Deniz Kavukçuoğlu – Canım Acıyor Baba

Kavukçuoğlu’nun hiçbir öyküde değişmeyen, sabit anlatıcısının işlevi “karakter tarihçiliği”, verileri toplayıp karakterin belli bir döneminin tarihçesini çıkarıyor anlatıcı, çatışmaları çözülmeleri yığıyor, bitti. Öykü çıkmıyor toplamda, mikro tarih anlatısı, eh. Nesnel soğukluk, karakterler laboratuvara alınmışlar da ne yaparlarsa neye yol açarlar, tek boyutlu çözümleme. Çerçevenin uyduğu birkaç hikâye var, onlardan biçimlenene öykü denir, belli bir mesafeden anlatmak taşıyor çünkü o yoğunluğu, hikâyeleri düşününce soğukluğu. Yine denek olmaktan kurtulamıyor karakterler, o uzaklık anlatı için ideal ama karakterlerin tip olmaktan kurtulamamalarını da sağlıyor, insan yerine kâğıttan karakterler. “Canım Acıyor Baba” kitaptaki bir iki iyi öyküden biri, bakalım. Avukat Seyfi Bey arkadaşlarıyla içiyor, davranışlarında anormallik yok, sonra arabasına atladığı gibi köprüye, yallah atıyor kendini aşağı. Eşi Nezahat’a göre kızlarının geçirdiği kazadan iki ay sonra başlamış o tuhaf halleri, kız komadan çıkınca babasına canının çok yandığını, hep yandığını söylüyor, o andan itibaren Seyfi kafayı kırıyor biraz, en sonunda da intihar ediyor. Zamanda zıplama, Ebru uyandı, acıdığını söyledi, Seyfi korkuyor çünkü kızın ağzından başka şeyler dökülebilir? Anlatı çizgisi dank diye istikamet değiştirdi şimdi, bildik ki söylememesi gereken bir şey var kızın. Öykü burada bitti aslında, gerisinde gizemin çözülüp çözülmeyeceğini mi göreceğiz, teşekkür edip bırakmak gerekir kitabı, da, yarılamışız zaten, devam: Ebru o zamanlar on üç yaşında, Seyfi bilmem kaç yaşında, yahu dümdüz anlatımla mı göreceğiz ne olduğunu, evet, laboratuvarda olduğumuzu unutmayalım. Babası tecavüz etmiş Ebru’ya, mesele bu. Düşerken ilk kez arınmış ve özgür hissediyor Seyfi, ilginç, “yakayı kurtardığı” için herhalde? “Hep Geride Kalmak”ta da dank dunk seyir değişimleri var, bu kez Almanya’dayız, işçi kulübeleri. Hatta tam vereyim: Mönckelmann Dökümevi’nin Türk işçiler için hurda demir deposunun yanı başına yaptırdığı baraka. Sekiz kişi kalıyorlar, Murat Dayı rakı çıkarınca felekten bir gece çalmanın tam sırası olduğunu söylüyor, ne kadar da klişe ve sıkıcı bir dayı. Diğerleri de öyle, Süleyman ve Osman aynı mahallede büyümüşler, ortanın ikisinde “buraya kadar” demişler, okulu bıraktıktan sonra yaşları gelince Almanya’ya. Eminim oraya kadar olduğunu söylememişlerdir de yürütmek lazım hikâyeyi, en kolay yolu en az uğraştırıcı biçimde anlatmak, hani karakterin özelliklerini, özelliklerin belirlediği diyalogları, olay örgüsünü falan hiç sallamayıp zart diye değiştiriverince sahneyi, tamam bu iş? Türküler söyleniyor, pili bitiyor radyonun, saçma sapan bir tartışma dönüyor, yok kablo nerede, ula hani gabluğ, birileri siktirip gidip pil alsın bari, Murat Dayı kişeliyor. Osman’la Süleyman çıkıyorlar, yakınlardaki köye gidip otomattan alacaklar. Osman biraz dandik bir karakter, Süleyman’a kinlenmiş de üfürme bir sebepten yine kızıyor, sesini yükseltiyor, Süleyman höt deyince siniyor. Stuttgart’ta geneleve gitmiş bunlar, Osman becerememiş, Süleyman “tavşan sikişli” diye adını çıkarmış bunun, zaten kasabada da güreşirken hep yenermiş Osman’ı. Barakaya geliyorlar, Osman’ın kayış kopuyor, bıçağı aldığı gibi şak şuk. Tımarhanenin kuzey duvarlarının dört renkli olması tamamen tesadüfmüş, genelevin duvarlarının da dört renkten oluşması öyküde o kadar önemli bir yer kaplıyor ki bu ayrıntıyla sonlanıyor öykü. Yani önemlidir herhalde, anlayamadım yoksa dört renk olayını falan. Yahu “Hayalet” diye bir öykü var, evlere şenlik. Ayhan beşinci sınıfta pansiyonlu okula gönderiliyor çünkü çok yaramazmış, aklı başına gelsin diye herhalde, o yaşta uzaklardaki bir okula postalanıyor. Pedagoji süper. Bir altına sıçmadığı kalıyor yeni okulunda, geceleri zottirik tiplerle uyumak, gündüzleri yalnızlık, ama