Stefan Zweig – Üç Büyük Usta

Todorov iyi bir edebi metin eleştirisinin edebi olması gerektiğinden bahsediyor Fantastik‘te, edebi metin kendi içinde tutarlı, belli bir dizgeye dahilliği kadar müstakil bir yapıya sahip, metnin sınırlarının dışına çıkmadan getirilecek bir eleştiri de metnin yapısına uyum sağlayabilirse ne güzel. Gökçe hatırlattı, Eagleton’ın buna benzer bir görüşü var, Frye’ın da var diye hatırlıyorum, kısacası kuramcılar arasında bu görüşü destekleyenler var. Öyleyse neden tasnife yöneliyorlar, inceledikleri metinleri neden edebi bir biçimle ele almıyorlar? Çünkü onlar eleştirmen değil, kuramcı, yapmasınlar öyle bir şey ki bir kutsal metnin modern metinden farkını anlamaya çalışırken şiirle cebelleşir gibi cebelleşmeyelim. Şiir de dikilmez karşımıza öyle gerçi, en karmaşığını bile bilincimize uyarlarız, nihayetinde şiir sözcüktür, sözcüklerle yazılır bir yetkilinin söylediği gibi. Kısacası bir yazarın başka bir yazarı değerlendirmesi hoştur, bir yazarın başka yazarların metinlerine bakışında kurmaca duyarlılığı görülebilir, görülürse keyif verir çünkü bir nevi kurmacadır o da. Paz mı demişti eleştiri de bir kurmacadır diye? Yeterince uzaklaşabilirse bir yazar kendi metinlerinin eleştirmeni de olabilir, çeşitlemeyle yeni kurmacalar çıkarabilir. Öyle bir planım vardı, lisede ve üniversitede yazdığım fantastik öyküleri bir kurguda derleyecektim, inceleyecektim de kurmacayı kurmacaya çevirecektim. Bunu Ligotti başarmış bir öyküsünde, anlatıcı bir metni değerlendiriyor başta, kurmacanın doğasıyla ilgili malumat veriyor ve ardından akışı yavaş yavaş değiştiriyor, kuramsalmış gibi duran metin bir süre sonra korku öyküsüne dönüyor. Muhteşem. Ligotti bir metni okurun fark etmeyeceği biçimde dönüştürmeyi başarabiliyor, geçişleri oldukça yumuşak, zıt kutbuna konacak yazarlardan biri Bolaño olur herhalde. Geçende Selim, Berkan ve Fatma’yla buluştuk, Selim sağ olsun getirmiş 2666‘yı, başka bir şey okuyacaktım ama Berkan onu okumamı söyledi. İlk bölüm bittikten sonra ara verdim, devam etmeye nefesim kalmadı, araya başka bir kitap almak zorunda kaldım. Bolaño sert zikzaklarla ilerliyor, çizgiler bazen metnin dışına taşıyor ama bunu Berkan’a da söyledim, anlatı bir noktaya kadar iç tutarlılığı sağlayıp okuru her şeyin olurluğuna ikna ettikten sonra nereye giderse gitsin. Amerikan Sapığı öyle, karakter sokakta karşılaştığı dilencinin gözüne bıçak sokuyor, kadınlara yapmadığı kalmıyor, sonra R.E.M.’i anlatmaya başlıyor. Huey Lewis’i mi anlatıyordu yoksa? Albümlerin detaylı incelemeleri, müzisyenler, şarkılar arka arkaya sıralanıyor, sayfalar boyunca. Neden? Çünkü o noktaya kadar silah çoktan patladı, okur kandırılmış hissetmez artık. Aşırıya kaçacak olsak da başka türlü yorumlayalım, karakterin nevrozları takıntılarla bir, dolayısıyla adam bir müzik grubuna takmış da olabilir, örneğin ben Opeth’in bütün albümlerini, bütün şarkılarını burada çat çat anlatırım, Death’in en iyi kadrosu üzerine uzun uzun konuşurum ama olmaz, silahı patlatmadım, bu dağınıklıkta patlasa da duyulmaz. Adamın insanları öldürmekten duyduğu haz en sevdiği müzik grubunu anlatırken aldığı hazla birdir, olabilir. Yazarlığım şüphelidir ama Bret Easton Ellis’in birkaç metnini daha okudum sonra, kurguyu nasıl oluşturduğunu sezdim, aklına gelen kurmaca yollarını çıkarsayabilirim. Belki. Zweig’ın yaptığı tam olarak bu, ele aldığı yazarların yaşamlarını da meseleye katarak metinleri de açıklamanın ötesine geçiyor, niyet ve niyeti oluşturan etkenler üzerinden genişçe değerlendirmeler sunuyor. Balzac’la başlamadan önce bir tek Dostoyevski’yle ilgili yazısından şüpheli olduğunu, onun sonsuz boyutlarını tıpkı Goethe’de olduğu gibi en geniş formülün bile yeterince kapsayamayacağını belirtiyor.

