Zsolna Ugron – Kuzgun Kadın

Tarihin kaskatı çerçevesi veya hakim anlatı. Gölgede bırakılan, kasten dondurulan karakterler kurmacayla canlanıyorlar, Atwood’un Penelope‘sini hatırlıyorum, ilginç bir yorumdu. Erzsébet Szilágyi’nin yaşamına getirdiği renkle, Ugron, Macar tarihinin önemli bir figürünü aydınlatıyor modernleştirmeden, sadece dönemin önemli olayları, söylenceler, karışık. Kuzgunun çocuklarını kollaması veya terk etmesi hikâyenin temelini oluşturuyor, halk hikâyesi bu, yumurtadan beyaz yavrular çıkarsa beslemezmiş, Paskalya’dan önceki Büyük Cuma yanlarına gidip siyah tüyleri çıkmış olanı temizleyip beslermiş. “Bilimsel temeli sıfır” bu olayın, anlatıcı ilk ve son kez zamansallığı hatırlatıyor başlarken, o çağın dışına çıkmayacağız bir daha, zaten sözü başkaları alacak. Genç kuşlar eş seçimine dek grup halinde uçuyor, erkek ve dişi kuş yaşadıkları bölgeyi birlikte savunuyorlar. Erzsébet’in bilime yakınlığını tartacağız. Hikâyeyi farklı anlatıcılardan dinliyoruz, kronolojik sıra, karaktere çok yakın veya mesafeli kişiler farklı tonları kullanacaklar anlatırlarken, yakınlığın gerçekliği çarpıtıp çarpıtmadığını ve uzaklığın gerçeği kavrayıp kavramadığını göreceğiz.

1410, doğum yılı belli. “Annesiyle babası o yılın kışında evlenmişlerdi. Ölüm tarihi konusunda da ancak çıkarımda bulunabiliyoruz. Bu ikisinin arasında neler geçtiği konusunda fazla bilgimiz yoktur. Çağdaşları onu silik ve üstünkörü bir sima çizerek, pek seyrek anıyorlar yazılarında.” (s. 7) Doğumundan önce ortam nasıldı, Erzsébet’in annesi Katalin Bellyéni’nin mirasını kollayan László Bernolt aslında kızın amcası tarafından sürgüne gönderilmiş bir validir, fakat olur öyle şeyler, güçlendikçe krallığın kaderini değiştirecek kudrete erişir, düşmanlık beslemez. “Szilágyi” adıyla da bilinir Bernolt, Temes valisi, Katalin’in rızasını elbet almadan onunla evlenecek, yol kenarında bir ağaç kütüğünün üzerinde sahip olacaktır bedenine. Eşinin amcası tarafından sürgüne gönderilmek bir yana, amcanın mirası ele geçirmek istemesine öfkelenir Szilágyi, meclisin verdiği kararla ölüme mahkum edilen adamın öldürülmemesi için soylular araya girerler, iç savaşın önüne geçilir böylece. “Bunu şunun için anlatıyorum; o zamanlar da işler bugünlerde olduğundan pek farklı yürümüyordu.” (s. 12) Yasalar uygulanmaz, kraliyet yargıcı ikna edilir ki tekil olaylar ülkenin birlik ve bütünlüğünü filan bozmasın. Yasaların delik deşik hale gelebileceğini gösterir bu olay, ki o hale gelir gerçekten, Katalin’in mülklerini elde etmesini sağlayan çarpıklık, çocuklarının yaşayacağı acılara da yol açar. Anlatıcı değişir, Erzsébet’in babaannesi Anko: konakta bir erkek çocuk var zaten, Mihály’den sonra doğan kız çok zor geliyor, ölmesinden korkuyorlar da Katalin Tanrı’nın esirgeyiciliğine sığınıyor, “yine” bağışlayacak hayatını. Çocuğunun da. “Kâtip’dendir. Güzel Simon için ağlıyordum, baharda onun olmuştum sadece, henüz ondan kesinlikle bıkmamıştım, ölmeye filan niyetim de yoktu.” (s. 16) Evlilikler politik, aşklar özgür, gizlerin açığa çıkmaması yeter. Szilágyi’yi “barbarların ruh akrabası” olarak görüyor Simon, hayatının oldukça hareketli o döneminin korkulası figürü, Simon oldukça dindar birine dönüştüğü için anlatısına İncil’in havasını da katıyor. Dört yıl çalışmış barbarlarla birlikte, Szilágyi kendine başka bir kadın bulduğunda Katalin itaat etmeyi, her şeyin fâni olduğunu çoktan öğrenmiş, neşesini yitirmemiş. Saldırıya uğradıktan sonra biraz tedirgin artık, üzerine çullanan Türk sayısız bıçak darbesiyle öldükten, kanıyla kadını yıkadıktan sonra. Buna biraz daha var, küçük Csóka -“küçük karga” demekmiş- hastalıktan kıvranırken kainatı yardıma koşturuyor annesi, Erzsébet ikinci kez kurtuluyor. “Büyük işlere istidadı olan, tanrısal görevle donatılmış bir ruh idi Erzsébet. Ne var ki çevresi bunun farkında değildi, gerçi onları cahillikle, ham zekâlı olmakla suçlayamayız, nereden bilebilirlerdi ki?” (s. 23) Hala konuşuyor sonra, Margit, altı yaşındaki çocuğun söylediklerini hayretle dinliyor. Hasta olduğu sırada dar bir tekneye sıkıştırıldığını ve oradan kurtulamadığını anlatmış Erzsébet, dini sorgularken dehşet vermiş, azizeler ve bakireler hakkında her şeyi öğrenmek istemiş sekiz yaşından sonra. Katalin kızını rahibelerin yanına vermeyi düşünmeye başlamış, babası kızının sahte ermiş rolü oynadığını düşünüp eşinin planlarını bozmuş. Saraya, Kral Zsigmond’un yanına da yollayabilirmiş, evde de yeterince öğrenebileceğini düşünmüş sonra. On yaşında okumaya başlamış, on ikisinde bildikleriyle büyük itibar kazanmış Erzsébet. On dördüne geldiğinde, politika, zorbanın biriyle nişanlıyorlar, şiddet baş gösterince baba olaya el koyuyor, sarsak, ahmak adamın bağırsaklarını döküyor, yoksa Katalin’in lanetiyle yaşamak zorunda kalacaktı. Kız karanlığa kapatıyor kendini, babasının eğitimiyle kurtulasıya yaşamasızlık. Sonra çift ağızlı namluyu kullanmayı öğreniyor, annesinin İsviçre hançerini taşımaya başlıyor, kendini o konumda bulmayacak bir daha. Mutfaktan yiyecek çalan çocuğun peşinden koşup değerli kemerini verecek kadar şefkatli aynı zamanda, olağanın dışına taşmaması zor.

