Peter Ackroyd – İlk Işık

Londra’ya yakın kırsal bir bölgede orman yanar, küllerin arasındaki tümülüs açığa çıkınca arkeologlar bölgeye akın eder ve kazı çalışmaları başlar. Kazı ilerledikçe türlü aksilikler yaşanır, doğaüstünün müdahale ettiğine kimse inanmak istemez. Karakterler arasında teorilere dair çatışma çıkar, kazı bölgesindeki tünellerden çıkarılan nesneler o güne dek görülen hiçbir arkeolojik örüntüye uymamaktadır çünkü, tünel bulunana kadar kapalı olmasına rağmen binlerce yıl öncesinden yüz yıl öncesine dek pek çok iz vardır, neler olmaktadır? Geçmişin fethiyle ilgili anlatının bir benzerini Ishiguro’nun Gömülü Dağ‘ında görmüştük, İngilizlerin destansı dönemlerinde geçen olaylar karşımıza Merlin hariç hemen herkesi çıkarıyordu. Merlin de var mıydı? Ackroyd benzer bir temayı kullanarak daha da genişletiyor mevzuyu, adeta kendi kozmogonisini yaratıyor. İlk ve son bölümlerin kalıp cümleleri zamanı bir ucundan diğer ucuna kat ediyor adeta, tabii zamanın uçları varsa: “Sonsuzluğun içine çekileyim. Hiçbir şeyin bilinemediği karanlığın içine. Bir zamanlar, gök boşluğunun içinde sıçrayan ışıktan yaratıklar vardı, devinimlerinin çizdiği şekiller boşluğu doldururdu. Ama yaratıklar çok geçmeden kayboldu ve yerlerinde, birbiri içinde dönen, şarkıları dünyanın bütün tellerinde titreşen büyük kristal küreler belirdi.” (s. 9) Bilgi birikimi bize tepemizdeki ışıkların isimlerini, parlaklıklarını sundu ama öncesinde tahayyülün eseri formlar vardı, birkaç ışık bir araya geldiğinde belirli hayvanları, nesneleri ortaya çıkarırdı, göçler bu yolla yapılırdı, ayinler o hayvanların yeryüzündeki yansımalarının onuruna düzenlenirdi, enformasyon çağı bütün dünyayı belli çizgilerin içine yerleştirmeden önce doğayla insanın birliği diye bir şey yoktu sanıyorum, insan kendini doğadan ayrı görmüyordu zaten. Nedir, nesilleri aşan bir akıştır, yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını, ilk kez ne zaman iki ayak üzerinde doğrulduğumuzu bilmeyiz de kolektif bilinçaltımız geçmişin ritüellerini düşlerde gösterir. Öyledir, Damian Fall bütün bu düşünceleri ansızın keserek kendini açığa çıkarır, serbest dolaylı anlatıcı bir anda kimlik kazanır, hoş bir geçiştir bu. Kırsaldaki gözlemevinin üç çalışanından biridir Fall, büyük umutlarla ve heyecanla okuduğu astronomiye gönülden bağlıdır, ömrünü yıldızlara, özellikle Aldebaran’a adamıştır, her gözleminde varlığın geleceğini ve geçmişini gördüğünün farkındadır. Zamanları bir anda aşarak milyarlarca yıl öncesine ve sonrasına gidip gelir, kâhinliği yoksa da sonsuza dair sezgisi yaşamını biçimlendirmiştir, büyük hedeflerine ulaşamayınca üstlerine rapor veren bir astronomdan fazlası olamadıysa da yıldızları gözlemlerken evrenin kendisini niye yarattığını anlar adeta, ünlü düşünürlerden birinin dediği gibi evren insanı kendini anlamak için yaratmıştır, haliyle Fall’u da. Aslında hikâyeye pek de iyi eklemlenmediğini düşünebiliriz, kazı alanındaki olaylar yaşanırken o kulübesinden gözlemevine gidip gelmekten başka pek bir şey yapmaz ama denk gelişlerin anlatısıdır bu, insanları o bölgeye çeken şey gezegenlere kusursuz mesafeler bahşeder, bir araya gelmelerini engeller. İnsan yine kendini anlayamaz da bir araya gelebilir, insan aslında ironidir. Fall potansiyel bir çatlaktır nihayetinde, uzayın sonsuzluğu karşısında dehşete düşüp Pascal’ın korkusunu paylaşana dek ululuğu huşuyla karşılar ve gördüklerinden keyif alır, ne ki boşluğa düştüğünü ve anlamı yitirdiğini anlayınca delirecek, köpek gibi ulumaya başlayacaktır. Son bölüme kadar ortadan kaybolduktan sonra ilk bölümün tekrarıyla ortaya çıktığında düşünürüz, genç insanın değiştiğini yaşlı evren anlayabilir mi? İnsan evrenin değiştiğini anlar mı peki? Fall anlar, son gözleminde Aldebaran’ın yerinde olmadığını görür ve akli dengesini yitirir, tıpkı Chiang’ın öyküsünde matematiğin toptan yanlışlanabildiğini çözen matematikçinin anlamı kaybetmesi gibi Fall da yaşama amacını kaybetmiştir. Tekamülüne kadar tabii, her şeyin değişebileceğini ve aslında ölü yıldızların tozlarından oluştuğunu düşününce sadece gözlemci olarak var olduğunu anlar.