Kıyaslama önce, Balzac 1799’da Napolyon’un çağının başlangıcına doğuyor. Fransa kötü durumda, yükselmek için lidere ihtiyacı var, maddi ve manevi değerler altüst olmuşken toplumsal değerlerin tersyüz edilişine şahit oluyor. Yeni dünya, bütüne sahip olma tutkusu zirvede, bu yüzden insanlarını en ince detaylarına kadar yaratıyor, ipleri eline alıyor ve dilediğince yönlendiriyor karakterlerini. Hemen her türlü işte çalıştığı için her sınıftan insanı tanıyor, zihnindeki malzeme sağlam. Napolyon için dünyanın merkezi Fransa’ysa Balzac için de Paris, Napolyon’un bir resminin altına onun kılıçla tamamlayamadığını kalemle tamamlayacağına dair bir şeyler yazıyor, anlatılarını bu görüşe göre oluşturuyor. Tutkunun ateşiyle yanan karakterler her şeyi istiyorlar, “kazanan her şeyi alır” mantığı çoğunluğun yıkımına yol açtığından yazdığı burjuva romanları tragedyalardan daha trajik Balzac’a göre, mahvolan insanlarını düşününce hak vermemek elde değil. Bitmek bilmeyen enerjisi hem karakteri hem de diğer karakterleri yok edebilir: “Balzac, büyüklüğü elbisenin kıvrımlarında, tarihsel ya da egzotik olana uzaktan bakışta değil, abartılı boyutlarda, kendi kapalılığı içinde biricik olan bir duygunun son raddeye varan yoğunluğunda arar.” (s. 21) Gerçi Balzac’ın yer verdiği her ayrıntı bu yoğunluğu imler, kıyafetlerden duvarların rengine kadar hemen her şey karakterlerin parçasıdır, mekânın inşa şekli, yoğunluğu karakterlerinkine benzer. Yaşamı da benzer biçimde belirlidir, iyi planlanmıştır Balzac’ın, yirmi altı yaşından itibaren hemen hemen bütün zamanını metinlerine ayırır, akşam saat sekizde bitkin bir şekilde uzandığı yataktan gece yarısı kalkar, Paris’in sessizliğini dinleyerek çalışmaya başlar. “Ateşli bir esriklik hali” birkaç litre kahveyle güçlendirilir, komedya yavaş yavaş ortaya çıkar. Karakterlerine bağlıdır Balzac, bir arkadaşına dehşetle atılarak mutsuz bir kadının kendini öldürdüğünü haykırır, karakterlerinden biridir bahsettiği kadın. Metinleriyle yaşar Balzac, müthiş bir irade.

Dickens bir dönem İngiltere’nin en büyük yazarı olarak kabul edilir, yazdıkları hemen Fransızcaya çevrilerek Fransa’da da basılır. Dickens’ta Balzac’ın aksine tutkunun derecesi düşüktür, Dickens kendi çağının özelliklerini metinlerinde toplamıştır. İngiliz geleneği o kadar yerleşiktir ki Byron, Shelley ve Wilde gibi nice sanatçıyı harcamıştır, “onulmaz burjuvalık” hiçbir şekilde ortadan kaybolmaz ki o dönem İngiltere’nin güç kaybetmiş olsa da dünyanın süper gücü olduğunu biliyoruz. Victoria çağında çatlak seslerin çıkması pek mümkün değildir, Dickens’ta tansiyon bu yüzden hemen hiç yükselmez zira ülke doymuştur artık, Shakespeare’in İngiltere’si oldukça hırslı ve yayılmacıyken Dickens’ınki daha durağandır zira sömürü sistemi işlemektedir, Fransa’yla yapılan savaşlar da kaynakların çoğunu emdiği için toplumda bir durağanlık baş gösterir. Severler de bunu, İngiliz olmak süper bir şeydir, yaşasın İngiliz olmaktır. “Her İngiliz bir Almanın Alman olmasından daha İngilizdir.” (s. 51) İngilizler adanın özellikleri sayesinde farklı toplumlarla her an karşılaşma durumunda kalmazlar, içteki çatışmalar haricinde topraklarında militarizm kaynaklı huzursuzluk da yoktur pek, işçi sınıfının rezalet şartlarda çalışması da Dickens’ın ateşini harlamaz açıkçası. Özet şu herhalde: “Kül rengine bürünmüştü dünya, İngiltere hâlâ kanlı avını rahat rahat yiyordu; burjuvalar, tüccarlar, simsarlar artık birer kraldı ve tahta kurulmuş, sanki bir yataktaymış gibi pinekliyorlardı, İngiltere sindiriyordu. O zaman ortaya çıkacak bir sanatın hazmı kolaylaştırıcı olması gerekiyordu; rahatsız etmemeliydi, şiddetli heyecanlarla sarsmamalıydı; sadece okşamalı ve bağrına basmalıydı; yalnızca duygusal olmalı, trajik olmamalıydı.” (s. 54)

Dostoyevskili bölüm diğer bölümlere göre daha uzun, daha coşkulu, Zweig’ın üçü arasında favorisinin kim olduğu ortaya çıkıyor bu bölümde. Değinmek istemem, her okur Zweig’ın tansiyonunu hissetmeli, okumalı. “Arayın benim için, Dostoyevski’nin eserinde huzur içinde nefes alıp veren, dinlenen, hedefine ulaşmış bir insan gösterin! Hiçbiri, tek biri bile böyle değildir!” (s. 136) Dostoyevski’nin bütün karakterleri canları pahasına odaklanırlar, alevin etrafında dönen pervaneler gibi hareket ederler ve kanatları tutuşunca oldukça görkemli bir şekilde düşerler ki bu düşüşün verdiği hazla ilerleyebildikleri kadar ilerlerler, vaz geçmezler, kendi mahvına yol açan karakterlerin sonsuz bir pişmanlığa kapıldıklarını görmeyiz çünkü onların dileği denemek, yenilmek, bir daha yenilmek, daha iyi yenilmektir.

Bir yazarın gözünde üç yazar, toplamda yedi yazar. Zweig’ın kurduğu yazarlar ve yazar oldukları halleriyle yazarlar, hepsini seversiniz. Tavsiye ederim, okunsun tabii.