James C. Scott – Tahıla Karşı: İlk Devletlerin Derin Tarihi

Lévi-Strauss’tan bir alıntıyla başlıyoruz, yazının insanlığın aydınlanmasından ziyade istismar edilmesine yaramış gibi göründüğünü söylüyor. Yazı ilk olarak tahıl kayıtlarıyla ortaya çıktığından bilgi aktarımının çok daha sonra geldiğini söyleyebiliriz, öncelik metanın kayıt altına alınmasıydı. Sadece tahılı değil, insanı da bu kayıtların bir parçası olarak düşünmek gerek. Scott’ın sıklıkla değindiği gibi göçebe topluluklar merkezi yönetimler için baş belasıydı ki hâlâ öyle, bu göçebelerin sayısı, ürettikleri, ürettiklerinden alınacak vergi bilinemeyince zorla iskân politikasına maruz kalıyorlar tabii, geçtiğimiz yıllarda Güney Anadolu’daki son göçebe topluluğun maruz kaldığı baskı politikalarına dair haberler yapılmıştı. Avcı-toplayıcılar için büyük bir şok olsa gerek bu, Scott’a göre yerleşik yaşama bir anda geçilmediği, çiftçilerle avcı-toplayıcılar bir arada yaşadıkları için eski dostlarının geçirdiği değişimi gören, ötesinde onların zorbalıklarına maruz kalan konargöçerler için devlet sorun çıkarma mekanizmasından fazlası değildi. Bu araştırmasında Scott tarih öncesi çağların ekonomisinden ehilleştirilmiş üretimin yaşamı ne ölçüde etkilediğine dair pek çok çıkarımda bulunuyor, verileri toplarken arkeologlardan antropologlara kadar pek çok bilim insanından yardım aldığını da belirtiyor, böylece ezberleri bozan bir metin çıkıyor ortaya. Örneğin yerleşik yaşama geçişin bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesinden çok önce gerçekleşmesi var, “barbarlığın” uygar toplumda seçkin olmayan kişilerin yaşam kalitesinden çok daha yüksek bir standarda sahip olması var, bir dünya mesele. Scott odağını daha çok Bereketli Hilal civarında tutsa da Çin’deki hanedanlara ve Güney Amerika’daki uygarlıklara yöneldiği de oluyor, devletin oluşum biçimi coğrafyadan coğrafyaya farklılıklara sahip. Gerçi devletin ne olduğunun, tam olarak hangi organlardan oluştuğunun sorgulanması da lazım bir yandan, bildiğimiz şekliyle devletler ortaya çıkalı uzun bir süre olmadı, tarihteyse bambaşka yapılara sahip organize örgütler mevcut. Bu da irdeleniyor metinde, Scott bir sonuca varıp devlet olgusunu bu çıkarımla birlikte işletiyor. Ne bu çıkarım, şu an bilmiyorum valla, not aldığım yerlere göz atarken karşıma çıkarsa yazarım. Neyse, hiçbir kurumun devlet kadar çevresini değiştiren teknolojileri üretme konusunda iştahlı olmadığı görüşüyle başlıyor Scott, ardından devlet formuna yaklaşan ilk oluşumların MÖ 3100 civarında Dicle ve Fırat Vadisi’nde ortaya çıktığını söylüyor. Hemen ardından sabit topraklarda yetiştirilen ürünlerin resmi dinlerce kutsanması başlıyor, eğer yerleşik değilseniz Küspe Tanrısı Mohanki sizi kutsamıyor, ayvayı yiyorsunuz sonra. Yerleşiklik bu açıdan da teşvik ediliyor, ilahi yardım almak isterseniz yerleşeceksiniz, tarla süreceksiniz, vergi vereceksiniz, ibadet edip veya sadece inanıp ertesi güne uyanacaksınız, bu böyle gidecek. Daha fazla boş vaktiniz olacak, daha iyi besleneceksiniz ve zanaat denen naneyi öğrenip uygarlığın bir parçası olacaksınız. Bu arada uygarlık bu yöntemle oluşmayacak, Scott’a göre herkesin bildiği hikâye yanlış. Yerleşik hayatın uygarlığı doğurduğu söylenir ama uygarlık çok daha öncesinde de vardı, araştırmalara göre tarımın ortaya çıkmadığı zamanlarda sulak ve av hayvanlarının bol olduğu yerlerde alet edevat üreten, zanaate girişen insanlar vardı. Guillermo Algaze’ye göre Yakın Doğu’daki ilk köyler bitkilerle hayvanları, Uruk kentiyse insanları evcilleştirmişti. Sınırları belirsiz basamaklar olarak görebiliriz bu adımları, insan doğayla uğraşarak evcilleştirmeyi öğreniyor, bu sırada kendisi de evcilleşiyor. İlk yapılar oluşmaya başladığında “içeride” yer almak istemezse duvarların dışında, kente çok da uzak olmayan bir noktada takılıyor ve mutualist bir yaşam şekli ortaya çıkıyor. Savaş da bu ilişkiye dahil. Antoni Jach’ın Şehrin Katmanları diye kurmaca bir metni vardır, Scott’ın barbar-uygar çekişmesini anlattığı onca sayfayı okumak yerine bahsettiğim kitabın son bölümünü oluşturan bölümü okumak yeterli. Roma’nın duvarlarının dışında barbarların orduları beklemektedir, kuşatma aylarca sürecek olsa bile kıpırdamayı düşünmeyen binlerce insan geceleri ateşler yakmakta, şarkılar söylemekte ve savaş çığlıkları atmaktadır. Zamanla içeridekilerin hali haraplaşır, dışarıdakilere benzerler. Dışarıdakiler içerideki yaşama bir ölçüde özenmektedir, içeridekilere benzerler. Şahane bir anlatı, kitabı bulan okusun. Neyse, uygarlaşma sürüyor, hayvanlar evcilleştiriliyor ve ilk hastalıklar bu hayvanlar vasıtasıyla beliriyor. Medeniyetin bir bedeli vardır, medeni sayılmak için devletin çatısı altında hastalanır ve ölür insanlar, sonra devlet adına bir yerlere savaşmaya giderler, üstelik devlet bu insanları bir arada tutmak için duvarlar örer. Çin Seddi’nin dışarıdaki tehlikeyi içeri sokmak amacıyla olduğu kadar Çinli vergi yükümlülerini içeride tutma amacıyla da yapıldığı düşünülüyor, zira yaşanacak herhangi bir faciada insanlar canlarını kurtarmak için medeniyetten olabildiğince uzaklara gidebiliyorlar, doğal olarak. “Kültürel melezleşme” diyor Scott ama sadece kültürle sınırlı tutmamalıyız bunu, günümüzde mültecilerin yaşadığı zulme bakarak işin sosyal, politik vs. yanlarını da görebiliriz. Yerleşik yaşam insanlık için geçici bir evreymiş gibi geliyor bana, çok uzak bir zamanda yerleşikliğin sunduğu tüm olanaklara dünyanın her yerinde kavuşabilirsek ev satın almanın pek bir anlamı kalmayacak, bir açıdan.

