Suzanne Brøgger – Bizi Aşktan Koru

Henry Miller’ın mektubu var başta, Miller metni o kadar beğenmiş ki daha bitirmeden yayınevi sahibine teşekkür etmek istemiş. Erica Jong vasıtasıyla tanıştığı ve evinde ağırladığı Brøgger’i övüyor, metindeki “Irz Düşmanlığı” bölümünü ayrı övüyor. Bu bölümün David Foster Wallace’ı esinlediğini iddia ederim ama ispat edemem çünkü İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler‘i açıp tırım tırıs aradım ama bulamadım ilgili kısmı, şöyle özetleyebilirim: aile, toplum, cinsiyet, her türlü kişi, kurum ve kuruluşun etkisiyle kadınlar olağan dışı davranışları rasyonalize etmeye zorlanırlar, nasıl Joanna Russ kadın yazarların görmezden gelinmesini, umursanmamasını başlıklar halinde inceliyorsa Brøgger de sunduğu örnek olay örgüsüyle erkeğin tahakkümünü, kadının kabullenmesini adım adım inceler. Arkadaşlarıyla yemek yediği masaya oturan adamla muhabbet etmeye başlar mesela, yarım saat sonra kalkmaya niyetlendiklerinde adam sinirlenir, masaya tekme atarak niye baştan söylemediğini haykırır. Baştan söylemek. “Muhabbet ederiz ama seks yok,” diyemez, “Bu sandalye seks yapma niyetiyle boş bırakılmadı,” diyemez, erkeğin niyetini okuyamaz, okumasına gerek de yoktur aslında, basit bir cevap bütün meseleyi çözmelidir ama çözmez, erkek hayal kırıklığının büyüklüğü ölçüsünde zorbalaşabilir. Erkekler kadınların ne istediklerine kafa patlatırlar, kadınların başlı başına bir giz olduğunu düşünürler. “Kadınlar ne ister?” sorusuna yanıt: “Oysa benim için o soruya karşılık vermek çok kolay. Çünkü benim tek isteğim nasıl yaşayacağıma da, kiminle çiftleşeceğime de kendi adıma karar verebilmektir.” (s. 125) Müthiş mantıklı, insan istediğini yapmalı ve istemediğini yapmamalıdır. Haliyle “hayır” aslında “belki”, “belki” de “evet” değildir ama erke göre öyledir. Bir Faunun Öğleden Sonrası‘nda şahane anlatılıyordu bu mevzu, yirmi otuz yıl önce yaşanan cinsel ilişkinin niteliği zaman geçtikçe değişiyor, kadın aslında cinsel ilişkiye zorlandığını “fark ediyor”, geçmişte zorlanmak seksin bir parçası olarak görüldüğü için normaldi, artık değil. Kadın erkeklerin zaten öyle olduklarını kabul ettiği için ses çıkarmıyor başta, aslında “öyle” olmanın da iktidarın bir çarpıklığı olduğunu anlayınca hukuk savaşına başlıyor. Kadının seçme hakkının olmadığı düşünülüyordu, yeterince ısrar eden her kadının sekse yanaşacağına dair birçok yazı çıkmış süreli yayınlarda, ne berbat. Adımını denk attığı halde ırzına geçilen kadın aptal olsa gerek, tek başına yürümeseymiş, gece vakti sokakta ne işi varmış, sokak kapısına çift kilit, kadınların suçlanması kadar korkuncu erkeklerin ırza geçme eylemlerine “mantıklı” sebepler bulmaları. Bir adamın yemek daveti kabul edildiyse, evine gidildiyse o seks yapılacak, kaçarı yok. Mantık bu. “Hele ırzlarına geçilirken canlarını kurtarmayı başarmışlarsa, mutlaka çanak tutmuşlardır.” (s. 126) Wallace’a buradan varıyoruz, metninde tecavüze uğrayan bir kadının yaşadıkları aşama aşama anlatılırken canını kurtarmak isteyen kadının faile bir anlamda uyum sağlaması ahlaksızlık olarak görülecek. The Last Duel‘daki yargılamayı hatırlayalım, kadına sorulardan biri tecavüze uğradığı sırada zevk alıp almadığıydı, eğer zevk almışsa mevzu tecavüzden çıkacak. Kadının eşiyle sevişmekten zevk alıp almadığı da soruluyordu galiba, o zamanın inancına göre hamile kalmanın şartı seksten zevk almaksa iki adamdan en az birinin zevk vermesi gerekiyor, oysa ikisinin de kadına tecavüz etme ihtimali var. Brøgger bu cinsellik anlayışının mitler ve inançlar aracılığıyla biçimlendiğini, günümüzde de binlerce yıllık hikâyelerin cinselliği çarpıklaştırdığını söylüyor. Emmanuelle örneği var bir de, Brøgger’in arkadaşının başından geçenler neredeyse dakika dakika inceleniyor. Emma’ya yanaşan adam, Marcus temiz pak, avukata benziyor, daha doğrusu zararsız bir insana benziyor. Birlikte dolaşmayı teklif ediyor, Emma yürüyüş arkadaşı edinmenin iyi bir şey olacağını düşünüp kabul ediyor. Adam kahve içmeyi teklif ediyor, “bildiği” bir pastaneye gidip oturuyorlar, sonra araba çıkıyor ortaya, adam hiçbir şey sormadan kapıyı açıp bekliyor. “Kuramsal olarak, bir kadın arabaya binmemek hakkına sahiptir elbette; ancak kadınlar bu küçük baskılara öyle alışmışlardır ki kendilerinden bekleneni hiç düşünmeden yerine getirirler. Marcus arabama biner misin diye sormadan kapıyı açıp beklemekle kızın seçme hakkını çiğnemektedir, davranışının ırza geçmekten farkı varsa bu nitelik farkı değil, kullanılan zor derecesinin farkıdır.” (s. 132) Emma en iyisini umar, yalnızlığına dönmek istemez ve arabaya biner. Çağdışı düşüncelerden uzak durmuştur, özgürlüğünü kısıtlamamıştır, tercihin kendisine ait olduğunu düşünse de başkasınca verilmiştir, özgürlükten tam anlamıyla bahsedilemez. Eve giderler, adam her şeyin kısa süre sonra biteceğini, direnmemesini söyler ve Emma’yı kullanır. Eve gidip gidemeyeceğini soran Emma olumsuz cevap alır, adam Emma’ya orada uyumasını tavsiye eder. Irza geçmenin yaşanmadığına dair bir zorlama daha. Ertesi gün Emma’yı evine bırakır, o inceliği de gösterir yani.