Fall’un hikâyesi romandaki karakterlerin hikâyelerinin en kısasıdır ama bütün romanın özetini teşkil eder bence, daha geniş anlatım zamanları ayrılan diğer yaşamların hayatı daha yavaş akar, cisimlerin kütlesi büyüdükçe uzayı bükerek zamanı yavaşlattıklarını düşünürsek müthiş bir benzetim çıkmıyor mu ortaya? Yan karakterlerin düşünceleri ve hareketleri oldukça hızlıdır, rastgeleliklerinin büyük cisimler etrafında anlam kazandıklarını görürüz. “Büyük” karakterlere bakalım, merkezde Evangeline Tupper ve Mark Clare var, küle dönmüş ormanda tümülüsün etrafında dolanıyorlar ve Mark kazıya ne zaman başlayacakları hakkında bilgi veriyor, muhabbet ediyorlar. Diyaloglar iyi, her karakterle birlikte farklı bir söyleyiş çıkıyor ortaya, güzel. Evangeline tıpkı Lancelot ve Guinevere gibi olduklarını söylüyor, Ishiguro’ya gönderme ihtimali var mıdır bilmem. Mint ailesiyle iki karakterin gezintisi sırasında tanışıyoruz, baba ve oğul Mint çiftçilikle geçiniyorlar, oranın yerliler. Atalarının fotoğrafları ve resimleri duvarlarını süslüyor, nesillerdir oradalar, dolayısıyla kazılacak bölge hakkında bilgi sahibi olduklarından işkillenebiliriz ama dursun biraz bu. Kısa bölümler halinde kurgulanmış anlatının bazı bölümleri anlatılan zamanın ardışık parçaları, bazılarındaysa sahne bir anda değişiyor. Tupper’ın eve gidişi örneğin, lezbiyen eşiyle ilişkisine şahit oluyoruz ve kelebek etkisi kendisini hissettirmeye başlıyor, başlarda bazı karakterlerin veya olayların ne işe yaradığını çözemesek de ilerleyen bölümlerde birbirine bağlanıyor her şey. Joey ve Floey Hanover çifti olaylara dahil olduğunda Floey’nin Tupper’ın lezbiyen sevgilisiyle okuldan arkadaş olduklarını öğreneceğiz mesela, yıllar sonra karşılaşıyorlar. Joey eskilerin ünlü bir komedyeni, TV yıldızı, evlatlık verilmeden önce ailesinin yaşadığı evi bulmak için geldiği Pilgrin Vadisi civarında dolanırken yerlilerle tanışıyor, oranın insanını seviyor ve evi aramaya devam ediyor. Ne tesadüftür ki Fall’un yaşadığı kulübe çıkıyor doğduğu ev, daha da önemlisi annesiyle babasının hikâyesini anlatan baba Mint’in kuzeni olduğu ortaya çıkıyor, kaostan evrilen anlatının düzeni yavaş yavaş beliriyor. Akraba evliliklerinin sıklığı bütün köyün aynı aileden sayılmasına yol açmış, Joey kendi insanlarıyla yakın ilişkiler kuruyor, bu durum anlatının çözülme noktasında kilit rol oynayacak.

Her karakterin kazı etrafında toplanması tamam, kişisel hikâyeleri de var. Mark’ın eşi Kathleen evlat edinmek istiyor ama sakatlığından ötürü reddedilince bunalıma giriyor, antik kalıntının doğurduğu sonsuzluk duygusuyla baş edemeyerek intihar ediyor, Mark için büyük yıkım ve kazının sonunu getirmekte muazzam itki. Bölgede binlerce yıl önce yıldızlara bakarak yapılan ayinler hakkında bilinenler gömütte yıldızları “okuyan” önemli birinin yattığını gösteriyor, şans eseri bulunan giriş kapısındaki biçimlerin gökyüzündeki yıldızlarla aynı biçimde dizildiğini görünce şaşırıyorlar, yıldızların hareketini kusursuz biçimde hesaplayan atalarının bilgisini düşününce hayret ediyorlar ve kazmayı sürdürüyorlar. Birtakım kazalar, talihsizlikler, sonra asılmış bir adamın heykelini buluyorlar genişçe bir noktada. Tüneller daha sonra ortaya çıkarılacak, en sonunda da mezar odası bulunacak tabii. Mint’in söylediğine göre ilk ata, o bölgenin ilk insanı, yaşamın kaynağı gibi bir şey. Kazıcıların işini aleni biçimde sabote etmiyorlarsa da her türlü aksiliği yaşamaları için ellerinden geleni yapıyorlar, çok iyi bildikleri tünellerden geçerek tabutu çalıp Joey’ye emanet ediyorlar. İtişmeler, çekişmeler, sarsılan güvenler derken Joey elindeki ateşle tabuta yaklaşıyor, kapağı açıyor ve evrenle karşılaşıyor diyeyim, Ackroyd geçişi, evrenin bir insanın içine dolmasını ve normale dönüşü o kadar güzel anlatmış ki o sonsuz boşluk karşısındaki insanın heyecanı onca geniş, zengin.

Final de başarılı, zamanla insanın ilişkisine dair hemen her şey derlenip toparlanıyor. İyi bir roman bu, Ackroyd’un kurmacalarından birini ilk kez okudum, diğer metinlerini de kısa sürede okurum zannediyorum. Gördüğünüz yerde alın bence, tavsiye.