Sefa Kaplan – Küçük Karşılaşmaları Katlanılır Kılma Sözlüğü

Böylesine müstesna bir kitabı bu kadar geç okuduğum için bana kurşunlar. Sefa Kaplan’ın biyografisi verilmemiş, intiharına iliştiği için yok hükmündedir. Henüz intihar etmemiştir Kaplan ama zamanı gelince onu da kotaracaktır. Dediğine göre kendini asamaz, bileklerini kesemez, ilaçla ölebilir, o da ölümcül ve sürüncül bir hastalığa yakalanırsa. Doktor arkadaşları söz vermiş, tedarik edecekler hapları. Kaplan kendi haplarını şiirleriyle edinse de teker teker almış olmalı, ölür gibi yaşaması bundan. Seneca insanın ömrü boyunca yaşamayı öğrendiği kadar ölmeyi de öğrendiğini söylüyor, Kaplan tam bu adamın kalıbı. Sözlüğünü düzmüş, her maddede yaşamını deşmiş, dökülenleri toplamış. Bu kitaptır. Birkaç maddeye Tokat Erbaa Üniversitesi Sosyoloji Bölümü araştırmalarının muadil NYU ile eşgüdümlü çıktılarını katmıştır, sonuçları Boğaz’da yürümelere ve toplumumuzun abukluklarına bağlayarak bilimsel, bilimsel olduğu kadar üfürme bir biçimde fotoğrafımızı çekmiştir. Fotoğraflarla konuşur Kaplan, elinde kanıtları vardır, liberallerin, İslâmcıların, komünistlerin ipliğini pazara çıkarır. “ahlâk” maddesinde yapmaya başlar bunu, diğer maddelerde sürdürür. “akıl-fikir yurtları” gibi buluşları da vardır, memleketimizde pek de tesadüf edilmeyen bu oluşumun İskandinav memleketlerinde ve eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki benzerleriyle karıştırılmamasını söyler. Mümkündür çünkü, verilen akıllar ve dahi fikirler devlet ideolojisinden bağımsız değildir, devletleşmiş aile bile devletin diliyle konuşur ve insanın başına üşüşür, neyi nasıl yapacağımızı söylemekte mazhardır. Sonraki madde “akıntıburnu nasıl geçilir”, anlatıcının sıklıkla düştüğü Boğaz yollarını anlattığı maddelerden ilki, devamında nelerle karşılaşacağımızı da gösteriyor biraz. “eğer poyraz veya lodos varsa geçilmez! arnavutköy fenerinin iki yanına sıralanmış banklardan birine oturarak balıkçı teknelerinin, küçük sandalların, turist motorlarının ve hatta ufaktan irice gemilerin o muhteşem akıntıyla mücadele edişlerini görmek son derece keyiflidir; ama bu arada bankta sabit kalmak için sizin de bir hayli çaba sarf etmeniz gerekir!” (s. 9) İnsanların sağa sola savrulduklarını görmek mümkünse de daha ilginç bir olay var, bu burundan denize giren biri onca çabasına rağmen bir gıdım ilerleyememiş ve en sonunda kıyıdaki balıkçıların attıkları halatla kurtarmış hayatını. Enstantaneler bol, dili eğip bükmenin örneği bu alıntıda pek yok ama maddelerin çoğunda denk geleceksiniz, deneyselliğe varmadan itme çekme, eğme bükme, cilalama parlatma. Harflerin küçüklüğünden de bahsetmek gerek ama bahislik bir durum da yok, harfler küçük işte. “alışkanlıklar bahsi” sağlam bahis, insanın alışmayı da öğrendiğinden bahsediyor. Her bölüm için bir fotoğraf, burada kitaplık fotoğrafı. Alışmanın bilgisine vakıf olabilmek için onca cildi ele almak, ön kapaktan arka kapağa çıkılan yolculukları biraz daha uzatmak, kitaplarla yaşamak gerek. Anlatıcı ıssızlığa, yalnızlığa ve sessizliğe alışıyor, intihar şiirleri‘ni yazmaya başladığından beri o odada. Her madde yaşamın ayrı bir noktasına odaklandığı için kitaplıktan çıkıp bir anda “antep’in kenevir tarlaları”na uzanıyoruz ama öyle bir tarla olmamış hiç, maksat Antep, kenevir veya madde olsun, bir de Boğaz’ın bir kıyısından diğer kıyısına bakmak, sonraki maddede. “koruların birbirinin içine geçmiş yeşilinin boğaz’ın laciverdine nasıl yakıştığını görünce kirpiklerinde beliren iki damla gözyaşını kimselere fark ettirmeden silenlerdeniz!” (s. 13) “âşiyan’daki ölüler” için gözyaşından çok dua var, kapıdan girer girmez Ahmet Hamdi Tanpınar karşılıyor, ardından Yahya Kemal, Bülent Uşaklıgil, Hilmi Ziya Ülken ve Orhan Veli, son olarak Attilâ İlhan. Münir Nurettin’in Yahya Kemal’le münasebeti sadece şiir bestelemekten doğmuyor, toprakları da yakın. Mezarlıklarda çokça zaman geçiriyor anlatıcı, antika değeri olan mezar taşlarının satılmasından şikayetçi, mezarlığın verdiği huzurdan memnun. İngiltere’deki ziyaretinde Marx’ın mezarı başında bulunuyor, İstanbul’dakiler malum. Ölümle ilgili meseleler açıldığı zaman mezarın yaşamdan tırtıkladıklarını buluyoruz, serviler döngüyü çağrıştırsa da sonluluğun ötesine dair düşünceler daha çok insanın yapıp ettiklerine dair. Yani ölüm de bir eylemdir, eylemlerin en kıymetlisi ama sonuncusu değil.

