Necati Tosuner – SUSMAK -nasıl da yoruyor insanı-

“Koz yatağı”, kalbin, bir iki yerde daha karşılaştım Tosuner’in meskeniyle. Arada anmayı seviyor, “çıkmaz”ı da, martılarla kargaları da, penceresinden ne görünürse. Dışarıdan bakıyor bazen, başını cama dayamış biri var, sıkıntıdan veya beklentiden. Anlatıcısı kendine dışarıdan bakıyor, ama asıl içeriden, kendilik Tosuner’in bu metinlerinde tekrar tanımlanıyor. Soruları retorik veya değil, kendine yol açmasıdır veya bildiği yolu anımsatmasıdır, yaşamı kendine kazımasıdır bir açıdan. Ne yaşadıysa, kara bir gece mesela ilk bölümde, üslubunun bir bölümünü de vermek için uzunca alıntı: “Gecenin karanlığında, karanlığın artan koyuluğuna doğru, gözlerini öyle kocaman kocaman açmış ve karanlığı öyle göre göre derinlemesine, sanki korkmaktan.. daha çok korkmaktan sanki zevk alarak, yok, zevk alarak değil, kendini zevk almaya zorlanmış duyarak sanki.. öyle, dişlerin sımsıkı olmuş, kenetlenmiş.. tam da öyle işte sanki titremedik tek hücren kalmamış gibi, bir çığlık damıtarak, çığlık çığlık çığlık kopan kıymık kıymık kıymık gibi sızılar içinden geçerek, acının koyu lacivertten kararan kapkara yoğunluğuna inatla sokularak, evet inatla sinerek, karanlığın içine inatla.. derinlemesine süzülerek…” (s. 3) Üç noktasıyla iki noktası arasındaki farkı seçebilir zihin, işi noktalamaya indirmek de istemiyorum ama biricikliği tartışılmaz bir işlevsellikten bahsetmeden de yarım kalacak, kısasından uzununa çizgiler, sorusundan ünlemine işaretler, espası bile katmamız gerekir. Sorsaydım keşke, “Sekiz Punto Memet” gibi bir şey denir miydi ona, aklıma gelmedi. Neyse, çıkmaz gece, anlatıcı kendiyle meşgul, koyu kara yazılmış diyalog parçalarını kimin seslendirdiğini biliyorum, da, yine tatsız, eksik biçimde tartışılıyor, otobiyografik metnin niteliği Tosuner’in metinlerinde açık. Yine de anlatıcı, yine de kurgu, her metinde olduğu gibi. Koyu kara: mutluluk onların olacak, yine tek kaşık yatılacak, mutluluk da eksik oluverecek, aman! Düşündüm de, diğerinin buna verdiği cevaplar mı, hep bir taraf konuşmayacak ya. Bıyıklarını yiyen iki taraf da olabilir, karşılıklı, sancıyla geçecek uzunca bir gece boyu. Sanki kıyıdan bahis, su boyu, sahil boyu. Bir magmaya gömülüş, yine de sevinç çünkü soluk almak bir şey hissedebilmesini sağlıyor insanın, anlatıcının. Sabahın hep iyi yönde, hep iyi bir şey olması, birkaç duyu daha katılıyor yaşamaya, yağmur da varsa ne canlanıştır, yağmura muhtaçlığın, yağmur ihtiyacının o kezliği. Çünkü her yağmur başka ıslatıyor, her gece başka karanlık, ayrılık. Böyle deyince, Tosuner’in son dönem metinlerini nasıl anlatmalı ki. Uçarı. Yakalamak zorluyor bazen, dönüp tekrar okuyorum, bağlama çengeli bir kez takınca her şey daha kolay ama hiçbir şey o kadar kolay değil hiçbir şeye biraz uzaktan bakınca, bölümlerin tamamını görecek kadar uzaktan, mevzuyu belirleyebilecek kadar. Sözcüklerdir mevzu, nedir, inşa, bir alımlamanın kuruluşu. Bazen daha belirgin, diğerlerine göre ilk bölümde örneğin, iğneleri sivri oklukirpi! Aşkın oku veya başka bir şeyin, artık nereden çağrıştıysa, gerçi bu bölümde bile değildi hayvancık/insancık ama alıp koyunca beğenir yerini. Niçin öyleliğini sorguluyor, “Dert sana dertsiz adam!”, yoksunluklardan usanınca kendine soracağı sorusu var bari, teselli. Bir de düşüneceği: yaprakların üstü parlak, altı mat, neden, cevabı çok basit olsa da iki yüzün farkından bir hayret doğar illa, bilimle mi çözülecek bütün gizem sanki. Hem, “o da böyle seviyor”, ayrıştıkları yerden birleşiyorlar. İç diyalog olur, dışarıda olandır belki söz konusu, birinin neden öyle olduğunu sorgulamak değil de öyleliğine kapılmak, sevgi tam. Yıllar içinde eksilmeyen. Yaşlılığın göstergesi, yaşlanma biçimi olarak iki tel bıyığın bağımsızlığını ilan etmesi, anlatı parçalarının düşündürdüklerinden biri. “Sırtın görünmeyince sen sanki sen değilsin.” (s. 14) Hah. Çizmeyi aşmak mı, insanın kendi yaşamına bir