Atilla Birkiye – Ben Hep Seni Yazdım

Aşkla dolu, aşka gark olmuş metinlerin daha da aşka bulanması, aşktan başka hiçbir şeyden başka aşka, aşk yani. Birkiye bir aşk anlatısı kurmuş, daha fazla aşkı çok az metinde gördüm. Belki Cezmi Ersöz’ünkilerde, onun aşkı da aşktır, aşka yuvarlanmıştır. Söz konusu aşksa, ah aşksa, ne aşk ama. “Deneme” mi, hayır, aşk ululaması, aşk uluması, aşka ulanmak. Aşkı ben severim, insan âşık oldu mu ne biçim bir şeye dönüşür, dolayısıyla Birkiye’nin hayalî sevgilileri, ne kadınlar sevdiği aslında yoktuları, mavi hüzünleri, mavinin denizden imbikle zortlatılıp sayfalara döküldüğü metinleri insanı o aşk duvarından bu aşk duvarına çat çut vuruyor, okur göğüs bağır açık koşmak istiyor kalabalıkların içinde, “Ulan bana aşk verin orospu çocukları!” diye haykırıyor. Okusa haykırır bence, bilemiyorum, trende, “Burayı hemen aşk vagonuna çevirin lan teresler!” diye böğüresim geldi bir an. Birkiye bu coşumları, aşkınlıkları nasıl fişekliyor, önce Boğaz’dan geçen gemilere bakarak. Aşırı duygusal bir ortam, motor, kayık, taka, sal falan geçiyor durmadan, su üzerinde hareket eden her cismin yol açtığı hislilik hemen kündeye alıyor anlatıcıyı, aşka kafa üstü çaktırıyor. “Hep onu yazmış” anlatıcı, bu bir aşk mı, olabilir, hele beyaz bir bacak varsa mevzuda. Erotik, masum, cinsellikle yüklü bir bacak, güneşten yanmamış, süt beyaz. Mini etekli kadınlara da bakacakmışız, ne cesaretmiş onlardaki, anlatıcıyı öyle bir ateşlemişler ki aşkı sevdası günde beş kez, aç karnına. Pencere sabaha açılıyor, ortalık sakin, kuşlar mik mik ötüyor, anlatıcı gazetesine dönmek istiyor ama bir kez aparkat yemiş aşktan, yere düşene kadar bir de topuk, iki seksen. Konuşmuş da kadınla, ne iş yapıyormuş kadın, reklamcı mı, ziftin pekini mi yiyormuş neymiş, anlatıcının romanını okumuş ama. Ne erotikmiş, cinsellikle ilgili uçlara amma gitmiş yazar, amma iç gıdıklayıcı ve ciğer pörtleticiymiş. Ne yazmış olabilir acaba diye düşünüyorum, bir kere kaba kaba şeyler, mesela sik ve am yoktur, ılık bir denizdeki dalgaların kıça kaçması gibi şeyler vardır zannediyorum, zevk şelalelerinden dökülüp çavlanlarda köpük köpük föşkürmek kesin vardır, şüphe edenin aklına şaşarım. Anlatıcı neymiş, doksanlı yıllarda arkadaşlarıyla birlikte dinlemeye gidermiş kadını, yüksek lisans yaptığını biliyor, sonra yurt dışında meşguliyet, belli ki yıllar sonra karşılaşmışlar da gençliğin acemiliğini çoktan atlatan anlatıcı çiftleşme dansına başlamış. Hükümsüz sevişmelerin şavkında çanaktan yansıyan beden devinimleri resmen, akla mukayyet ol ya rab, titrek gülümsemelerin emişmesinin seslerini çıkar fezaya. Kadın bardan çıkıyor, anlatıcı barmene bakıyor, barmen kaş göz yapıyor, anlatıcı bakmaya devam ederse sağlam sopa yiyecek. Ne garipti öyle sözsel sevişmeler, gözlerin birbirinin içinde eriyerek parlak bir eriyik olması, hele bak. “Geçmiş” nam bölüm başlıyor sonra, eskilerin sevdalılarının, sevdalıklarının arasında bir anlatıcı bu kez. Ayıca şiirlerin ortaya çıkışını o zamanlarda aramak lazım: incelikleri bilemiyor gençler, anlatıcı abilerinin şaraplarına dadanıyor, “şarabi eşkiyalar”ın kalplerinde seyahate çıkıyor. Ömer Hayyam’dan şiirler okunuyor, büyükler o ulaşılmaz aşklarının aşırı havalı hikâyelerini anlatıyorlar, koktukları söylenmemiş ama bence leş gibi kokuyorlardır ayrıca, derin derin acı çekip kokmayan insan görmedim ben. “Olumsuzlukları, acıları da bir kenara bırakalım, biz şaraba işte öyle başladık. Aslında Dionüsos’tan pek haberimiz yoktu, olması da beklenemezdi ama bizim şarabımız da bir muhalefetti. Bilse de bilmesek de.” (s. 17) Semtin isyancı çocukları sigaralarını iki çekişte bitirirlerse köteğin hasını yerler, bilinir, tek çekişte föfletmek lazım gelir, ayrıca rakıya oturdukları zaman biten şişeyi burna sokmadan geceyi noktalamazlar, damlasını