Tuncay Birkan – Sol: Evin Reddi

Ev nedir, hangi politik, ideolojik saiklerle oluşmuştur, daha da önemlisi kimindir, nitemi nedir, Birkan bakıyor: “yerlilik” 12 Eylül’den sonra özellikle söz konusu olmuştur çünkü darbe silindir gibi geçmiştir solun üzerinden, bazı solcular halka küsüp “ne halleri varsa görsünler” demiş, reklamcılıktan iktidarın milletvekilliğine türlü işle iştigal etmişlerdir, kimileri egemen güçlerin zaferinden sonra halkı bilinçlendirme mücadelesini sürdürmüşlerdir, Aydınlıkçı, Cumhuriyetçi Kemalist-Solcular için pek sorun yoktur, devlet eliyle halkı itelemeye devam etmişlerdir, de, sağın kalemlerinin “ecnebilik”, “kaçkınlık” olarak gördükleri solu eve davet etmeleri nedir? Özetle evin sağda kurulduğu ön kabulüne karşı solun yerliliği tekrar biçimlendirmesi gerektiğinden bahsediyor Birkan, tepeden, “devlet katından” değil, “halkın içinden” değil, “barışarak” değil, evrensel değerler üzerinden. “Solun kolektivite tasavvuru, mutlaklaştırılmayan gönüllü birlikteliklere, deyim yerindeyse bir ‘dostluk modeli’ne dayanır. Sol seçmeye dayandığı için dostluk bağlarına aile bağlarından; dostluğun hafif ve seyyar mekânlarına ‘ev’den daha çok değer verir. Bu mekânların özgürlüğünü evin güvenliğine tercih eder. Çünkü Adorno’nun o ünlü ‘insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak meselesidir’ sözünü düstur edinmiştir. O yüzden sağcıların ‘özüne, eve dön’ çağrılarının, ‘sen zaten bizdensin, bırak bu yabancılamayı’ yaltaklanmalarının ‘sen ‘sol’ olmaktan vazgeç’ anlamına geldiğini bilir.” (s. 32) Ev: korur, kollar, bastırır, hasta eder. Bernhard’ın hangi metninde geçiyordu, aileye karşı çıkmak insanın kendisi için yapacağı en olumlu şeydir. Aşırı özetledim, çok şey kayboldu, alıntı Birkan’ın on numara beş yıldız dilini azıcık yansıtabildiyse âlâ.

“Solun Son Sözü ‘Kültürel Çalışmalar mı?” nam yazı solun atomizasyonla zayıflamasına yol açtığına dair görüşe sağlam bir karşı çıkış, ayrıca postmodernizmin bu bağlamda eleştirisini de içeriyor, kültürel hiyerarşinin kodlarını sergilemesi cabası. Fazıl Say, örnek: klasik müzik dinlemenin Anadolu’da yaşayanların da “hakkı” olduğunu, “kaliteli” müziği onlara götürmeyi bir görev saydığını söyleyince sunucu hadsizlikle suçlamış Say’ı, o kim oluyormuş da halkı eğitebileceğini sanıyormuş? Birkan “pedagojik bağ kurma” olarak tanımlıyor Say’ın isteğini, sunucunun tepkisiniyse iktidar kurma arzusu, güç istenci, dayatma teşhis eden “postmodern politik durum” olarak görüyor. Kültürün “demokratikleşmesi”nde “herkesin hayatına kimse karışamaz” düsturu vardır, “onun o şegıl geyinmesi ve bunun bu şegıl geyinmesi” popüler kültürün dibini kazıyan akademisyenlerin gözlerini kamaştırmıştır da kültürel politika geliştirme bağlamında değerlidir asıl. Aydınlanmacılık, Frankfurt Okulu derken kapitalist metalaştırmayı, yüksek kültürün kitle kültürüyle bütünleşmesini inceliyor Birkan, Said’in önünü açtığı post-kolonyal eleştiriye karşı Batı’nın kültürel üstünlük kaynağının elden gitmemesi için çıkardığı çıngarı. Sonrası kitle kültürü incelemelerinin kültürel hegemonyayı geriletmesi denebilir, yüksek