Snorri Sturluson – Viking Mitolojisi

Sturluson İzlanda’nın en önemli siyasi figürlerinden biri, Paris’te teoloji eğitimi aldıktan sonra İzlanda’ya dönüp okul kurarak adanın tarihini ve politikasını derinden etkilemiş. 1202’de kabilesinin önderliğini üstlendikten sonra Norveç’e giderek ilmini irfanını artırmış, dönüş yolculuğunda Eskil Magnusson’la tanıştıktan sonra tarihe ilgi duymaya başlamış. Ülkesini Norveç’e bağlama çabaları karşılık bulmuyor, ailesinin ve halkının tepkisini çekince tekrar Norveç’e gidiyor ve araştırmalarını orada sürdürüyor. Kralla yakınlık kurarak rahat bir çalışma ortamına kavuşmuş, istirahat ettiği kiliselerdeki rahipleri ve keşişleri de yazdığı metinler üzerinde çalıştırarak müstesna eserini ortaya çıkarmış. Metin üzerinde çalışanların keyfi eklemeler ve çıkarmalar yaptıkları biliniyor, Homeros’un metinlerindeki üslup farklarına benzer hadiseler var. Nesir Edda Viking dünyasını her yönüyle içerirken Hristiyan teolojisinden parçalar da mevcut, Meryem’in bahsi girizgâhlarda geçiyor, bir de Greko-Romen Panteonu’ndan parçalar var ki kıyaslama yapıldığında tanrılar, dünyalar birbirine benziyor. Manzum Edda‘nın saflığı daha belirgin, Sturson ve avanesinin aralara sokuşturduğu dinî ögeler yok, daha eski çünkü. Şiir parçaları mensur versiyonun aralarına serpiştirilmiş durumda, ilk versiyonlarda da bulunan üç bölümün ikisi şiir ağırlıklı. Bu metin skaldlar için hazırlanmış bir el kitabı mahiyetinde, bard muadili sanatçılar mitolojiyi bilsin, şarkılarını bu kitaptaki bilgilere göre yazsınlar diye uğraşmış. Şunun antik versiyonları. Görüldüğü üzere o dönemin ozanları “Ey Odin, sen ne güzel tanrısın, başımızdan eksik olmayasın” tarzı sözlerle tanrıları memnun etmeye çalışmışlar ki böyle yapmaları lazım, denize açıldıkları sırada suyun fıttırmaması lazım. Aynı şekilde savaşlardan önce de şarkılar söyleniyor, Vikingler tanrılarından gördüklerini yaşamlarına doğrudan yansıttıkları zaman vurdulu kırdılı işlere girmeleri şart oluyor. Mitolojik olayların dışında o dönemin insanına dair çok önemli bilgiler var sonda, örneğin altın ve itibar arayan genç erkeklere Dreng deniyor, Vikinglerin bu grubu ülkeden ülkeye gezerek çıngar arıyorlar, krallara hizmet ediyorlar, zenginlerin ve Frankların savaşlarında çarpışıyorlar. Pek çok kültürde de görüldüğü üzere iyi savaşanlara hemen unvan veriliyor, “Kafa-Koparan”, “Kılıçtan-Geçiren” diye anılmak için düşmanın tam ortasına dalarak “whirlwind” ile ortalığın tozunu atmak veya buna benzer bir şey yapmak lazım. Çok güzel özetlenmiş erkekler, biraz uzun olacak ama tamamını almam lazım: “Her birisi tekil olarak ‘Erkek’ diye anılır; eğer iki tane ise çift sayılır, üçü bir köydür, dördü bir grup, zümre ise beşinden oluşur; şâyet altı tane ise ise manga olur, yedisi bir müfreze, sekiz erkek bir heyettir, dokuzu ‘sıkı dostlar’, on tanesi bir çete, on bir tanesi bir erkân, bir düzinedir on ikisi birlikte gelirse; on üç tanesi kalabalık, on dört tanesi bir kurul, bir topluluk on beş tanesi bir araya gelse, on altı tanesi bir garnizon eder, on yedi tanesi bir cemaattir, on sekiz tanesine gelince onlar da düşmana kâfi gelir. On dokuz tanesine eşlik eden birisi için yirmi tanesi bir takımdır; otuz tanesi bir bölük, kırk tanesi bir topluluk, elli tanesi kontluk, altmış tanesi kongre, yetmiş tanesi Sörvar, seksen tanesi bir halk, yüz tanesi bir ordudur.” (s. 236) Evet, sayı arttıkça bela da artıyor, yiyip içmelerinden gezip tozmalarına olay bu adamlar. Rudolf Simek’in Vikinglerle ilgili kitabından hatırlıyorum, canavar gibi içip ayakta kalmaca oynadıkları zaman oldukça çirkinleşiyorlar, hemen ardından savaşta yarınlar yokmuş gibi savaşıyorlar. Kadınların sosyal statüsünü de belirliyorlar bu arada, tam ataerkil bir düzen. Eşi savaşta ölen kadınlara “Savaş-Dulu” deniyor, hastalıktan öldüyse sadece “Dul” deniyor, ilkinin yeri daha başka. Bunun yanında söz oyunları, metafor, belagat gibi sanatsal uğraşların önemine de değinilmiş, skaldların eğitimi önemli. Altın mesela, imgeleriyle birlikte ele alınıyor ki bütün anlamları gözetilsin. Mecazi olarak El Ateşi, Uzuv ya da Ayak Ateşi olarak biliniyor, ünlü skaldların altınlı şiirlerinden parçalar veriliyor. Viking toplumuyla alakalı buna benzer bilgiler ikinci bölümde yer alıyor, bin yıl öncesinin insanları coşkulu, ölmeye ve Valhalla’ya gitmeye hazır.

