Ray Bradbury – Dinozor Öyküleri

Benjamin Spaulding arkadaşlarından bir soru sormalarını ister, kendini ifade edebileceği alan kısıtlı olduğu için, aslında arkadaşı da olmayan mahallenin çocuklarından bir soru ister sadece, göğe baktığında anlatıcıya göre Field Müzesi’ndeki gölgeleri hatırlamış, Kayıp Dünya‘nın canavarları gelmiştir aklına, soruyu oralara bağlayabilirse iyi. Bağlar, ne olmak istediği sorulduğunda cevabı “dinozor”. O sıra gök gürler, mesaj alınmıştır, çocuklar bu ucubeyi yalnız bırakıp oyunlarına dalarlar da Benjamin tatarlığıyla çekip gider oradan, köpeği Rex’i peşinden sürükler. Yalnızlığını kitaplarla gidermekte, dinozorlarla ilgili bulduğu her şeyi okumaktadır Benjamin, kendi kendini yetiştiren biri aranınca hemen parmakla gösterilecek büyükbabasının izinden gitmektedir, boynuz kulağı geçecektir. Büyükbabanın hobileri arasında çiçek sindirmeciliği, kelebek koleksiyonculuğu ve torun bakıcılığı vardır, torunun annesiyle babası bir kazada öldükten sonra iş ona kalmıştır, aslında bu tutkuyu destekler gibi görünür ama raydan çıkartacaktır neredeyse, Benjamin onca sohbetin, Kretase ve diğer çağların tasvirlerinin üzerine bir de o büyük hayvanlardan birine dönüşmek istediğini söyleyince, daha da önemlisi kilisedeki “Havva’dan Önceki Zamanlar” adlı konuşmayı heyecanla dinleyip rahibi soru yağmuruna tuttuktan sonra Tanrı’dan kendisini bir dinozora dönüştürmesini isteyince, eh, evde pansiyoner olarak kalan insanlar yiyeceklerin kaybolmasından, koca dişli bir yaratıktan falan bahsetmeye başlarlar, dede tehlike çanlarının çalmaya başladığını fark ederek torununu zar zor çeker bir köşeye, dileğinden vazgeçmesini ister. Biraz daha geç kalsa küçük bir dinozora dönüşecek midir çocuk, bilinmez, öykünün sonunda dinozorluktan istifa ettiğini görürüz, etmediğini de görürüz, ucu açıktır. Bradbury’nin üslubu da açıktır, diyaloglarda karakterleri giz kalmayasıya konuşturur, hikâyenin yönünü gizler, üstünü örter, iki kutup arasında seyir. Bu arada “yarım yüz” diye bir kalıp yok Türkçede, half a hundred bu halde, “yarım yüz kitap”. Çeviriden pek bir şey beklememeli. “Ve, dişlerini gıcırdatmadan, kahvaltısına yumuldu. Büyükbaba da aynısını yapmazlık edemedi.” (s. 29) Maşallah deyin yapmazlığa. Geçtik, sorunlu öyküye geldik, belki sorunlu okurun öykülerinden birine. Dünya kuruluyor, geleceğin dünyası, şimdinin mantığına sığmayan olaylar gerçekleştiğinde zamansallığın getirdiği bir fark olabilir diye düşünüyorum, sonra bakıyorum ki düpedüz açık var, öyle zaman maman işlemiyor artık. Zaman Safarisi A.Ş. nam bir şirket zamanda yolculuğa çıkarıyor müşterilerini, Eckels on bin papele dinozor avlayacak. Rehberi Travis o dünyayı iyi biliyor, ateş et demezse ateş etmeyecek Eckels, adam zıpla dese zıplayacak, o kadar dikkatli olmalılar. Önceki gün seçim olmuş bu arada, Keith kazanmış, eğer Deutscher kazansaymış -kıps- diktatörlük gelecekmiş de iyi ki gelmemiş. Bunlar böyle göze sokulduğuna göre bir işe yarayacak. Alete binip gidiyorlar, Travis milyonlarca yıl öncesinde Hitler’in falan dünyaya daha gelmediğini söylüyor. Meh. Şirket patika döşemiş, Eckels’in hiçbir koşulda o patikadan çıkmaması lazım çünkü ezdiği bir tanecik böcek yüzünden gelecek komple değişebilir. Kırılma yok, paradoks yok, geleceği doğrudan değiştirme kudreti. Ha, sıktıkları kurşunların kovanlarını topluyorlar ama, hani gelecekte bulunursa arıza çıkar. Neyse, sistemi kurmuşlar, Travis önceden gidip seçtiği hayvanı boyamış bir güzel, nasıl öleceğini de belirlemiş, senaryo hazır. Başta her şey yolunda gidiyor ama hayvanın başına gelmesi gereken kaza gelmiyor bir türlü, bizimkilerin ödü kopuyor çünkü dinozor koşmaya başlıyor, Eckels korkudan koşturmaya başlıyor. Ezdiği kelebek yüzünden geleceği komple değişmiş bulacak -Heil Deutscher!- ve Travis’in kafasına kurşun sıkmasına engel olamayacak. Oysa Travis biraz daha geriye gidip o dinozoru öldürse sorun da kalmazdı belki, ayrıca bir kelebek onca soruna yol açıyorsa havadaki bakterileri falan ne yapacaklar hiç bilemiyorum. Her şeyi geçtim, patika döşeniyor da neden korkuluk çit mit çekilmiyor, o da bombastik. O kadar da bağırıyor Travis, “Patikadan ayrılmayın! Patikadan kesinlikle ayrılmayın!” diye, tel çeksene kardeşim. Kısacası fikir öyküsüdür, ayrıntılar biraz dandik, Bradbury’den beklenmeyecek vasatlıkta.