da öyle değerlendirirler rakının, delikanlının hasosu nara atmazsa bir araba daha sopa yemelidir. Bakırköyü’nün sahillerinde öyledir, anlatıcı yaşamış işte, Güzel Marmara şişelerine şiirler yazıp koymuşlardır belki, sonra koyduklarını unutup şişenin içine işemişlerdir, ne bileyim, belki yeni bir şiir anlayışının gereği olarak işemişlerdir, kim bilir. “Çişli Şiir”, güzel akım. Bu arada zaman zaman içinde, geçmişe gidip duruyoruz, Saros civarlarına, Yunan adalarına, Gökçeada’ya, türlü mekândan türlü mitler, söylenceler çıkıp geliyor metne. Poseidon isyan mı etmiş, kesin onca acıyı kaldıramadığı içindir, bu gönlü bol insanlarla yarışılır mı hiç? Gözyaşlarından okyanuslar türemiş işte, öyle bir etkilenmiş Poseidon. Rakıyı geçtim hemen, geçmeyeyim: “Tamam da, rakının da başka bir yeri vardır, hiç inkâr etmemeli. Son yıllarda beni çok yordu, itiraf etmeliyim; gerçi akşamları genellikle bir kadeh kırmızı şarabı, yemeği değerlendiren bir lezzet öğesi olarak değil de, daha çok, hani yaşımız çok değil ama biz de elli olduk, sağlıklı bir davranış biçimi olarak içme alışkanlığını da edinmiştik, hani.” (s. 21) Gusto. O yaz zamanın hızla geçişinden şaraba vermiş kendini anlatıcı, Şarköy’ün üzümlerinden ev yapımı şaraba, güneşin batışındaki hüznün dürtmesiyle birlikte aşka susadığı yılları şarapla şorlamış, tutkuyla içilen arzunun rengiyle fanilasını falan boyamış. “Hafız, o şarabı ölmüşlerin ruhuna iç/ keder anlarından kendine elbiseler biç”, şair bile olur insan, durduramaz kendini.

“Düşkurgusu” en şalalalı bölüm, bir sevgili yaratılacak ama aslında hiç yok, hiç olmadı, gecenin sessizliği sürdükçe adı “son mektup” olan bir metin yazıyor anlatıcı. Samothraki hemen yanında, öyle bir ada ki hemen kardeşlerini buluyor, rebetiko eda eyliyor, ezayı kocaman bir çiçeğe dönüştürüyor. “Dudaklarında bin yaş daha gençleşirim, hemen yanı başımdaki Samothraki’ye ulaşıp Tanrılar Tapınağı’na çıkarak ölümsüzleşirim.” (s. 28) Elde papirüs, İlyonlu bilge şair yok piyasada, kim o karanlığa gölgesini düşürüp kadim melodileri zortlatacak diye merak ediyorum, üzülüyorum anlatıcıya. Ama, belki o an İstanbul’da sonbaharı yaşıyor, Gökçeada’da olması bir oyun, İstanbul’sa taş kalpli bir melankolik hava. Hem çok uzak, hem çok yakın, Dereköy’de Rumların terk ettiği evler pansiyonlara dönüşmüş, oranın halkı nasıl sürgün edilmişse anlatıcı da kendini oraya sürgün etmeliymiş, elinde kırmızı bir gül. Aşka, olmayan kadına yazılan mektup nerelere varıyor sonra, anlatıcı Hades’e gelen Orfeus olduğunu söylüyor, çalgısı yok ama ıslık dudağında, anneannesi kapalı yerlerde ıslık çalmamasını öğütlediği için nasıl büyüleyecek de serbest bıraktıracak sevdiğini, bilmiyor. Yunan tanrıları ortalığı kan gölüne çeviriyor, “Latini, Osmanlısı, Alevisi, Ortodoksu” birbirine karışıyor, sonra hep beraber tanrılara dalıyorlar. Anlatıcının gözleri mavi, İstanbul mavisi herhalde, öyle düşünüyor, adını “Fatih” koyacaklarmış da annesi engellemiş, hükümdar ismi çünkü 29 Mayıs tevellüt. Ay dolun, ona söylenecek şeyler de var, anlatıcı içindekileri gökyüzüne höykürüyor bir yandan. Hayal ettim, el bir yandan işliyor, kâğıtta kara noktalar belirirken yazar gökyüzüne bakıp yazdıklarını haykırıyor. Muazzam bir an, tam sanatçı işi. “Önce kurşun kalemimi açtım. Geç kalkılan bir sabahtı. Evin arka tarafı gölge ve bir Saros esintisi altındaydı. Kahvaltı sonrası keyif çayımı doğaya bakarak, ağaçlara, yeşile bakarak içmek sabahın en iyi fikriydi.” (s. 36) No shit. Ceneviz Kalesi yukarıdan selam veriyor, etrafını kazıp neleri neleri götürmüşler ama aşkı, sevdayı çuvala sokup kaçıramamışlar, anlatıcıya kalmış. Aşk öyle bir şey çünkü, olduğu gibi kalırsa, üstelik bir kişiye, ne spektaküler metinler çıkar ortaya. Örneği bu işte.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!