Raymond Williams – Kültür

Williams derli toplu bir kültür sosyolojisi için temel taşları bir araya getirmeye çalışıyor, iktidarından entelektüeline, sanatçısından kültür formlarına kadar incelenecek, bağlantılandırılacak pek çok öge olduğu için sekiz bölüme ayırarak yapıyor bunu. İlk bölümde kültür sosyolojisinin yapısını inceliyor, sosyoekonominin ortaya çıkardığı sınıf-sanat ilişkisinden din sosyolojiisine geniş bir alan söz konusu, kaynaşmalardan/geçişlerden ilk olarak bu bölümde bahsediyor Williams, kesin çizgilerin olmadığı bir alanda kavramlar arasındaki bağlantıları inceleyerek sonuca varacağını anlatıyor, böylece sosyolojinin kapsamı ve içeriği de genişlemiş olacak. “Kültür” kavramının temellerine kısaca değiniyor sonra, Eagleton’ın bireyler üzerinden biçimlendirdiği kavramı kısaca tanımlıyor ve antropolojiyle ilişkisine değiniyor, “kurucu ruh” denen arkaik yapının kültürün temeli olup olmadığının yanında gündelik yaşama içkin bir kültür anlayışı da doğduğu için karşılaştırmalı bir inceleme lazım. Bu iki farklı kültür anlayışı idealist ve materyalist olarak ikiye ayrılıyor, gerçi Williams’a göre ikisinin karışımından oluşan bir disiplinin sağladığı geniş bakış açısı toplumsal araştırmalar açısından daha makul. Toplum-kültür ilişkisinde toplumun mu kültürü biçimlendirdiği, kültürün mü toplumu oluşturduğu bahsi kültür sosyolojisinin sağladığı verilere çözülebilir. Çözülsün. Yeni tür sosyoloji gelişsin, serpilsin, kültür nedir, ne değildir, ortaya çıksın. Evet. Gözlemsel sosyolojinin katkısı toplumsal ve ekonomik kültür kurumlarının, bu kurumların üretimlerinin içeriklerini belirlemek açısından önemli ki Williams kendi incelemesinde bu yöntemi ele alacak, tanıtıyor başlarda. Yöntem niceliksel olması yüzünden eleştirilse de kültür sosyolojisi açısından önemli veriler sunuyor, niteliği ortaya çıkarmak için kullanılabilir. Alternatif gelenekte sanatın toplumsal koşullarına, sanat eserlerindeki toplumsal girdilere ve ilişkilere odaklanılıyor, kısacası sanatın adresi inceleniyor. Sanat ilkel içgüdü olabilir, hayvansal davranışların yansıması olabilir, genotip kaynaklı olabilir, pek çok farklı görüş var, her biri değerli. Altyapı/üstyapı kavramı temel sanatsal güdülerden ortaya çıkan ürünlere uzanan bir süreci çok katmanlı olarak ele alıyor mesela, Williams bu yöntemin eleştirilecek yanları olmasına rağmen değerli olduğunu, burjuvazi ve sanat ilişkisinin bu yöntemle daha sağlıklı bir şekilde incelenebileceğini söylüyor. Kısacası giriş bölümünde farklı yöntemler, teknikler, bir araya getirilme biçimleri, kısa açıklamalar mevcut. Kafka’nın metinlerinin farklı okumalara açık olması örnekleniyor, formlarla toplumsalın bağlantı noktaları gösteriliyor, ileride romanstan romana geçişe kısaca değinilerek örneklenecek bu da. İdeolojinin kültürle ilişkisi için genişçe bir yer ayrılmış, sırf ideoloji incelemelerinin aşırı indirgemeci olacağını söyleyen Williams bu durumun “kurucu ruh”a yaklaşacağını söylüyor. Kısacası ideoloji tepeden inme bir şekilde kültürü domine etmez, farklı kurumlarla, sanat dallarının dinamikleriyle, bunlara benzer pek çok enstrümanla ortaya çıkar. “‘Bir ideoloji’yi ve ‘onun’ ne ürettiğini incelemek idealist felsefeye has bir tutumdur. Kültür sosyoloğu ya da tarihçisinin incelediği ise toplumsal pratiklerdir – ki bu ilişki ve pratikler sadece ‘bir kültürü’ ya da ‘bir ideoloji’yi üretmekle kalmaz, aynı zamanda, daha da anlamlısı, bir yanda sürekliliklerle ve kalıcı belirlenimlerle, öte yanda gerilim, çelişki, çözüm, çözümsüzlük, yenilik ve gerçek değişikliklerle dolu somut dinamik durum ve mekanizmaları da üretir.” (s. 30)