kültürün seçkinci büyüden arındırılması gibi pek çok kazanıma yol açmıştır bu eğilim fakat yarattığı konfor alanı artık politik karşılık bulmakta zorlanıyor, daha doğrusu toplumsal faydaya yol açmanın çok uzağına düşüyor. Hadsizce budayacağım o güzel açıklamaları: pop kültürü eleştirisinin kendisi seçkincilik olarak ortaya çıkıyor, sanat kitlelerle buluşuyor ama eleştiri buluşamıyor, değer yargısı belirtmek üstünlük iddiası olarak görülüyor çünkü haz ve mutluluk veren sanat eserinin nitemi -bedeni bir tür deneyim alanına dönüştürmek, Lefebvre’in değindiği tatil bağımlılarının gezentilikleri buna dahil- hazzın ötesinde belirlenemiyor. Keyif Almak: Candy Crush & Kapitalizm‘de “farkındalık”ı kıymetli buluyordu Bown, kitsch ve kültür arasındaki ilişkinin öznenin konumlanışıyla kurulacağını söylüyordu, Birkan “yüksek kültür adıyla bilinen o özerk alanın sahiden demokratikleştirilmesini sağlayacak devrimci bir pedagojinin geliştirilmesi” için öneride bulunarak kitle eğlencesinden kitle kültürüne evrimin basamağını belirliyor. Sol entelektüellerin sadece yorumcu olarak değil, üretici-yaratıcı sıfatıyla da sahneye çıkmaları misal.

Entelektüeli Rousseau’nun “Yalnız Gezer”inden ilhamla aramak. Nedir, onca eşelenmiştir “entelektüel”, aidiyetini, sorumluluğunun kaynağını, hakikatle ilişkisini bir de Birkan sabitlemek istiyor. Gönül yakınlığı başta, insanlık için ideal üretenlerin çağrıları bir, Fransız filozofundan Çinli bilgesine tek ses. Kitleler üzerinde pek etkileri olmadı entelektüellerin, söz gelişi Stephen King’in daha çok etkisi oldu zira okurlar popüler kültürle aynı deneyimde birleşebildiler. “Aradan onca yıl, onca yeni kuşak, demokrasiden sosyalizme onca yeni fikir, buharlı makineden bilgisayara maddi gerçekliği baştan başa değiştiren onca yeni teknoloji geçtiği halde, içinde yaşadığımız toplumlar karşısında hâlâ Rousseau’yla aynı konumdayız: Toplumun mevcut hali biz okumuşlara yanlış, dayanılmaz geliyor.” (s. 53) Halk entelektüeli muktedir olarak görüp dışlıyor, diğer yanda postmodernizm halka abartılı övgüler sunulmasına yol açarak bir şeylerin gerçekten de yolunda olmadığını gösteriyor, bu işe yarıyor bari, hınçla övgü arasında gidip gelmenin arızası belirgin. Parçaları toplamak mı gerekiyor, Rorty entelektüelin yaratıcı yeniden-betimlemelerle “biz”lik etrafında birleştirmekten bahsediyor insanları, doğallaşmış iktidar ilişkilerine yol açarak gerçekleştirilebilir ki Birkan Kemalist ideoloji sayesinde bu tutumdan mustarip olduğumuzu söylüyor. Dipnotta özeleştiri, olayı sadece Kemalizm’e bağlayarak yanlış yaptığını söylüyor Birkan, İslamcı-muhafazakârların performansına bakarak. İnsanlar doğal olarak özgürlüğe meyilli değiller, entelektüellerin de insana küsmeye hakkı yok, duruma bakmalı: insanın irrasyonelliği kolaylıkla doğurabildiği dünyada aşırı rasyonalite 20. yüzyılda cortladı, diğer yanda Deniz Göktaş’ın dediği gibi Türkiye’de skolastik düşüncenin merkezi Kadıköy haline geldi onca burç, enerji, büyü müyü işlerini göz önüne alırsak. Mevzuya reçete: “Aklı fetişleştirmeden ama ‘makul’ bir tarzda, dinin tahakkümünden kurtulmuş bambaşka