oğlan o kadar uyumlu ki okulda çıkan hayalet söylentileri üzerinden afacanlık yapacak psikolojik sabite ulaşıyor hemen, daha da süper. Eve gittiği bir hafta sonu hayalet kostümü istiyor annesinden, okulun tiyatro kulübünün boku püsürü varmış, anne çok sevinip hemen yollayacağını söylüyor, ne kadar da güzelmiş oğlanın öyle etkinliklerde yer alması, uslu bir çocuk olması artık! Ayhan geçiriyor kostümü üstüne, milleti bir iki korkutuyor. Sonra ne oluyor, tutulduğu Figen’in çok çok korktuğunu görünce onun için şov yapıyor bir gün, bakıyor ki Figen korkudan amuda kalkacak, hemen kızı çekip sırrını açık ediyor. Korkmasın, hayalet kostümüyle korkutuyor milleti. Kriz geçirmek üzere olan Figen, nedir, nasıldır, hiç bilmem, Kavukçuoğlu’nun öykülerinde mantık aramamalı söz konusu karakterlerse, normale dönüp hayalet olmak istediğini söylüyor. Figen de hayalet olacak, vaov. Oluyor, kimseye yakalanmıyorlar, Ayhan “özel arkadaş” olmaları yolundaki rüşvetini de aldığı için mutlu zaten. Sırrı saklıyorlar, ne kadar da mutlu oluyorlar, bitti. Öykünün finali bu, son korkutmadan az ötesinde sırdaşlığın magnifik büyüleyiciliği. Ağır geliyor böyle şeyler ya, bunları okumak zül geliyor. “Arka Bahçe”, ya rab, bu kadar steril bir dil, oysa ne kadar halkçı bir öykü. Anlatıcının eşi konfeksiyondadır, akşamları eve gelir gelmez yer, uyur. Fikfik yoktur uzun zamandır, zaten anlatıcı çocuk yapmak da istemez, iki kez düşürtmüştür bebeği de sefaleti büyütmemiştir. Ha, Seda Sayan’a bayılırmış anlatıcı, Nihat Doğan’da aradığı aşkı bulmuş nihayet. Hani gündelik detaylar sokalanırsa filan, ikna oluruz belki karakterin gerçekten karakter olduğuna. Neyse, bir gün dişçiye Kartal’a gider anlatıcı, çıkışta “o delikanlı”yı görür. Konuşmaları, davranışları, bana göre Osmanlı zamanının mesire yerlerinde bakışlar, mendil fırlatışlar, kulağa mektup kakışlar tam olarak bu nezaket seviyesinde gerçekleşir, muhteşem bir kibarlık. Bir de bakkal Muharrem Abi’nin karısı Nezahat Abla dert ortağıymış, kızı Nazan bir kitap vermiş geçenlerde, Salome’nin Kız Kardeşleri, anlatıcı bu kitabı okuduktan sonra o genç izlerken poposunu daha bir çıkarıyor çiçeklerinden yaban otlarını ayıklarken, don giymiyor da memesini bilmem ne yapıyor, en sonunda da adamla bum çiki bum. Dünya varmış, süper olaymış seks, Nezahat da eniştesiyle fikfiklemiş zaten, hayatta varmış böyle şeyler deyip noktalıyor öyküyü anlatıcı. Teori ispatlamaca gibi bir öykü, insanın canı seks yapmak istiyorsa, aile falan filan, yine de yapılabiliyor yani. Q.E.D., “Mor Kâbus” aynı telden, adamın biri kıyafet alacak kendine, tezgahtâr mor bir kıyafet çıkarınca bağırıp çağırıp fırlıyor mekândan, deli midir nedir. Ne olduğunun hikâyesi aslında, Kavukçuoğlu’nun kafayı cinsellikle bozmuş üst sınıftan karakterlerinden biri daha. Cehennemin dibinde müdür bu adam, bir gün yine oralardan bir kadınla karşılaşıyor, kadın buna paso mor şeyler giydirmeye çalışıyor çünkü feminizmin rengiymiş mor, evini mevini de mora çevirmiş kadın, adamla birlikte yaşayacaklarını düşünmüş. Adam ayrılmayı beceriyor en sonunda, seks on numaraymış ama mor mor mor, insan biraz başka renkler görmek istiyormuş. Dükkânda kafayı yemesinin sebebi bu, bir süre koşturduktan sonra gidip oturuyor adam, kendine geliyor, öykü böyle bitiyor. Çok mu önemlidir kayışı koparması, çok mu lazımdır o sıradanlık üzerine kurmak hikâyeyi, meh. Asgari öyküdür Kavukçuoğlu’nun öyküleri, ilginç sayılabilecek durumlara son derece sıradan yaklaşımlar, olay bu. Okumaya gerek yok sanıyorum, bunun yerine Dimitris Hacis’in metinlerine denk gelen yaşadı. Biraz sonra başlayacağım yazmaya, iyi öykücü Hacis. Şimdiye kadar kedilerle ilgili olanı dışında, onun da bir bölümü kayda değer, iyi bir metnine rastlamadım Kavukçuoğlu’nun, elimdekileri bitirdikten sonra daha bakmam.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!