“Kurumlar” ikinci bölüm. Tarihsel kültür sosyolojisinde “hâmi” ve “piyasa” ilişkisine odaklanıyor Williams. Hâmiliğin birkaç biçiminden ve sanatçıların -şairler ele alındığı için şairlerin de diyebiliriz- bu hâmilikle birlikte üretim biçimleri belirleniyor. Şâir ve Patron‘la birlikte paralel bir okuma yapılırsa çok faydalı olur sanıyorum, devam ediyorum, şairin ve hâminin karşılıklı meşruiyetlerinin sağlanması için güzel sistem. Williams Kelt toplumlarındaki sanatçı kimliğinin belirmesinden başlatıyor mevzuyu, uzmanlık alanlarının ortaya çıkmasıyla birlikte bilgi birikiminin ayrıştırıcı etkisi tarihçi, bilim insanı, sanatçı gibi kimlikleri ortaya çıkarıyor, ardından kurumlardan hâmiliğe geçiş çıkıyor ortaya, ekonomik ve siyasi açıdan dönemin toplumu ve yönetim biçimleri böyle bir ikili ilişkiyi yaratıyor. Birçok çeşidi var bunun, sponsorluk olsun, maaş bağlama olsun, sanatçı bir şekilde destekleniyor, otorite otoriteliğini göstermiş oluyor. Sonrasında “piyasa” olgusu ortaya çıkınca serbest pazarın bu kurumları nasıl değiştirdiğini anlatıyor Williams, tabii hiçbir şey ortadan kaybolmuyor, hâmilik bir ölçüde varlığını sürdürüyor. Eh, Fikret Âdil’in Fransız hâmisini burada anabiliriz herhalde, kadıncağız elinden gelen her şeyi yaparak adamı alkolden uzak tutmaya çalışmış, ev ve para vermiş, istediği sadece resimmiş. Telif hakkı falan yok tabii, bu hak sanatsal mülkiyetin bireye aitliği tartışmalarından sonra ortaya çıkıyor, sanatçıyı bir anlamda korumaya çalışıyor ama piyasanın, sermaye kurumlarının adeta kölesi haline getirmesi açısından eleştirilmeyi de hak ediyor tabii. “(…) Dolayısıyla modern toplumlarda ‘kültürel’ üretimin yeri konusundaki güçlüklerin kaynağının gerçekte piyasa ekonomisi olduğunu söylemek yanlış olmayacağı gibi, ayrım yapma çabalarının tanıklığına başvurarak, genel piyasa düzeninin bütün kültürel üretimi, pazar-meta tipi bir üretime dönüştürdüğünü söylemek de doğru olmayacaktır -gerçekte ciddi bir indirgemecilik olurdu bu.” (s. 52) Açıkçası sanatın belli bir forma sahip meta üretmek olduğu fikri öylesine baskın ki genelleştirilmiş biçimlerin dışına çıkmak çok büyük külfet haline gelmiş durumda, en azından sanat ekonomisinden kopamayan sanatçılar için avangartlık -bu da her şeyiyle belirlenmiş durumda, avangartsanız ederiniz belli- dışında bir sınıf kalmıyor geriye. Williams İngiliz edebiyatından üç akımı inceleyerek iktidara tamamen ve kısmen bağlı olan iki grubu inceleyip sosyolojik dinamikleri ortaya koyuyor, son grubu da avangartlık açısından ele alarak tarihsel konumlarına yerleştiriyor. Ozanlık kuralları, loncalar gibi belirli yapılar da bölümün dikkat çeken başlıkları diyeyim, ozanlık konusundaki bir şey ilgimi çekti. Galli saray şairlerinin İngiliz baskısı altındayken bağlı kaldıkları şiir kuralları -ölçüdür, uyaktır, bilmem ne- 14. yüzyılda gelen kısmi bağımsızlık sonrasında gevşemiş, ulusal ve yeni bir şiir anlayışı çıkmış ortaya, Avrupa kültürünün etkisi kendisini hemen göstermiş. İlginç. Akademilerin durumu da otoritenin değişimi açısından ilginç bir örnek sunuyor, hâmiliğin -o dönem için “kilisenin” de diyebiliriz- etkisinin azalmasıyla birlikte akademiler beliriyor, liberal sanatların uzmanlıklara bölünmesi, zanaat-sanat ayrımının tam olarak gerçekleşmesi akademiler sayesinde hayat buluyor. Sergilere, okullara, bağımsız gruplara ve kültürel oluşumların iç ve dış örgütlenmelerine sonraki başlıklarda yer veriyor Williams, ardından üretim araçlarını incelediği bölüme geçiyor. Yazının gelişiminin sözlü kültürü etkileme biçimlerine şöyle bir değindikten sonra imgelerin ve grafiklerin yeniden üretimlerine odaklanıyor, bu “yeniden üretim” kavramını sanat eserlerinin nicel olarak çoğaltılması veya sanatçıların belli bir kültürel yapıya dahil olmalarıyla birlikte geleneği de göz önüne alarak kültürel metalarını üretmeleri açısından ele alabiliriz, Williams bu ayrımları yeri geldiğinde hatırlatıyor. Toplumsal-kültürel yeniden üretim biçimlerinin dahil oldukları yapılar arasındaki asimetrilere, çatışmalara dikkat çekiyor, sonrasında sansür gibi kontrol biçimlerinin sermayenin emrindeki kullanımlarına eğiliyor. “Kamu yararı” denen nane kültürel hegemonyaya kapı aralayabiliyor, piyasanın istemediği sanatçılar için yaşam alanları ortadan kalkmış oluyor böylece.

Tiyatro özelinde ilerlenen kısımlarda sanatın neliği ele alınıyor daha çok, tabii yine iktidar odaklarının sanatı biçimlendirme şekilleriyle birlikte. Bir üretimin sanatsal olup olmadığı üzerine birtakım ekonomik saiklerin söyleyecekleri önemli, estetik de yeri geldiğinde bu saiklerin dışında hükümlere varabiliyor veya sermayenin gütmesiyle birlikte piyasayı sanatın neliğine karar veren bir yapı haline getiriyor. Sanat ve sanat olmayan arasındaki ayrımı parodiler, ikinci sınıf edebiyat gibi örnekler üzerinden anlatıyor Williams, ardından incelemesini sürdürüyor ama benim burada pilim bitiyor, bisikletim beni bekliyor, ben hepinize el sallıyor, lütfen ilgililer bu kitabı okuyor.