Kâmuran Şipal – Büyük Yolculuk

Necatigil’in mektubuna cevap yazar Şipal, yolladığı öyküden pek umutludur ama dostunun olumsuz yorumu hayal kırıklığı yaratmıştır, hatta biraz içerlemiştir de Şipal, yazma cesareti sarsılmıştır. Sonradan düşündükçe hak verir, Necatigil’in söylediği gibi hikâye tamamen dağınıktır, ağırlık merkezi belli değildir, tek bir kahramanın ettiğine meyilli okurun dikkati iki kahramanı takip ederken dağılmaktadır. Birkaç defoyu çıkarıp öyküyü tekrar yazmaya başlayacağını söyler Şipal: “Böyle bir mevzuyu terk etmek elimden gelmedi. Birinci hikâyede mâniyi esas tutmuştum. Bu ikincisinde esas tereddüt olacak. Ve esas kahraman da bu tereddüt içinde çalkalanan şahıs. İnşallah bu ikincisi muvaffak olur.” (s. 47) Alıntı Dar Bir Çember İçinde‘den. Mevzubahis öykünün adı var da kendi yok, düşülen dipnotta Şipal’in basılan ilk öyküsü başka bir öykü, Varlık‘ta yayımlanmış. Öyküyü okumak daha fazla bilgi verebilirdi ama akıl yürütebilirim sanıyorum, Büyük Yolculuk‘taki öykülerin tamamı tek bir karakterin etrafında inşa edilen, kısmen karakterin de inşa ettiği, sıkı sıkıya çatılmış öyküler. İkincil karakterlerin kahramanı daha belirgin kılmaktan başka bir işlevi yok, bunaltıyı veya tekinsiz atmosferi kesifleştiriyorlar. Mekanların darlığından, eskiliğinden veya metrukluğundan kurgusal klostrofobi doğuyor, Şipal’in Kafka’dan edindiği havalar. Metrukluk dedim, insanın varlığı o kadar belirsiz ki terk edilmişliği ortadan kaldıramıyor, tek bir bilincin kaçılması zor huzursuzluğu galip. Kaçsak nereye kaçarız mesela, nesnelerin anlam değişkenliğine veya mutluluk verici anıların, olayların eğip büktüğü dile. Bir öyküde karakterin bir türlü yazamadığı mektubun yanında üvey kardeşten gelen mektup bütün gölgeleri yok eder, birilerinin bir şeyleri başardığını görürüz. Bu kitaptaki çoğu öyküde daktilonun başına oturan karakterler bir şeyler yazmaya, çevirmeye çalışırlar ve genellikle başarılı olamazlar, başaramamanın sıkıntısı da anlatıya çöker. Yine mektuplara gidiyorum, Necatigil bir kezinde yalvarmış resmen, dostundan telif eserlere ağırlık vermesini, çeviriden kafasını kaldırmasını istemiş. Bir daha istemiş sonra, iki nokta üst üste koyarak “Telif!” diye belirtmiş. Şipal’in bir tür sıkılganlığı da bu metinleri karartmıştır diyesiyim, öykülerini ortaya çıkarmak için Necatigil’in fişteklemesi gerekmiş. Daktilosunun olmadığı yıllarda yazdığı “Sucu İsmail” öyküsünü Necatigil’e okutmuş Şipal, öyküyü çok beğenen Necatigil hemen daktiloya geçirmiş ve TDK’nin açtığı bir yarışmaya göndermiş. Şipal’in ilk ödülüdür bu herhalde, dostunun içten yardımı. İkinci ödül de TDK’den gelmiş, o öyküyle yarışmayı kazanmış Şipal. Başka ödüller de kazanmış, kazanmalıydı zaten, öykülerin anlatımı, konusu, böyle bir tedirgin edici havası suyu. İyi yani. Dil dedim, öykü kaptırmış gidiyorsa bir yerde oyuncuklar çıkabilir ortaya, mesela karakter kitapların arasında bir şeyi bulmaya çalışır ama niyeti yoktur aslında, çatışma hemen dile vurur: “Biliyordu yediği ekmek gibi içlerine koyduğunu, ama kitapların içine sakladığını, biliyordu, oradaydı, içlerinde, hani koymamış mıydı, hani nerede, hani ne zaman, kaç gün kaç yıl kaç yüzyıl, kitaplar içinde, ve çocukken, hani nerde, çiçekler, çocukken, nerde, kitaplar içinde, kurutulmak üzere, mutluluklar, kurumuş çiçekler. Ve her kitabı eline aldıkça içinden düşüvereceğini, ama nerde şimdi, yoksa düşüvereceğini, ama ne zaman, bekliyordu, kitapları, ama neden, şimdi, içlerine koymamış mıydı ha, ama çok oldu, ama dönmez ki, ama kaç yık, kitaplar, ama şimdi, kitaplar içinde, hani ne zaman karşısına çıkacaktı, ama, onu şaşırtacaktı.” (s. 46) Ne oluyor, öykünün adı “Bol Uykular”, diğer öykülerdeki karakterlerin isimsizliği kadar bir isimsizliğe razı karakterimiz ağır ve uyuşuk yaşamların kirinden arındırıyor odalarını, açılmayan pencereleri açıyor, silkiniyor şöyle. Duvarlara resimler, masaya oyuncak ayı, ikindi çayları, apartman önünde kısa gezintiler, karakter harekete geçiyor ve masanın başına oturuyor, yapması gereken işi nihayet tamamlayacak. Umuyor yani tamamlamayı, dikkatini hemen her nesneye, her davranışına odaklamasa bitireceği işin üstesinden gelirdi. Ve Perec yazsa bu öyküyü, kendi sesiyle yazsa Uyuyan Adam‘a tekrar varırdı, biz Paris yerine Prag’ın çatı katlarından birine gidiyoruz. Adam aşağı iniyor, merhabalaştığı adamla karşılaşıyor, eve dönünce kitaplarıyla boğuşuyor adeta. Ayağına takılan birine ikisine iki tepik, öfke patlaması ve dinginlik. Odaları geziyor adam, yatak odasının kısacık betimlerle inşası, kısacık cümlelerle sıkıntının uzamını yaratmak. İlkokul resimlerini buluyor kitaplardan birinde, çocuğun kasketine bakıyor, yüze iniyor dikkati. Bir zamanlar olabileceği çok şey vardı, kişinin çok şey olabileceğini düşündüğü veya düşündüğünün farkına bile varmadığı o coşkulu zamanlar hani, bir fotoğrafta ansızın beliren yitiklik. Çok hüzünlü bir şey bu, doğrudan aktarılmıyor da karakterin evin içinde dolanıp durması, bavulunu hazırlayıp herhangi bir yere gitmeye çalışması sezdiriyor. Uzaklardan gelen mektuplarda geleceklerini, ne olacaklarını soran biri var, aileden geri kalanlar kıymık gibi batıyor aklına ama durmayacak adam. Gittikten sonra ardında bıraktığı dünyayı hayal ettiği zaman adının ortaya çıkması da ilginç, Enver Bey sadece gittikten sonra Enver Bey’dir, evindeyken bir kimsedir, kimsenin bir duygusudur daha doğrusu, bir şeylerin olacağına dair ümitsizliktir. Son bunca şeyden bellidir, adam eve dönüp birkaç uyku hapı alır, fazlasıyla azı farklı sonuçlara yol açacaktır tabii, o kadarını görmeyiz.