Ben büyük efendilerin arasında, yiğitlik şarkıları söylediklerini ve sadakati övdüklerini bilecek kadar uzun yaşadım. Ancak gerçekten yükselenler, hedefine ulaşmak için hiçbir şeyden çekinmeyenlerdir.” (s. 36) Büyük savaşlar sırasında özellikle, Sultan Murad’ın Macar ordusunu bozguna uğrattığı sıra Erzsébet dünyayı tanıyor, yaşlanıyor da, çoktan kocaya gitmesi gerektiğini düşünüyorlar, ayrıca tez zamanda öleceğini ya da azize olacağını. Bir yolculuk sırasında saldırı, yirmi kişi ama yıldırım hızıyla saldırıyorlar, Erzsébet hançerini çekip askerlerden birini öldürüyor. Söz onun artık, János Hunyadi’yle nasıl tanıştığını anlatırken renklerin çoğaldığını, karakterin eğitiminin anlatımı nasıl etkilediğini görüyoruz, Ugron gözetiyor bunu. “Bacağından ötürü ayağa bile kalkamayan babama götürdüler beni. Belgrad Kalesi’nde yaman curcuna vardı. İnşa ediyorlardı. Her tarafta kalaslar, tomruklar, taşlar, halatlar yatıyordu. Taşçı kalemleri aralıksız takırdıyor, teşvik eden bağırışlarla külünkler parça parça koparıyor, yapı ustaları koşuşturuyor, Sırp, Türk, İtalyan, Latin, Alman ve Macar sözcükleri birbirine karışıyordu. Babil dirilmişti, ilahi cezadan sonraki merhametsiz kaos…” (s. 47) Farkındadır Erzsébet, yaşamı zaten kolay değildir ama sonrası daha zor olacaktır, Hunyadi’yle karşılaştıktan sonra gücü elde edeceğini anlamış, gücün muktedirleri ne hale getirebileceğini bildiğinden kaderini korkuyla düşünmüştür. Hunyadi hançerine mi yanmıştır, kuzgunkaralığına mı, drahomaya belki, birlikteler artık, âşık Hunyadi için savaşların arasında dinlence. Çocuk doğurmalı Erzsébet, daha çok çocuk, ilk çocuğu doğduğunda sonsuza kadar var olacağına inanır zira yeryüzünde yürümeye devam edebilmek çocukların yürümesiyle mümkündür. Annesine çektirdiğini kendi de çeker, zor doğum, üstelik kocasının piçini de kabullenmek zorunda kalır. Güçlüdür, topraklarından elde ettiği gelirin kaydını kuydunu kimsenin tutmadığı kadar detaylıca tutar, servetini büyütmeye bakar. Karşılıklı hayranlık giderek büyür bu sıra, Hunyadi eşine saygı duyar, askerlerin maaşlarının ödenmesi işini bile ona verecek kadar güvenir. Servetini daha sonra çocuklarını kurtarmak için harcamak zorunda kalacaktır Erzsébet, esir düşen oğlunu son âna kadar kurtaracağını düşünür, hatta cellatlara bile keseyle altın verir ama gülüp itelerler kadını, boynunu uzatmış oğlanı dünyanın bütün altınları bile kurtaramaz artık. İlginçtir, harcadıkça harcar Erzsébet, tükendiğini düşündüklerinde daha fazlasını harcar, küçümsenmiştir resmen, acısını kalbine gömüp düşmanlarını toprağın altına yollar. Oğlu kral olacaktır bir süre sonra, en az annesi kadar pervasız. Torununun ninesine dair anılarıyla, kuzgunun ak saçlı tezahürüyle bitiyor hikâye, Avrupa’nın tarihinde gördüğü en güçlü kadınlardan birinin hikâyesi. Yakınlarının söylediğine göre cesareti öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki kralı bile çiğneyip geçer yeri geldiğinde, misal: “Garai’ye yine kraliyet kalelerini vaat ediyormuş. Sanki kendi kalesini veriyormuş gibi yazmış, buna çok öfkelenmiştim, o kaleler krallığa ait değil mi, kocası Türklere karşı birkaç savaş kazandı diye kim oluyor da o kaleler hakkında tasarrufta bulunuyor ve bir kriz halinde bile zenginleşebiliyor?” (s. 102)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!