Pek çok tanrıdan bahsediliyor, Thor’u ele alayım. Şarkılarda anlatıldığına göre küpeştede salınarak durmaz, düşmanlarının kafasına Mjöllnir’le yıldırımlar yağdırırmış. Şu filmin puanı muhtemelen Marvel hayranları yüzünden düşük, yoksa Thor ve Loki’yi mitik rollerine en yakın biçimde anlatan film bu olsa gerek. Hikâyesine metinde rastlayabilirsiniz. Thor ve Loki ormanda bir çiftlik evine rastlıyorlar, Thor ailenin babasından yiyecek istiyor. Fakir bir aile, Thor durumu anlayınca kestikleri hayvanın kemiklerine dokunmazlarsa ertesi sabah hayvanın canlanacağını söylüyor. Kesip yiyorlar, sonra ailenin iki çocuğundan biri kemiğin iliğini mi hüpletiyor, kemiği kırıyor mu, bir şey yapıyor ve iskeletin bütünlüğünü bozuyor. Sabah Thor durumu anlayınca çok sinirleniyor ve çocukları hizmetçi olmaları için zorla yanında götürüyor. Başka bir hikâyede Thor kendisine kafa tutan önemli bir rakibini dize getirmeye çalışıyor ama üç yarışmayı da kaybediyor, sonradan anlaşılıyor ki içip bitiremediği sıvı meğer dünyanın bütün okyanuslarıymış ve hiçbir varlık onun içtiği kadar içememiş, koşuda geçemediği varlık rüzgârmış ve kimse Thor kadar zorlamamış rüzgârı, böyle şeyler. Herkül’le benzerlik var tabii, Gılgamış’ın bazı maceralarını da andırıyor birkaç olay, kadim söylencelerin Nordik uyarlamaları. Kadim Norse dili 7. yüzyılda diğer Hint-Avrupa dillerinden farklılaşana kadar aynı hikâyeler benzer dillerle anlatılmış olsa gerek, sonrasında dil farklılaşmaya başlıyor. En saf hali yine İzlanda’da, bölgenin geleni gideni pek olmadığı için dil pek az bozulmuş. Thor hakkında son bir şey: “O’nun adı Öku-Thor’dur, ve Troy’un Hector’da yazdığı ve O’na mâl edilen tüm bu ulvî işlerdir. Ancak bu insanların inancına göre İlyada hakkında Türklerin anlattıklarına göre ona Loki demektedirler ve Türklere göre onun en büyük düşmanıdır.” (s. 97) Çeviriden midir, yazandan mıdır bilmiyorum, biraz üfürükten bir pasaj ama mevzu ortada. Antik Yunan hadiselerinden etkilenme var, Loki ve Thor arasındaki ilişki inişli çıkışlı, bir de bizim olmadığımız masa yok.

“Gylfaginning” adlı ilk bölümde Viking kozmogonisiyle başlıyoruz, bilge bir krala soru soran gezginin aldığı cevaplar biçimlendiriyor gidişatı. Dünya şekle gelmeden çağlar önce Nilfheim (Kara Dünya) yaratılıyor, bu dünyanın güneyindeki bölgede, cennete benzer bir yerde yaşayan Surtr topraklarını yanan kılıcıyla savunuyor, muhtemelen bu da Hristiyan teolojisinden alınmış bir öge. Irklar oluşuyor, Ymir denen bir buz devinin yaladığı tuzlu buz küplerinden oluşan insan ve diğer ırklar dünyaya yayılmaya başlıyor. Devlerle tanrılar çocuk yapıyorlar, Odin ve kardeşlerinin ortaya çıkışı. Bu Ymir denen devin etinden karalar, kanından denizler, gözlerinden bulutlar, poposundan dağlar oluşuyor, buna benzer olaylardan sonra Ásgarðr ortaya çıkıyor, insanların Truva olarak bildiği yermiş burası, ilginç. Sonrasında çocuklar evleniyorlar, onların çocukları oluyor, maceralara atılıyorlar, birileri hayvana dönüşüp beğendiği kızı kaçırıyor, bazıları Yggdrasil’in altındaki yargıca giderek meselelerini çözüyor. Olay fırtınası resmen, dünyanın dengesi pek çok çekişmeden sonra ortaya çıkmış gibi duruyor. Tolkien’ın doğrudan faydalandığı bölümlere de rastlıyoruz, güç yüzüğü için yapılan mücadeleden “Gandalfr” adlı elfe kadar pek çok şeye Orta Dünya’da rastlayabiliriz.

Önemli bir temel metin, kuzeyin insanlarına ve mitolojisine ilgi duyanların elinden öper.