Öykülerdeki ortak izleklerden biri iletişimsizlik, kasten veya kasıtsız bir ulaşamama, diğerine dokunamama hali. “Gülümsedi Az” bazı olayların sonucunda azıcık gülümseyen bir adamın uyandıktan sonraki gülümsemelerini, gülümsemeler arasındaki olağan dünyayı içerir, uyanan adamı Enver Bey olarak düşünürsek sağlam bir uykunun her derde deva olduğu ispatlanır. Adamımız kahveye girip herkese selam çakar, sonra çıkıp gezintisine devam eder, rast geldiği bir arkadaşıyla anlamsız bir diyaloğa girerek hal hatır sorar, kuş ötüşlerini duyduğunda hemen öykünür ve kuşlaşmaya çalışır, becerir ama kuşun daha güzel öttüğünü düşününce gülümser. Hayaller ortaya çıkar yine, karakterler gördükleri insanlara, eşyalara roller biçerek kendi yaşamlarına girdiklerini kurar kafalarında. Oracıkta sofralar kurulabilir, muhabbetler edilebilir, yan yana sıralanmış dükkânlardaki insanlar karakterin arkadaşı veya düşmanı çıkabilir, hikâyenin nereye gideceğine dair okurun pek bir fikri olmaz çünkü her şey düş gibidir biraz, geçmiş bir başkasının rüyasıdır, her şey uzaktır, soğuk bir gözlemin ürünüdür.

Kitaba adını veren öyküyle bitireyim, “Büyük Yolculuk” herhalde Şipal’in bu kitaptaki öykülerin bir kesişimi, en Şipalesk öykü. Tren yolculuğudur tabii, büyük yolculuğa vagonlar, küçük kompartımanlar yakışır. Adamımız diğer öykülerdeki karakterlerden bir tık daha egosantriktir, her şeyi benleştirir, dünyanın dönüşünden kendine pay biçer. Bir adamın kendisini sürekli takip ettiğini düşünerek huzursuz olur, vagon değiştirmeye kadar vardırır tedbiri. İstasyonlardan birinde pek çok sigorta çeşidinin reklamını, tabelasını görür, “Hırsızlık (Çalma ve Çaldırma) Sigortası”nı görür görmez bir şey çalıp çalmadığından emin olamaz, iyi bir hırsız olup olamayacağını bilmez. Yolculuk sırasında kaldığı otelde oda tutması bile olaydır, tek yataklı bir oda bulamadığı için sokakta yatmaya razıyken otel çalışanı neden iki yataklı bir oda tutmadığını sorar, sorun çözülür. Bunlar önemsiz gibi gözükse de anlatılır, karakter davranışlarının son derece bilincindedir, odak bu yüzden. Trene biner, suçsuz olduğunu haykırır ama gözler üzerindedir, gerçekten hırsızlık yapıp yapmadığından kimse emin olamaz. Tekinsizliğin ayyuka çıktığı hoş bir öykü. Kitaptaki diğer öyküler de hoş, sahafta falan denk gelen alsın.