Mahmut Makal – Hayal ve Gerçek

Başlıklar halinde köy, kırsal, kasaba, bozkır, dağ, tepe. Evlilik mesela, köyün en kaotik olayı. Kimse kanun manun bilmediği, kanunlar da zaten köye pek giremediği için geleneksel evlilik yaygın. Onlu yaşlarının başındaki çocuklar iki kilo şekere veriliyorlar, muhtarın izni de varsa keka. Karısını kovan, kocadan kaçan, eşini değiştiren, üçer dörder evlenen de çok. Kızlar birkaç kez evlenmiş erkeklere veya kendi yaşıtlarına kaçıyorlar, sonra başkalarına da kaçıyorlar, sık sık koca değiştiriyorlar. Şerbet içilerek nişanlananların durumları da ilginç, birkaç yüz liraya kızlarını veren babalar başka yerden daha fazla para teklif edildiğinde nişanı bozup kızı yeni damatla nişanlıyorlar. Bir başkası daha fazla para veriyor diyelim, kız kimseye haber vermeden kaçıyor, babasıyla ilk evlenecekleri peşinden koşuyor, kafalar gözler yarılıyor, silahlar ateşleniyor, inekler zehirleniyor, döngüden sıkılanlar köy meydanında çaça yapıyorlar falan. Makal’a göre eş değiştirme rekoru yirmi beşinde altı koca ve otuz beşinde sekiz koca değiştiren kadınlarda. Mesela bir adamın dört eşi var, doğuran ilk eşi diğer eşlerden doğan çocukları da kendi nüfusuna yazdırıyor, oluyor on beş yirmi çocuklu anne. Bu düzeni hemen herkes savunuyor, yaşlı bir adam Abdülhamid döneminde isteyenin on eş alabildiğini, yaban köyden evleneni de askere almadıklarını söylüyor, eli artırıyor.

Yağlama denen yiyecek düğün daveti yerine geçiyor, eve yağlama getirirlerse düğüne gidip orada da bir güzel yiyebiliyoruz. Düğün tam bir hafta sürüyor, en önemli günler çarşamba ve perşembe. Ailenin maddi durumuna göre eğlence düzenleniyor, mesela nişan vurma yarışı yapılıyor ve hedefleri dıkşın dıkşın vuran adam düğün sahibinin yanına gidiyor, “Düşmanının ömrü bu kadar olsun,” diyor ve bahşişi cebe atıyor. Düğünlerde “Capture the Flag” geleneği de var, gelin alıcılar damlara asılmış bayrakları ellerine alıyorlar ve bıçakları çekiyorlar, o bayrakları kapabilen çıkarsa çok para ödenerek geri alınması lazım çünkü. Team Fortress: Aksaray Madness resmen. Memiş’in vakası standart prosedürü çok güzel gösteriyor: Memiş kardeş evleniyor, gelinin bulunduğu odaya giriyor merasimin sonunda. Hava buz gibi, Memiş kardeşin makine çalışmıyor. Kapıda bir kadın bekliyor, kanlı çarşafı gösterip müjdeyi verecek. Bir saat geçiyor, iki saat, ses yok. Tüfeği elinde bekleyen adam da meraklanıyor, ateş edip duyuracak müjdeyi o da. Silah sesini duymayanlar meraklanıp olay yerine gidiyorlar, bakıyorlar ki akrabaları Memiş’i sırtlayıp Molla Mustafa’ya götürüyorlar, üfürtecekler bir güzel. Kinleniyor Memiş, ısınsa görevini yerine getirecek ama yolda da üşütüyor, dönüşte bir daha üşüyor ve odaya kapanır kapanmaz ısınıyor. Bir süre sonra hışımla açıyor kapıyı, topaç haline getirdiği kanlı çarşafı kapının karşısında uyuklayarak oturan babasının kafasına çarpıyor. Anlatıcı sonradan Memiş’le konuştuğunda köyü baştan aşağı yakmayı diliyor oğlan, rahat bırakılsa arıza çıkmayacakmış. Memiş’ten Mevlit’e ipek pürüzsüzlüğünde bir geçiş: Kötü Mevlit düğün dernek alır Emine’yi, kadın birinci yıl bitmeden Mehmet Ali’ye kaçar. Mevlit hemen dava açar, Mehmet Ali davadan vazgeçmesi için Mevlit’e iyi bir para verir. O sırada Emine ikinciye kaçar, Mevlit ondan da para alır ve bu bir dolandırıcılık değildir, Emine gerçekten de Mevlit’ten kaçmaya çalışır ve istemeden Mevlit’i zengin eder.

