Salâh Birsel – Şiir ve Cinayet

Birsel ipin ucun bazen bir bırakıyor, anlattığı nereye giderse artık. Şairlerin yazma alışkanlıklarından mı bahsediyor, bir şairin yaşamından ilginç bir detaya dokunur dokunmaz hop, dünya değişmiş, bambaşka bir yerdeyiz. Dizginler gevşek, anlatı eşkin, keyfine göre. Kısa denemeler var bu kitapta, Birsel karşılaştığı bilgilerle hemen bir denemeye başlıyor, başka bir zaman devam ediyor yazmaya, belli, kısa bir denemeye üç ay önce başladığını söylüyor bir yerde, artık ne zaman bitirirse. Bitiremediği kaç deneme vardır acaba, hani o kitap denk gelse bitecek ama raflardan birinde duruyor yıllardır, dokunulmamış, sayfalarında denemenin son cümlesine açılan bir kapı var belki, kim bilir. “Shenandoah Kuşları” ortaya karışık böyle, yazmakla ilgili malumat. Birsel herkesin ilgisini çekecek şeyler yazmak isteyenlere enfes bir tavsiyede bulunur başta: “Kuralı muralı bir yana itecek, kalemi elinize alıp yazmaya başlayacaksınız.” (s. 5) Teşekkürler Birsel. Gerçi başlı başına mesele bu, insanlar bir şeyler yazmak istediklerinden bahsediyorlar mesela, yazmalarını söylüyorum, yazamadıklarını söylüyorlar, tam olarak neyi yazamadıklarını soruyorum, yazacak bir şey bulamadıklarını söylüyorlar, yazacak bir şey bulmaktansa yazmalarını söylüyorum, neyi yazacaklarını bilmeden yazamadıklarını söylüyorlar, mevzunun -en azından başlangıçta- bilmeyle o kadar da alakalı olmadığını söylüyorum falan, gidiyor böyle, Birsel önemli bir noktaya değiniyor yani. Yazarlığı kendilerine iş edinmemiş kişilerin çoğun kendilerini anlattıklarını, kadınların gözlem gücünün erkeklerinkinden daha ileride olduğunu söylüyor, ardından tanınmış yazarların niteliklerine geçiyor. Füruzan iyi bir gözlemcidir, Türkçesinde tutukluk vardır ama anlatımındaki sıcaklık bütün arızaları giderir, Nezihe Meriç gözlemlerine şiir karıştırır, Sevim Burak’ın öykülerinin bütününe sinmiştir şiir, Afet Muhteremoğlu’nda şiir yoktur ama gerçeği acayip güçlü sunar. Afet Muhteremoğlu (Ilgaz) şu aralar metinlerini topladığım yazar, Burhan Günel’i tamamladıktan sonra. Bir cenahtan aforoz edilmesi, diğer cenahça -sanırım- tam olarak benimsenememesi, ilginç vaka. Tomris Uyar’ı okumak “Türkçe bilmeyen öykücüler”in metinlerini okuduktan sonra kızgın kumlardan serin sulara koşmak gibi, öykülerdeki sessizlik insanın içini kıyar ama iyidir gürültüsüz öykü. Leylâ Erbil ayrıntıları alaylı bir süzgeçten geçirir, Henry Miller on yılda yazdığı yapıtını bastırmak için on yıl da yayıncı arar, Goethe bir kitap için yıllarca çalışır, yazıp bozar, Gide ve Flaubert kendilerine işkence çektirirler adeta, Butor bir metni elli kez yazmıştır ve elli kez daha yazabilir, aslında tekrar yazdığı üç örneği arka arkaya dizip bir roman bile çatmıştır: Dereceler. Şaka canım. Rousseau ve Walter Scott çok kolay yazar, Stendhal, Jules Verne, Zweig da kolay yazar ama yazdıklarının çoğunu siler Zweig, azalta azalta biçer metni. Ahmet Midhat ve Hüseyin Rahmi’yi biliyoruz, pata küte yazarlar, Falih Rıfkı ve Hüseyin Cahit de şakşuk hallederler işi. Balzac’ın zamanındaki dinamikler bizde geçtiğimiz yüzyılın başında belirmiştir tam olarak, Ömer Seyfettin bir gazeteye yazdığı öyküyü Hüseyin Rahmi’nin motorunu takarak yazmıştır, kendini Yusuf Ziya Ortaç’a savunurken bulmuştur: gazetenin sahibi Hakkı Tarık satır başına para vermektedir, öykü başına değil. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal başladıkları şiirleri yıllar sonra bitirebilen şairlerimiz olarak ün salmışlardır, o dize hemen gelmez akıllarına.