Şiir var, dinozor şiiri. Kumsalda vals eyleyen dinozorlar. Brighton’ın alacalı su kenarında Allosaurus tepiniyor, Triceratops kafa sallıyor, ne güzel eyliyorlar. Burada bir durdum, dinozorları ilk ne zaman duyduğumu düşündüm. Dinozorus olabilir. Sonra bu gazetelerden biri dinozor kitabı vermişti kocaman, kuşe kâğıda kocaman resimler, hayvanların dişleri böyle kafam kadar. Dünya’ya oksijeni basınca oluyor öyle şeyler demek ki, koca koca şeyler ne biçim koşturmuşlardır ortalıkta. Boynuzlusu, tırnaklısı, türlü çeşitli. Sonra sen göktaşı düş, mahvet zavallıları. Buz çağı gelse yine bir yerlerden yırtarlar da oksijeni düşürdün mü nasıl nefes alacaklar. O yüzden hava çok önemli bir şey, yakım için oksijene muhtaç böyle yaşam formları. Beyin üç dakikada ölmeye başlıyor, o yüzden nefes tutmak falan onuncu saniyeden sonra işkence. Bu sinyaller olmasa mesela yüz dakika tutsak tutarız ama beş dakikadan sonra tutamayız, ölmüş oluruz. Nefesini tutan hayvan ne var diye baktım, bir cins balina 222 dakika tutmuş. Aslında biyolojimizin optimizasyonuyla oksijen tüketimini azaltsak biz de tutabiliriz ama yardımcı gereçlerin masrafı çok daha az. En iyisi Ateşikus olmak deyip “Sis Düdüğü”ne geçiyor, deniz fenerinde çalışan Johnny’nin mucizeyle karşılaşmasını hurrayla kutluyorum. McDunn bayrağı devretmeden önce yeni bekçiye işi anlatıyor, biraz da mistifize ediyor çünkü kadim iştir deniz feneri bekçiliği, geleneği vardır, çağlar boyunca bir şeyler bir şeyler. Engin derinlikler neleri saklamaktadır, İsa’dan bilmem kaç yıl öncesinde ne canlılar yaşamıştır da derinlere çekilmiştir veya yok olmuştur, sonsuzluğu şöyle bir düşünüyoruz ve McDunn’ın anlattığı hikâyeye kulak kesiliyoruz zira imkânsızın gerçekleşeceğini söylüyor. Başta o da inanamamış ama üçüncü kez denk geleceklermiş o gece, göstermek istiyor. Sis düdüğü ötüyor arada, gece derin, dalgaların sesinden başka ses yokken karanlıkların içinden sis düdüğü duyuluyor. Bir zamanlar gece gibi, sis gibi, karanlık gibi bir sis düdüğü yapmak isteyen adam gerçekten de istediğini yapıp fenere koyarken düdük sesine cevap geleceğini düşünmemiş, sadece insanların hayatın kısalığını düşüneceklerini hayal etmiş zira öyle bir düdük sesiymiş o, sisin içinde kaybolup giden. Johnny bakıyor, kocaman bir şey hareket ediyor suyun içinde, gözlerine inanamıyor, sonra inanıyor ve ödü kopuyor. Yaratık gözlerinin önünde yükseliyor, fenere yaklaşırken iki adam bodruma koşturuyorlar zira o kadar yakına gelmemiş önceki senelerde, nihayet feneri dan dun aşağı indiriyor çünkü cevap verdiği çağrıdan başka hiçbir şey duymuyor yaratık, beklediği sesi almayınca hayal kırıklığıyla saldırıyor. Bradbury de durur mu, yapıştırıveriyor duyguyu: “‘Gitti,’ dedi sonraları McDunn. ‘Derinlere döndü. Bu dünyada hiçbir şeyi çok fazla sevmemesi gerektiğini öğrendi. Bir milyon yıl daha beklemek için Derinlerin en derinine gitti. Ah, zavallıcık! Bekleyecek ta nerelerde, insan evladı bu acınası, küçük gezegende gidip gelirken o bekledikçe bekleyecek. Bekleyişi bitmeyecek.’” (s. 72) Derdo dinozor.

Çocukluğunda âşık olmuş dinozorlara Bradbury, giriş yazısında nasıl tutulduğunu anlatıyor. Filmler, oyuncaklar derken dinozorların neye benzediğine dair hayaller, en sonunda da öyküler ve yazarlık. Tutkusunun peşinden gitmiş, sırf dinozorlara bağlayamayız yazarlığını da önemli bir yere koymalı o canım hayvanları. Bir de Maltepe’ye gidelim yarın, sahilde manzara süper.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!