İlçede sinema vardır da radyoya alışamayan köylü ne etsin? Biri atlılar üzerine üzerine gelince korkudan donup kalır, diğeri vurdulu kırdılı aktörü Mezerli Han’ın süpürgecisine benzetir, herkes tövbe eder sinemaya. Tiyatronun oluru daha, zaten köy odalarında oyunlar oynanıyor, ortaoyunu revaçta. Hacının hocanın bir lafına bakar, bütün bu eğlenceler bir anda şeytan icadı haline gelip tedavülden kaldırılabilir. Bu hocaların dedikleri kanundur, yedikleri helaldir. Doymazlar, köylünün samanına sebzesine çökerler, dahasını isterler. Din öğretirler, öyle devletin öğretmeni gibi “at eşek okutmazlar”, Allah nezdinde değerli şeyleri öğretirler. Arada sopa attıkları da olur, kafa göz yararlar ve milleti dolandırmaktan vazgeçmezler. Mesela devlet yeni sıraların yapılması için ödenek çıkarmıştır, köylüler marangozlukla uğraşan bir hocayı tutarak paranın yabancıya gitmesine engel olurlar. Zamanı gelince anlatıcı bakar ki hoca birkaç odunu çatmıştır, sıra o. Köylülere gider, devlet kurumlarına şikayette bulunmayı düşünür ama karşı çıkarlar, hocanın aldığı para helaldir, hem dinle arayı bozmamak lazımdır. Kös kös evine döner anlatıcı. Araya da sıkıştırır, Cumhuriyet vasıtasıyla düzenlenen yardım kampanyasında toplanan paraların kimlerin eline geçtiği araştırılsa çok ilginç bulgulara ulaşılacağına değinir. Hocalarla ilgili hikâyelerin sonu yok, DP iktidara geldikten sonra CHP’ye ve Atatürk’e saydırmaları en bilineni. CHP iktidardayken o kadarına cüret edemiyorlarmış ama sonrasında coşmuşlar, hatta kâfirlik öğretiliyor diye caminin anahtarına bile el koymuşlar da okulu tatil ettirmişler zorla. Anlatıcı bir süre caminin hocasıyla birlikte ders yapmış, sabah biri, öğlen diğeri. Sonra köylüler hocaya söylemişler, anahtarı vermese ne olacak? Öğretmen kendi gitmiş, öğrencilerini göndermiş, bazen yalvar yakar almış anahtarı, bazen hiç alamamış. Kara kışta öğrenci de beklemezmiş cami açılsın da okul başlasın, evlerine gittikten sonra gelmezlermiş bir daha. Şartlar zor, öğretmenler zaten direkt din düşmanı olarak yaftalanıyorlar yeri geldiğinde, meydan dayağı yiyebiliyorlar, kovulabiliyorlar, devlet köylere girememiş ne yazık ki. Arada sırada jandarma geliyor, o da büyük bir şey olduğu zaman. Öbür tarafta biri hacı oluyor mesela, köye döndüğü zaman izdiham, sakalına dokunmaya çalışıyorlar. Hacılar köylerin gurur kaynağı, onca yolu aşıp ölmeden geri döndükleri için kahraman muamelesi görüyorlar. Hediyelerin ardı arkası gelmiyor, bir üfürük için verilenler acayip. Mesela köyde biri hasta oluyor, ilçedeki hastaneye götürmek için saatlerce yol gidilmesi lazım. Bir hoca çıkıyor, hastayı iyi edeceğini söylüyor, yarı yolda hocanın dediğine kanıyorlar ve köye dönüyorlar, hasta birkaç gün sonra vefat ediyor. Bunlar sıklıkla rastlanan şeyler, hocaların dediği kanun, şifa, emir. Dişçileri de unutmamalı, köyün dişçileri kerpeteni penseyi kaptıkları gibi dişlere yapışıyorlar, tükürme kovasını kanla dolduranların dişlerini çat çut çekiyorlar. Bazen kırık diş yerinde kalıyor, kanama durmuyor, felaket. İlacın ne olduğunu bilen de yok, otları motları karıştırıp yaralara sürüyorlar, kesikleri hayvan pisliğine buluyorlar, acayip tedavi yöntemleri. Anlatıcı bir zaman ecza dolabı hazırlıyor da köylüler birer ikişer gelmeye başlıyorlar, tentürdiyotla kanamayı durdurmaya çalışıyorlar, aslında bir anlamda geri kafalılar ama sağlıklarına iyi geldiğini anladıkları bir şeyi kullanmada tereddüt etmiyorlar pek. Radyonun olayı da öyle, anlatıcının radyosunu dinlemeye gelenler başlarda sesin geldiği yeri hayal güçleriyle saptamaya çalışıyorlar, anlatıcı aletin çalışma prensibini anlatsa da anlamıyorlar tabii. Sonraları birer ikişer onlar da radyo aldıkları zaman alet normalleşiyor. Makal’ın bu yüzden yargılandığı malum, radyo vasıtasıyla Rusya’ya bilgi gönderdiğini düşünenler hemen şikayet ediyorlar ve mahkemeye çıkartıyorlar adamı. Yerin altından yolluyormuş devlet sırlarını anlatıcı, nasıl yerin üstünden ses geliyorsa altından da gidiyormuş. Şehrin radyosuyla köyün radyosu arasında fark olduğunu düşünen de çok, şehre gidip oranın radyosunu dinleyenler farklı havadisleri alabileceklerini düşünüyorlar. Böyle bir dünya hurafe, batıl inanç, safsata.

Makal yine bam güm giriyor köy yaşamına, okuru dehşete düşürüyor. Anadolu’yu güzelleyenler niye güzellerler anlamam, benim gördüğüm de pek öyle matah bir şey değildi, Makal’ın anlattığından halliceydi açıkçası.