“İnsan Hakları” bol atlangoçlu bir deneme, hayvan sevgisi başta olmak üzere pek çok şeyle ilgili. Sezar çıkarıyor gürültüyü, sokaklarda maymunlarıyla dolaşan yabancıları gördüğünde lafını esirgemiyor, hayvandan ziyade insanla ilgilenmek lazımmış, ondan. Tarihte hayvanları seven pek çok şahıs var, Caligula bunlardan biriyse de konsül yaptığı atından bir hayvan sevgisi çıkarabilir miyiz, çıkarırız herhalde, yönetime tepkili olsam en sevdiğim hayvanı konsül yapmazdım ama onu beceriksizlerden daha çok sevdiğimi göstermek için başını okşardım, kaşlarımı çatıp işe yaramazlar sürüsüne bakardım. Caligula diyoruz gerçi, böyle işlerde son nokta. Bizde kimler var, Ataç’ın evinin kedilerle dolu olduğunu Meral Tolluoğlu Ataç anlatıyor anılarında, kedilerine hastalık derecesinde düşkün Nurullah Ataç. Haşim’in çocukluğu da hayvanlarla doludur, Dicle kıyılarında geçen çocukluğu köpek havlamalarıyla birlikte şiirlerine girmiş. Refik Halid’in çocukluğu ve erken yetişkinliği kuzularla, köpeklerle, kedilerle doludur ama hepsinin başına bir iş gelmiştir, hüzünlüdür Karay. Evliya Çelebi gezileri sırasında Malta ve Girit’e atını da götürmüştür, IV. Murad’ın 900 atı varmış, bir de “Aslanhane” diye bir yer varmış padişahların dolandığı, yaban hayvanlar buraya konurmuş. “Aslancıbaşı” tüm o hayvanlardan mesul, teknik meknik hak getire, kaplan bilgisi yoktur mesela onda, başına ne işler gelmiştir. Kaplan bilgisi. Amerikalıların ayılarla ilgili bir şarkısı var, kahverengisini görünce kaçıyoruz, siyahını görünce yatıyor muyuz neyiz, her hayvan için yazılmalı bu şarkıdan. Colette var, kedileri köpekleriyle meşhur, Thoreau zaten her hayvanı seviyor, ormanda karşısına ne çıkarsa hayran oluyor, gölden tutup yediği balıklar dahil. Konu temizliğe nereden geliyor bilmiyorum ama hamamlardan Ahmet Rasim’e, de Nerval’den İstanbul’un martılarına geçiveriyoruz, başımız da dönmüyor, iyi.

“Şikago Mezbahası” yine nereden nereye gittiği belirsiz bir deneme, başlangıçta Birsel’in aynadan gördüğü sıfatı bir temiz marizlediğini görürüz, bedenle ruhun çokuşmasına değinir, illa ki Haşim’in kendini beğenmeyişi çıkacaktır bir yerden. Mektuplara doğru geliyoruz ama biraz daha var, önce II. Ludwig’in Wagner’i kanatlarının altına alırken halkını hacamat etmesi var, sonra Goethe’nin intihar eden okurlarını ahmaklıkla suçlaması. Mayakovski’den, Apollinaire’den birer mektup parçacığı, sonra geliyoruz bize. “Bizim edebiyatımızda, ya da yaşantımızda mektuplar öyle pek bir yer kaplamaz. Yazarlarımızın mektupları da yayımlanmaya pek olanak bulamadığından onların sevgililerine, yavuklularına neler döktürdüklerini, kitaplarını yazarken ne gibi sancılar çektiklerini bilemiyoruz.” (s. 75) Namık Kemal’in mektupları efendilerden, beylerden geçilmez, kızına yazdığı mektuplar güler yüzlüdür. Cahit Sıtkı’yla Ziya Osman’ın mektuplaşmaları bilinir bizde, dostluk ve şiirle dolu mektupların samimiliği pek hoştur. Tanpınar sanattan sepetten bahseder bol bol, gergince mektuplardır onunki. Günlüklerinin sansüre uğratılmasına bir kez daha öfkelenelim bu vesileyle, pek kıymetli akademisyenler okuru hayal kırıklığına uğratacak -nasıl uğrayacaksak artık, Tanpınar üstün varlık olduğu için bizi düşünüyorlar sağ olsunlar- yorumları defetmişler. Beşir Ayvazoğlu’nun da değinmediği çok şey var araştırmalarında. Bunlar niye böyle ya, ahlaksızlık basbayağı bunlarınki. Çirkin. Neyse, Cocteau’nun hiç satmayacağı bir metninin deli gibi satması şaşırtmış yazarı. Nereden nereye, değil mi, Birsel’de böyle. Picasso’ya göre Cocteau ütülü pantolonla doğmuş, hayatı boyunca vazgeçmemiş o tür pantolondan. Bu da Cocteau yani, durur mu, yapıştırmış cevabı: “Paçavracılar Kralı da çöp tenekelerinde ne bulursa toplayıp evine getirir.” Picasso bir şeyleri bir şeylere takarak, ekleyerek acayip eserler türetirmiş, Matisse resim yaparken kılını kıpırdatmazmış, Proust evine gelenlere çiçek elleyip ellemediklerini, çiçek tutan birinin elini sıkıp sıkmadıklarını, herhangi bir çiçekle herhangi bir münasebet kurup kurmadıklarını sorarmış, pimpirikli adam. Yazarların tuhaf tuhaf huyları var tabii, Camus yazdığını hissedebilmek için ayaklanırmış da öyle yazarmış, yorgunluk duymadan olmuyormuş, peki Turgut Uyar’ın on yıl içinde şiirini tersyüz etmesi neymiş? Bunu ben de merak ediyorum, o aralığı inceleyen metinlere bakacağım. Dağlarca’yla ilgili de bir yazı var, Birsel şiirin yetkili abisi olduğu için rahatlıkla kurcalıyor mevzuları, okunası.

Kaçtık yine buraya. Birsel’den okumadığım ne kaldı diye bir baktım da, uzun süre okumam başka bir şeyini.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!