Ateşin evcilleştirilmesi insanlık için en büyük dönüm noktası. Ateş yardımıyla sürüler yönlendirilebiliyordu, ok ve yay ortaya çıkmadan çok önce insanlar ateşi avcılık için de kullanıyorlardı. Bu çevre mühendisliği sayesinde geçim kaynakları daha küçük bir alanda toplanabilir hale gelmişti, bir öğün için kat edilmesi gereken alan küçülmüştü, daha da önemlisi besinlerin pişirildikten sonra daha çok enerji sağladıkları keşfedilmişti. Bu tür bir beslenmenin getirisi beyinlerimizin üç kat büyümesini sağladı, ateş bizi evcilleştirdi bir açıdan. Sulak alanlar bu yüzden arandı, bu tür alanlarda daha fazla besin bulunabiliyordu. Havalar iyi gittiği sürece sıkıntı yoktu ama kuraklıklar hem insanların aç kalmasına neden oldu, hem de örgütlü ilk oluşumların vergi toplamalarını engelledi. Başlarda yan yana yer alan üç köy sırasıyla avcılık, toplayıcılık ve tarımla uğraşırken iş yavaş yavaş tarıma döndü, Enkidu da ortaya çıkınca tanrıların tarımdan yana olduğuna dair sıkı bir propaganda yapıldı, geleceklerini olabildiğince garanti altına almak isteyen avcı-toplayıcılar da yavaştan tarım yapmaya başladılar ama süreğen bir durum yaratmadı bu, insanlar hâlâ topraklarını bırakıp başka topraklara doğru harekete geçebiliyorlardı, eğer geçim yollarına zanaatler olarak yaklaşırsak zamanının en kral insanı birkaç zanaati birden bilen insandı. Kuraklık zamanında avcılık yapan, göç mevsimi geçince tarıma dönen, bir yandan da kendi hayvanlarını yetiştirmeye çalışan insan her türlü hayatta kalabiliyor, birikim yapabiliyordu ama duvarların dışındayken bu birikimin ne zaman çalınacağı bilinemiyordu tabii, uygarlık yavaş yavaş göz alıcı hale gelmeye başlıyordu. Adem ve Havva’nın cennetten kovulup zorlu bir dünyaya atılmalarının hikâyesi, angaryayla dolu bir dünyaya adım atan insanla ilgili bir metafor olarak değerlendiriliyor günümüzde, yaşam giderek zorlaştıkça tarım alanlarının artmasını bir de buradan okuyabiliriz. Tarımla uğraştıkça bitkilerin çeşidini çoğaltıyoruz, farklı tarım uygulamaları bitkilerin yapılarını değiştiriyor, çeşitlilik artıyor, böylece evlere ve tarlalara giren haşarat da artıyor, güdümlü bir ekosistem oluşuyor. Getirileri ve götürüleri için geniçşe bölümler ayrılmış, ben buralara girmeden noktayı koyuyorum.

Günümüzün dünyasını geçmişle birlikte okumak için iyi bir metin, hararetle tavsiye ederim. Evet, hararet.