Birkaç madde birbirinin devamı niteliğinde, “aşklar neden bitiyor” kaçlamasına bakalım. Beigbeder’nin kolaycılığına kaçmıyor anlatıcı, iki insanın uyumunun bittiği noktaya odaklanıyor. Ne zaman ve neden? Bir kırılma noktası olduğu belli, taşkının durulduğu yer, kırılmış bir vazo, her neyse. Bir yerde başlangıcın anlamı ve büyüsü bozuluyor, iman sarsılıyor. Yabancılaşma o kadar hızlı geliyor ki en az bir taraf anlamıyor ne olduğunu, baktığı yer boşluk, manzara ortadan kaybolmuş. “gülüşmeler, konuşmalar, öpüşmeler, sevişmeler bir başka gezegenden o iki insanın kıyılarına vurmuş bir uzay gemisi sanki. şöyle bir uğramış, etrafta birkaç canlı var umuduyla bir süre duraksamış, durumun umutsuzluğunu görünce de demirlediği limandan hemen uzaklaşmayı tercih etmiş bir uzay gemisi.” (s. 17) Biten aşkların nereye gittiği klişesini bir kenara bırakalım, gidip gitmediği anlaşılana kadar unutuluyor zaten, insanın yaşayacağı en büyük şaşkınlığın bu olduğunu iddia ediyorum. Son acıyı düşünüyorum, boşluk. Acıyı dolduracak bir şey kalmamış çünkü, her ilişkinin kendine özgü bir dili, şakaları falan, bir sürü şeyi var, bunlar kaybolmaya meyilli. Kayboldukları zaman acıya dair bir şey de kalmıyor. Kimi sarılıyor, bırakmak istemiyor ama parmakların arasından dökülen kumlar kadar ufalanıyor, tutulamıyor artık bu, her neyse. Benzer bir konu “ayşe fikriyle kavga etmek” serisinde. Ayşe’yle Kaplan’ın sitesinde de karşılaşıyoruz, Jan Garbarek’in anıldığı bir mazileri var. Kuzeyin esas oğlu Jan Garbarek’tir bu arada, kendisi için müstakil bir madde var, sevindirici. Evet, Ayşe bir yara. “faydası yok, herkes kendi doğrusundan ibaret.” (s. 21) Ayşe dopdolu, konuşuyor ama kendine yontuyor yaşamı, sivri köşeler muhataba kalıyor. Geçmişten çıkardığı detaylar yaralayıcı, konuşacak başka bir şeyi yok. Anlatıcının onca zamandan sonra merak ettiği şey o kadar zeki bir insan ettiği sözlerin yıkıcılığının farkında mıydı? Zekâ, incelik gösterilir ama anlaşılamaz gibi geliyor, incelikler gayet kalın insanların ağzından, bedeninden çıkabiliyor, yanlış gösterge. Aptallarla Ne Yapmalı? bu konuda bazı şeyleri yerine koymamı sağladı. Olmuştur, olgun payesi veririz ama genellikle abartırız, hele işin içinde aşk varsa. Anlaşılmak kolaydır artık, açıklama yapmaya lüzum yoktur. Tipik hata işte, üzerinde durmamalı. İnsan kabuğuna sığışır nihayet, fazlasının yarasını bir müddet taşıması gerek sadece.

Başka, iki kıyıdan yürüyüşün adım adım seyri var, Sarıyer’den Beşiktaş’a, bizim yakada Beykoz’dan başlanmıyor ne yazık ki. Sabahtan akşama yürümek isteyenler için ideal yol. Bütün detaylarıyla. Birkaç bölümde. Bunların dışında insanımızın kaypaklığı, Hrant Dink’in matemi, devletimizin muhteşem ahvali gibi meseleler var, Kaplan matrak matrak anlatıyor. “yürümenin edebiyata faydaları” dizisinde birkaç yazarın yürümekle ilgili fikirleri var, bir de yürürken ürettikleri. Müthiş bir şey. Kafa berraktır, onu alıp oraya koyar, bunu şuna ekler, yapıyı yoktan çıkarıp işlenecek hale getiriverir. Diğer yandan beden çalışmaktadır, anlatıcı bu çalışmayı yazmanın dinamiğiyle eşler, yazmak da zihnin bedensel uyuma kulak asmasıdır. Yürümekle ilgili birkaç kitap dilimize kazandırılmıştır, onları okumak lazım. Yürümek de lazım ama anlatıcı hangi yazar dostuna yürümeyi teklif etse taksilerle karşılaşmış, yürüyüşlerinde de hiçbir yazara rastlamamış zaten. Benim William Fitzsimmons konserinde memleketimizin hiçbir sanatçısıyla karşılaşmamam gibi. Gerçekten de sanatçıların ürettiklerinden başka bir şey beklememek lazım, önerileriyle ihya olduğum hiçbir müzisyen veya yazar bilmiyorum. Bu kitap önerisi listeleri var, bir süre öncesine kadar bakardım ama bakmıyorum artık, Sait Faik öneriyorlar, Oğuz Atay öneriyorlar. Gerçek. Çevirmenleri takip ediyorum, derya deniz onlar.

Evet, son bölümde fotoğrafların hikâyeleri de sıralanıyor ve bitiriyoruz, aklımızda onca maddenin yoğunluğu kalıyor, sözlüğün kıymetini bilir hale geliyoruz ve Kaplan’ın diğer metinlerini araştırmaya çıkıyoruz. Tavsiye ediyorum, okuyunuz bunu.