardan aşağı bakan biri çığlığı basınca insanlar toplanıyor, sağ kalanlar üç beş kişi bir kenarda sayıklıyor, diğerleri kan, et ve elbise yığınına dönmüş. Adli tıp doktorunun cesetlerle ilgili tutanağı yer alıyor metinde, İsmail’in direniş liderlerinden birinden elde ettiği raporlarda katliam açık: “Birinci Ceset: İbrahim Ali Süleyman. Kim olduğu o an orda hazır bulunan Tigzirtlilerce ortaya çıkarılmıştır… Boyu 160. Vücut yapısı normal. Aşağı yukarı kırk yaşlarında. Yüz rengi, soluk. Dudaklar mor, yumruklar sıkılmış. Kol bilekten öne doğru bükük. İç organlarda kayma var. Dil şişmiş olup, dişlerle alttan ve üstten ısırılmış. Sonuç: Kimliği Tigzirt’li İbrahim Ali Süleyman olarak saptanan kişi, dış belirtilere göre havasızlıktan boğularak ölmüştür.” (s. 188) İsmail dışında Almaro’nun yapıp ettiklerine direnen yok gibi görünüyor, direniş henüz o kadar güçlenmemiş olsa gerek, raporları sunan adam bile Almaro’nun başına bir şey geleceğine inanmaz gibi görünüyor. Almaro: “Onun yaptığı, yurdun en geri bölgelerindeki elifi görse mertek sanan, hayvandan farksız insanları toplayıp toplayıp gavur illerine göndermekti. Bir keresinde bu yürekler acısı insanları gemiye binerken görmüştüm. Üstlerinde elbise yerine toprak rengi harmaniyeler vardı.” (s. 15) İsmail’in kin güdecek o kadar çok sebebi var ki karşısında makul şeyler söylediğini düşünebileceği kadına çıkışıyor en sonunda, ölümü göze almış, başarısız denemelerinden sonra ihtiyacı olan silahı bulmak zorunda sadece. Karakterin başarısızlıkları karakteri daha da karakter kılıyor, Roblès işi: İsmail birkaç kez Almaro’nun evine gidiyor geceleri, ilkinde adama bıçakla saldıracakken açığa çıkıyor, Almaro’nun silahını çekip çekmediğini karanlık yüzünden göremediği için koşarak kaçıyor, utancına utanç ekliyor. İkinci teşebbüs, yine silahı yok, evin bahçesine giriyor bu kez, Almaro’nun eşi fark ediyor, İsmail kaçarken arkasından bir el silah sesi. Üçüncüde canını kurtaramayacak, silah bulması lazım, direniş örgütünün Fas’a kaçırmak istediği adam sayesinde edinecek. Ayrı macera, bu adam Marsilya’da Nazi subaylarından birini öldürmüş, zar zor gelmiş oraya kadar, aramalar sıklaşınca zamanı kalmamış artık. Silah karşılığı? Tamam, amcasıyla üç kez kaçak mal getirmeye gitmiş İsmail, önce amcasından istiyor da adam çok yaşlı, iş İsmail’e kalıyor. Ölümden dönüyor yine, yolda rastladıkları engelleri bir bir aşıyorlar da sınır bölgesinde ayağına cam parçası saplanıyor İsmail’in, direnişçi uzayıp sınırı geçiyor, İsmail haftalarca yatıp iyileşmeyi bekliyor. Ortalığın sakinlemesini de, Almaro o sürede ülkeden kaçtığını düşünmeye başlarsa işi daha kolay.

Bir ay sonra döndüğünde plan hazır, geride bırakacaklarına kendince veda edebilir artık. Monique’le ilişkisi yola girecek gibi değil, kadın sevgilisinden hamile kalınca çocuğu doğurmak istemiş, sevgili o sıra Fransa’ya uzamış, bebek doğumundan kısa süre sonra ölünce Monique yıkılmış. İsmail teselli ediyor biraz, karşılaşmaları iyi, fakat Fransa’dan gelen mektup sarsıyor ilişkilerini, özellikle İsmail’i. Hiçbir zorlama, baskı yok, açıklama yapmak isterse açıklar Monique, yine de her şeyin bittiğini seziyor İsmail çarpık yüzden, kâğıt üzerindeki kabarcıktan, azıcık mesafelenmekten. Davasına odaklanıyor, sevgisinin üzerine kül serpiyor, Monique’le görüşmeye devam ediyor ayrıca, bir iki kırıcı davranışı var ama biten bir aşkın acısını kontrol edebiliyor. Öfkesine yığıyor diyelim acısını. İç içeliği gösterir alıntıdır: “Limandan çıkan dumanlar bulutlara karışıyordu. Kendimi bütünüyle bu görüntüye, dönüp duran dumanlara bıraktım. Alger uykudaydı. Burdan birkaç bin kilometre ötelerde, birtakım herifler, can almak, ya da can vermemek için gözlerini dört açmış, tetikteydiler ola ki. Sanki onların gürültüleri, alabildiğine geniş yıldız tarlalarının sessizliğinden fırtına bulutlarıyla bana geliyor gibiydi. Ama yo yo, bu benim kendi hayatımın, alev alev yanan beynimdeki kanın gürültüsüydü.” (s. 177)

İsmail çıkar adamın karşısına, yüzleşir, silahını çektiği gibi dan dan dan! Direnişçilerden Fernandez’e söyler yaptığını, hemen plan kurulur, ülkeden çıkarılacaktır İsmail. Yakalanırsa ölüm cezası kesin. İstasyona geliyor, trene binebilirse kurtuldu. Camlardaki yansımalardan insanları takip ediyor, Monique’i düşünüyor, kırığıyla birlikte olabilir isterse, arkadaşları kahramanlığından söz edebilir, geride bıraktığı dünya kaldığı yerden. Kendi kurtulabildi mi, okurun elinden öper diyeceğim, kitaba sahaflarda rastlamak bile zor.

İyi roman, tam Casablanca havası.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!