Keops kendi adına piramit yaptırmaktan vazgeçeceğini sezdirir, Başrahip Hemiunu ve yaşlı danışman Userkaf somurturlar, hükümdarın ağzından öylesine çıkmış bir laf için üstelemezler, Mısırlıların kurban kesmemelerini emrettiği gibi piramit yapılmamasını da emredebilir eğer geleneği sürdürmek istemezse. Göklerle kurulan iletişimin kesilmesi söz konusudur, Keops hangi merdivenle çıkacaktır sonsuzluğu fethetmeye, kimileri annesiyle konuşmaya giderken kimileri kafa çekmeye veya yaşlı yazıcı İpour’la konuşmaya giderler ki piramitlerin hikmetlerini Keops’a anlatabilsinler, bürokrasi krize girmiştir. İlk mezarın öyküsü, granit blokların taşınmasıyla ilgili belgeler, ölüm fermanları, üzeri karalanmış taslaklar, bir dünya papirüsten okunan bellidir: piramitlerin yapımına yol açan kaynak neden kayıptır, karalanan papirüslerdeyse bulunamayacaktır. Sıkarlar bir tane, Hemiunu başa gelen belaların refahtan, bolluktan olduğunu söyler, Nil taşmasın diye hemen bir eziyet icat olunmalı, halk rahatından edilmelidir. Mezopotamya’daki su kanalları halkın emeğinden çok daha azını kazandırdığına göre Mısır da kendi halkının enerji fazlasını soğurmak için hemen bir piramit diktirmelidir, duvar veya başka bir şey değil, hem piramitlerin yapımı bitmek bilmez, hükümdarın ölümünden sonra bile inşası, keşfi, gadri sürer. “Duvar yapsalar, inşaat günün birinde bitecekti; deliğe gelince, yalnızca dipsiz oluşu yüzünden halkı öfkeye boğacaktı. Başka bir şey bulmak gerekiyordu, öyle bir şey olmalıydı ki, insanlar gece gündüz ona kafa patlatsın ve kendini unutsun. Öyle bir özellik taşısın ki, aynı zamanda hem bitmiş hem de bitirilmesi olanaksız olsun. Yani sonsuza kadar sürekli yenilensin. Bütün bunların dışında da gözle görülür bir şey olsun.” (s. 17) Tanrıların geometri bilgilerinden esinlenilir piramit dikilirken, bu arada “geometri” o çağda yoktur, kırmızı “kalemle” yazılanlar aslında kalemle yazılmaz, kısacası ya çeviride mevzu var ya da Kadare kasten anakronizmi fişekliyor, bu durumda günümüzün iş cinayetlerine kurban giden işçileriyle sık sık devrilen taş blokların altında kalan işçilerin birliğini düşüneceğiz. İş güvenliği sağlanmadığı için, o bölümü açayım, Luksor’dan gelen 385. taş yerleştirilirken -yukarıdan aşağıya artar sayılar, 1. taş göklerle teması sağlayacağı için yerin hiçbir kıymeti yoktur, haliyle işçilerin de kıymeti yoktur- usta intihar ettiği için nizami durmaz, bir işçinin eli kopar. Assuan taş ocağından gelen bilmem kaçıncı taşa dokunanlar hastalanırlar, lanetlendiklerini düşünürler, taşı oraya kadar zar zor çıkardıkları için indirme şansları da yoktur. İnşaatın orta yerinde iblisin taşı, büyücüler kaldıramaz mı büyüyü, denemeleri gerekir ama o taşın, belki başka taşın devrilmesiyle on yirmi kişi ölür, biri Keops’a uzun ömürler diler ölmeden hemen önce, taşların üzerine yazılan yazılarda da Keops’a övgüler ve küfürler sıralanmıştır, idam edilecek işçilerden -insanlar sıklıkla idam edilirler, hızlı çalıştıkları için, yavaş çalıştıkları için, piramitle ilgili gizli bir bilgiye sahip olduklarından ölmeleri gerektiği için, kurmadıkları komployu kurmuş muamelesi gördükleri için, gerçekten komplo kurdukları için, büyücülükle suçlandıkları için, casuslukla suçlandıkları için- sadece ikisi Keops’a lanet dilemiştir, yalnızca iki kişiyi öldüren bir taşa “Uysal Taş” adı takılmış, bir de güzel teşekkür edilmiştir, taş memnuniyetini dile getirerek görevini ifa etmek üzere sessizliğe gömülmüştür, rampadan dışarı kayan bir taş her basamakta beşlerce kişiyi öldürmüş, toplamda doksan kişinin kopuk organlarıyla birlikte toprağına kavuşmuştur, rampadan kurtulduktan sonra işi kolaylaştığı için kolaylıkla dehşet salan bir taşın delirttiği adam hemen zıplayıp ustasının boynunu dişlemiştir, özetle işçilerin aldıkları en hafif hasar ağır akıl hastalıklarıdır, hesabının sorulması gerekir, sorulamaz. “Hükümdar adına yükselen toz bulutları” nam bölümde Keops’un ufuktaki toz bulutlarına şöyle bir bakıp masasındaki “dosyalara” gömüldüğünü görürüz, babası Snefru’nun