Bir hikâye daha, Brøgger dünyayı gezerken Özbekistan’da çok yakışıklı bir boksörle tanışır, adamın verdiği portakalın sadece bir portakal olup olmadığını düşünür, iki türlü de adamla sevişmek ister. Büyük bir parkın kuytularına çekilirler, tam o sırada polis baskınına uğrarlar. Polislerden biri Emma’nın memesini sıkar, diğeri pis pis sırıtır, tutuklandıklarını söylerler. Emma yanındaki bütün dövizi verip kurtulmayı teklif etmek istese de adam aynı teklifi çoktan etmiş, ret yemiştir. Emma bir öpücük isteyen polisi öper, polislerden biri daha da “yufka yüreklidir”, boksörün yaptığının aynısını yapmanın karşılığında serbest kalabileceklerini söyler. Planlarını sürekli değiştirir Emma, önce karakolda her şeyi anlatıp beladan kurtulabileceğini düşünür ama Sibirya’ya sürülme tehlikesinden korkar, polisler suç uydurabilirler çünkü. Öyle olmaz, böyle olmaz, en sonunda adamların istediğini kabul eder ve on küsur polisle ilişkiye girer. Serbest kalmayı beklerken tutuklandıkları söylenir söylenmez sinir krizi geçirmeye başlar, suratına yumruk yer, çığlıklar atarken polisler tabanları yağlar. Boksör az ötede beklemektedir, Brøgger’in nerede kaldığını sorar ve yaşananları öğrenince şaşırır, onca pisliğe nasıl katlandığını sorar ve ülkesi adına özür diler, tabii yaşananları kimseye anlatmayacağına dair söz almak ister çünkü Özbek Sovyet Cumhuriyeti süper bir ülke olduğu için şanına zarar gelmemelidir. Bu olaylardan çıkarılacak derslerden biri erkeklerin kültürden ve kafa yapılarından çok cinselliklerine önem vermeleri ve ırza geçme suçunu işleyen erkeklerin psikopatolojik bir tip oluşturmamaları. Irza geçenler “normal” erkeklerdir, davranışlarını anormal olarak görmezler. “Erkek erkekliğini koruyacaksa, ırza geçme yeteneğini de koruyacak, ama aynı zamanda —onun bakımı ve gözetimi olmasa— öbür erkeklerin ırzına geçecekleri kadına (onun kadınına) karşı beyefendice davranacak.” (s. 155) Evlilik bütün ırz düşmanlarının saygı duyduğu bir kurumdur, kadın bu kurumun güvenliğine sığınmak istiyorsa eşinin mülkiyetini kabul edecektir, diğer durumda cinsellikten tamamen uzak bir yaşam sürecektir, sürmelidir. Ölmelidir yoksa, ölümle temizlenir. Richard Burton’ın oynadığı Bluebeard‘ın tanıtım metninden bir bölümü alıntılar Brøgger, kazığa oturtulanından atmacalara yem edilene dek öldürülen bütün kadınların başına gelenler gerilim dolu, eğlenceli bir film çıkarmış ortaya, seyircinin kasıklarını tutarak güleceği iddia edilmiş.

Ailenin çürümüşlüğüyle ilgili bölümler iyiydi, çocukların bağımsız olması gerektiğine dair bölüm de iyiydi. Kişisel hikâyeler aralara derelere yerleştirilerek soluk da aldırılmış okura, ben bu kitabı tavsiye edeceğim. Ardından Wallace’ın kitabını okursanız paralellikleri göreceksiniz, çapraz okumanın faydası iki metnin de daha bir aydınlanması. Sahaflarda bulabilirsiniz bu metni, kaçırmayın.