bir maneviyat önermeli, ‘etik bir kod’ haline getirilmemiş bir ahlak vurgusu yaparak yeni bir din eleştirisi geliştirmelidir solcu entelektüeller. Solun, klasik ‘Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik- üçlüsü arasında, kolayca sınıfların ve sınıf mücadelesinin varlığını inkâr etmek için kullanılabildiği için çoğunlukla ihmal ettiği veya bazen yerine ‘Adalet’i ikame ettiği ‘kardeşlik’in içini deyim yerindeyse seküler bir kutsallıkla, özgürlükçü değerlerle doldurmak, her türlü adaletsizliğe (buna siyasi muarızlarımızın maruz kaldıkları da dahil elbette) gözle görülür bir biçimde karşı çıkmak gereklidir (Rousseau uzunca bir süre her hakikati söylemek şart mıdır konusunu tartışıp şöyle diyor bir yerde: ‘Birbirimize borçlu olduğumuz tek hakikat, adaletle ilgili olandır’; s. 66)” (s. 60)

Döke saça gidiyorum, son bir yazı: “‘Tanrı’nın Ölümü’, Ateizm Geleneği ve Sol”. Dworkin’in Tanrısız Din‘i Birkan’ın kodlarını aydınlattığı değerin şerhi aslında, sırf bilimin o düşünsel yapıyı oluşturup oluşturamayacağını incelediği bölüm için anılmalı Dworkin. Neyse, Tanrı ölmüştür ama Batı metafizik geleneği içinde ölmüştür Heidegger’e göre, Müslümanlarca alkışlanan budur, Heidegger’in el üstünde tutulmasının sebebi de. Eleştiriyi üstlerine almazlar, sadece Batı’ya yönelik gibi değerlendirirler, Allah’ı ilgilendiren bir durum yoktur. Türkiye’de nedir durum, laik devlet sadece belli bir dinin belli bir mezhebinin tebliğine izin verir, diğer her şey göstermeliktir. Bir ateist olarak sorguluyor Birkan, solun dine nasıl yaklaşması gerektiğini formülize ediyor. Buraya kadar can çekişerek geldim, kitabın yarısına bile gelemedim. Uzun bir alıntıyla bitireyim artık, Birkan’ın metnini dağa taşa tavsiye edeyim. “Dinler, insanların bütün o tahakküm ilişkileriyle, çıkar hesaplarıyla ve gündelik olanın boğuculuğuyla dolu verili hayatı olumsuzlayıp aşmaya yönelik temel manevi ihtiyacını tarih boyunca karşılamış oldukları içindir ki neden olabildikleri, ortak olabildikleri onca katliama ve vicdansızlığa rağmen bugün hâlâ ayaktadırlar. Bunu anlamadan ve bu ihtiyacı dikkate almadan yapılacak her türlü din eleştirisi etkisiz kalmaya mahkûmdur. Demek ki kendisini ateist olarak adlandıran Solcuların görevi, zaten hep yapageldikleri verili hayatı olumsuzlama ve başka türlü olabilir’e, hatta zaman zaman imkânsıza işaret etme, sömürü ve tahakküm ilişkilerine her yerde koşulsuz olarak karşı çıkma mesaisini sürdürmenin yanı sıra, söz konusu ihtiyaca cevap vermenin alternatif ve yaratıcı yollarını aramak, sizi bir tanrının yarattığına inanmadığınız zaman da dünya ve hayatın büyüleyici, şaşırtıcı ve değerli olabileceğine insanları inandırmak, bu sıkıcı ve baskıcı gündelik hayattan kurtulmanın sanat ve bilim (pozitivistlerin tasavvurundaki gibi tek bilgi kanalı bilim olduğu için değil, hangi alanda olursa olsun kendimize ve evrene dair sahici bilgiye ve hakikate ulaşma arayışı her zaman devrimci olduğu için) gibi alternatif yollarına herkesin ulaşabilmesini sağlayacak politikalar düşünüp hayata geçirmektir.” (s. 71)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!