yaşamöyküsünü okurken ilgi çekici hemen hiçbir şeye rastlamaz. Gündüz, gece, gündüz, gece, arada bir ziyafet, gündüz, gece, kendi yaşamının da bundan ibaret olduğunu fark eder. Kadare’nin araya serpiştirdiği zulümlerden biri: insan yaşamının neliğini düşünen Keops bu gündüzlerle gecelerin ötesinde filozofların düşüncelerini hatırlar, filozoflar insan yaşamının cinsel doyuma ulaştıkları anlardan ibaret olduğunu öne sürmüşler, karşıt görüştekiler her ânın kıymetli olduğunu söylemişlerdir. “Deli saçması! dedi Keops kendi kendine. Bu filozofların yarısını Abusir taş ocaklarına sürmekle iyi etmişti. İnsanlar bu gibi ipe sapa gelmez düşüncelerle uğraşmayı bir yana bırakırsa, devlet işleri daha iyi yürürdü. Ne var ki filozofları yola getirmek olanaksızdı. Mısırlılar, her türlü düşünceye kafa patlattıktan sonra, şimdi de dünyanın geriye kalanını şirazesinden çıkarmaya kalkıyorlardı. Girit elçisinin ona gönderdiği raporda böyle söyleniyordu. Dışişleri bakanı bu raporu ona böbürlenerek vermişti. Öteki vezirlerin de gözleri parlıyordu: bu sözler, Mısırlıların tüm evrende ışıl ışıl parlamayı sürdürdüklerini kanıtlıyordu.” (s. 74) İkinci yaşam düşüncesi vardır Mısırlılarda, Giritliler başta olmak üzere o bölgenin halkları bu düşünceyi öğrenince rahatlarlar zira yaşamın basitliğine bir teselli bulmuş olurlar. İşçilerin üzerine bu düşüncenin gölgesi düşmüştür, isyan etmezler, bir sonraki yaşamları canlanır altında kalacakları taşın düşüşünü izlerken. Keops toz bulutuna bakar, piramitler olmasa felsefi keşiflere yol açılmayacağını düşünür, zaten istese de kurtulamayacaktır artık önünde yükselen dev zincirden. Haydudu, sokak serserisi, işçisi, bütün Mısır koca gölgenin altında dolanır, varlıkları yapıya bağlıdır. Dosyadaki belgelerden halkın ne düşündüğünü bilir Keops, önemsemez, hakkında kötü şeyler söylenmeye başladığı için piramidi sevmeye bile başlamıştır. “İhbarcılar her şeyi sadakatle kaydetmişlerdi ve dosyanın içine gelişigüzel ya da biraz olsun düzenli biçimde doldurulmuş o cümleler, Mısırlıların kendi devletlerine karşı besledikleri sevgisizliğin ya da onların dürüstlükten yoksunluklarının hangi ölçülere vardığını, kaleme alınmış resmî bir rapordan daha sadık olarak ortaya koyuyordu… Yutuyor, insan olsun, her şeyi yutuyor doyumsuz kara dul, midelerimizin duvarlarını birbirine yapıştırdı, sıkıp suyumuzu çıkardı, karnımızı doyurduğumuz bakliyata el koymakla kalmadı yalnızca, maddî manevî her şeyimiz ona ait, eğlenmek, bir şeyleri kutlamak da yasak artık, anamın ruhu adına, şeytanlar götürsün bu Mısır’ı, adını bir daha duymaz olayım, ne onun adını, ne de şu kahrolası piramidin adını!… İnsanlar, yapılmakta olan bu yeni tapınağın yaşamın özüne varıncaya kadar her şeyi kuruttuğunu söylemekte haklı.” (s. 76) Aşklarına, dostluklarına, sevinçlerine dek sızmıştır piramit, onsuz bir yaşamı düşünemeyecek hale gelmişlerdir, kaderleri koca yapılara bağlanmıştır. Sfenks de dikilecek, birileri koca heykelin dibinde yukarılara bakarken kemikleri düşünmeyecekler. Keops ölecek, birkaç piramit daha dikilecek, casus avlarına çıkılacak da katledilecek insanlar, kan gölünün sonu gelmeyecek. Timur’un piramitlerden ilhamla diktiği kafatası piramitleri için ayrı bir bölüm sonlarda, telle tutturulan milyon kurukafa estetik bir cehennemi çıkarıyor yüzeye, binlerce yıl öncekine benzer. Resmî tarihin doğru olmadığını anlayan Mısırlıların bölümü tarihyazımının pratiğini gösteriyor, Kadare neler yapıyor bu romanda, hayranlık uyandırıyor. Mezar hırsızları piramitlerden birine girdiklerinde firavunun boynunun kırık olduğunu görüyorlar, haberi yayıyorlar isteyerek veya istemeden, canlarından oluyorlar tabii. Son: hikâyenin ortalarında taşlardan birinin gizemini çözmeye çalışıyorlar, ölüm saçtığı için sungular mı verilmiyor, ayinler mi yapılmıyor, karanlığının sırrı açığa çıkmıyor. Asırlar geçiyor, turistlerden biri çektiği fotoğrafa bakınca karanlığı görüyor, Mısırlıların göremediğini. Hiçbir büyünün, hiçbir kimyasalın atamadığı şey, kan lekesi.
Roman, dört dörtlük.
Cevap yaz