sonsöz koyması nokta olarak, bir de bunun seçimiyle uğraşmayacağız çünkü söylüyor anlatıcı, seçmiş. “Üstü kalsın!” dedikten kısa süre sonra ölen en iyi sonsözü seçmiştir, bir dosta övgü bu, birlikte Hatay’da ne günler! Yaşama sevinci, öyle bir şey değil, madara olmuşluk yüzünden donukluk sürüyor, anlatıyla çözülüyor yavaş yavaş. Gerçeğe mi, hayale: martılar uçuyor, karın coşturduğu deniz, dalgalar kendini yeniliyor, yengi. Denizin ısrarı varmış pencerede, yalan, denize bakan penceresi olmamış ki hiçbir zaman. Zaman zaman bakan penceresi olmuş, düşünü kurduğunca. Sonra, başka bölümler, deprem olduktan sonra yazılmış ki Tosuner’in metinleri ayrı bir kapalıdır bu güncellikte: ona da şükür mü, ne biçim bir teslimiyet bu, “Ak bayrak”! Ekmeğin, kitabın çarpmasıyla, birtakım göksel hadiselerle depremin zıtlığı, yani birinin dünyayı batırarak cennete gidebileceğine dair fikri varsa tertemiz yapmalı kafayı, olacak iş mi. Atı alan hangi Üsküdar’ı geçti, depremde ne olacağı belli olmayanı mı? Ona da şükür değil, hiç olmayabilecektiyse. Gece sürüyor bir yandan, gözleri yumulu tutmak yıllardır unutulmaya çalışılan karanlığın sadece bir yüzü, yaprak gibi, diğer yüzünde açık karanlık var, başka bir can havli. Asıl dert mi düşüncenin sürmesi, mesela duvarın tanımlanması kolay, az malzemeyle çok yüksek, oysa boşluğun yapısını nasıl bulmalı, iki boşluk üst üste gelince mi oluyor bir boşluk, hayır: “Öldün, boşluk oluyor.” (s. 39) O evin ne olduğunu merak ediyorum, bu noktada çıktım metinden, muhtemelen tadilat yapıldı, parkeler söküldü, mutfak dolapları değişti, arka odanın karası aklandı, salon pencereleri aynı manzaraya baksa da hayal kurdurmuyor artık, martılarla kargalar hâlâ oralarda dolanıyorlar. Dün Zuhal’le geçiyorduk mezarlığın önünden, selam verdim, tepenin yamacında bir yerde. Gideceğim, gidemedim, parkın önünden geçtim de çıkmaza girmeye gücüm yetmedi, acaba metinlerindeki çocukları o parktaki çocuklardan mı topluyordu neydi. “Dünya varmış.. ben yokmuşum, -olacak./ Ne olacak?..” (s. 68) Trendeydim, gözlerim doldu. Gözlerimi ikinciye doldurdu, ilki “Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi”ydi, annemin raporları için Göztepe’ye gidiyordum, minibüsteydim okurken. Bunu ona söyledim, ikinciye doldurduğunu söyleyemedim. Metin iyice kayboldu artık, daha doğrusu anlatıcıyla dinleyici arasındaki uzaklık kayboldu. Arkadaşları öteki yanda birikiyor, inatla bekliyorlar, bir şey olacak, bekledikleri bekletiyor sanki. “Yok, sakın ölme şunlar gitmeden!” (s. 74) Anma töreninde, kim anlattı, Kadir İncesu mu, Koşuyolu’nda bilinci kapalı halde yatarken kendine gelir gibi olduğu bir gece açmış gözlerini, sormuş: “Arkadaşlarım nerede?” Sırf bu sebeple dünyanın tuhaflığına inanırım, dünyanın tuhaflığını bilirim. Ve nasıl atlıyor tey zamanın birine anlatıcı, yani sanki bunları birbirine tutturma kaygısı gütmeden ama kaygı gütmeden tutturarak, bir tuhaf. Büyü-dür. Aşağısı Sirkeci Garı, “Emuca” su satıyor, bir zamanlar hep su satarmış ve Tosuner bir zamanlar elinde dergiler, henüz çıkarmadıkları dahil, Yokuş’tan yukarı aşağı yürür dururmuş, Hatay’daki dostunun portrelerinden birinde -sanırım- böyle yazıyor. Ne oluyor, Halkalı’ya veya Münih’e trenler kalkıyor Sirkeci’den, insan bir kompartmana girip kaybolmak istiyor, Berlin’de yürümek, bir filmde figüran olmak. Tosuner bir kafede oturuyormuş, Herzog mu gelmiş kim gelmiş, görmüş de figüran olarak oynatmak istediğini söylemiş. Oynamış Tosuner, güzel, sonra filmi izlediğinde bulunduğu sahnenin kesildiğini görmüş. Kesilmemiş hali yok muydu, bir Tosuner de orada, bulabilene. Bir Tosuner elimde: “Güzel bir ölüm de çok önemli. Çünkü, yalnızca ölümün güzel olması ya da kalanlarca öyle bilinmesi değil önemli olan. Dahası var! Kurmacalı bir atışla şu sonuca varılabilir: Nasıl ölünürse, öyle sürer öldükten sonrası.” (s. 94) Hah. “Sınırsız sorumsuz kurmaca…” (s. 94)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!