Han Kang – Beyaz Kitap

Beyazın imgeden, nesneden, varlıktan geçiş halidir. Beyaz şeylerle ilgili yazılacak, anlatıcı hemen liste çıkarsın: kundaktan zıbın, tuzdan kar, buz ve ay, beyaz kâğıt, gerisi anlatıya serpilmiş. “Her bir sözcüğü yazarken tuhaftır, çok sarsıldım. Bu kitabı mutlaka tamamlamak istediğimi ve yazım sürecinin bir şeyleri değiştireceğini hissettim. Yaraya sürülen beyaz merhem, üstüne sarılan beyaz sargı bezi gibi bir şeylerin gerekli olduğunu da.” (s. 9) Yazım sürecinin bir şeyleri değiştirmesi için değişmesi istenen bir şeylerin olduğu malum, bu şeylerin anlatıda karşımıza çıkacağı da malum, yani travmalarıyla oynayan, acıyı beyaza boyayan anlatıcının neyi nasıl değiştireceğine şahit olacağız, fragmanlar kesitler havalarda uçuşacak, kar taneleri gibi yere indiğinde örüntüyü göreceğiz. Klasik anlatıya pek yaslanmayan her metne razıyız, Kang’ı da başımızın üzerine koyacağız son sayfayı okuduktan sonra. “Ben” ilk bölüm, anlatıcı listeye ertesi gün tekrar bakıyor ve beyaz sargı bezinin, merhemin anlamını sorguluyor, beyazlar canın oyuklarını doldurmaya yetmeyecek, kanırtılmadan kapanmayacak bir şeyler var. Başlamayı hep ertelemiş anlatıcı, başka bir ülkenin başkentine kısa bir süreliğine taşınmış ki Varşova olduğu söyleniyor o kentin, Kang ömrünün bir kısmını orada geçirmiş, soğuk, karlı, ilk sözcükler için güç veren buz şehir. Sokaklarından devam edebilirdik, hemen oyuklara geçebilirdik ama özgürlüğü duyuyoruz, anlatı nereye çekilirse oraya gidecek. Migrene meyil, anlatıcı zamana dair duyularının keskinleştiği anlardan birine, on üç yaşında ortaya çıkan migreninin yol açtığı ilk kramplara döndürüyor. Zaman keskin, bilince kesik attıktan sonra gizlenir, tekrar ortaya çıkacağı ânı bekler. Anlatıcı için metni yazdığı andır bu, ilerisini düşünür, yaşamadığı zamanlara ve yazmadığı kitaplara doğru yürüdüğünü düşünür. Mekânı kurmayı ihmal etmez, sözleşmeyi imzalamadan önce müstakbel dairesini görmeye gittiğinde yer yer dökülmüş boyaları ve kirleri görür, eşyalarını yerleştirdikten sonraki gün bir kutu beyaz boya ve büyükçe bir fırça alarak her yeri beyaza boyar, dış kapıyı da boyayıp bir saat sonra tekrar dışarı çıktığında kar yağmaya başlamıştır bile, bakışta bir dalgınlık. Beyazın başka bir durağına, acıya daha yakın bir noktaya gidiyoruz şimdi, bembeyaz kundağa sarılmış bebeğin yanındayız, daha yeni nefes almaya başlamış, annesinin yüzü kan kaybından kirece dönmüş, iki beyazlığın arasında kan kokusunun yaydığı sessizlik. Anlatıcının annesi ilk çocuğunun doğduktan iki saat sonra öldüğünü söylemiş, sekizinci ayında doğan kız çocuğu kuvöze konsa yaşayacakmış ama o zamanlar baba bir köy okulunda öğretmenmiş, kaldıkları lojmandan ulaşım zormuş, kimse de yokmuş etrafta. Mahalledeki tek telefon yirmi dakikalık mesafedeymiş, babanın işten çıkmasına altı saat var, anne yalnız başına doğum yapmaya karar vermiş. “Bebeğin kana bulanmış ufacık bedenine az önce diktiği zıbını giydirmiş. Ölme, yalvarırım ölme. Zayıf bir sesle ağlayan, avuç içi kadar bebeğini kucaklayıp tekrar tekrar mırıldanmış.” (s. 17) Anlatıcı ablasının ömrünü de kendine biçiyor, uyduruyor ve buradan bana bağlanıyor mevzu, annem 1979’da ilk çocuğuna hamileyken babamın kedilerinden uzak durmaya çalışmış ama hödük adam anneme korkmaması gerektiğini söylemiş, o sıra devrimcilik oynadığı için umursamamış açıkçası. Annem muhtemelen toksoplazma yüzünden düşük yapmış, Deniz’i böyle kaybetmiş. İki yıl sonra abim doğmuş, sonra ben evliliği kurtarmak için annemin katakullisiyle doğmuşum ama evlilik kurtarmak için çocuk mu yapılır Allah aşkına, dünyaya gelmeme hakkımı elimden almışlar resmen. Neyse, Deniz’in bir parçasının abimi es geçip bana vardığını çok düşündüm, ister istemez düşünüyor insan, anlatıcı da düşünüyor ama dile kolayca getirilemeyen bir, ney, genişlik bu, sezi, duyu, düş genişliği, taşkınlık, görünenin ötesini görme isteği, aşkınlık.

Biri sormuş işte, küçükken üzüntüye yakın herhangi bir deneyim yaşamış mı anlatıcı? Radyo programındaymış, ölümün kuşattığı bir ailede başka hikâye dinlemeden büyümüş, kayıp o kadar büyükmüş ki anne yastan çıkamamış bir türlü. Anlatıcı pirinç lokumlarının pişmeden önceki güzelliğiyle piştikten sonraki yavanlığını görmüş de kaybın büyüklüğünü anlamış, Çok güzel bir ihtimalin ansızın kaybolmasıyla zamanda donmuşlar adeta, o kadar ağır ki bunu anlatmıyor anlatıcı, beş yaşında ölen köpeğinden bahsediyor. Bembeyaz tüyler, siyah beyaz bir fotoğrafta köpeğe sarılan küçük çocuk. Ölüm şart değil, yitirmeyi öğrenen çocuğun hassaslığı dipsizleşiyor, beyazın anlatıya, yaşama yayılması ve ısrarla kendini göstermesi bundan. Mesela bir gündür o sis, baştan sona kuşatır da zamanı dondurur, daha doğrusu ikiye ayırır bir, gündüzle gecedir. Kente çöken sis anlatıcı için her şeydir, başta anlatıcıdır, tüm anılar birbirine karışınca ve şimdiye yığılınca, şimdi de sisle kuşatılmış, sanki bütün yaşam o sistir işte. Uzun zaman önceki bir gezintide de öyle, hatıralar arasında yavaş yavaş kaybolan insanlar, şehir ve zaman var, sözcükler bile sisin içinde bembeyaz, zaten ses dalgaları da ne yapacağını bilmeden partiküllere çarpıp durur sisin içinde, yanıltır, değişir, sis anlatıcının varlığıdır, aynaya baktığında gördüğüdür. Varıştan başka yıkımda da beyazın izleri görülebilir, bu da toplumsal travma olsa gerek. 1945 baharında bir Amerikan uçağı şehrin fotoğrafını çekmiş, Adolf Hitler geride ibretlik bir manzara bırakmış gerçekten. Filmlerden şehrin enkaza dönüşmüş halini de kestirebiliyoruz, beyaz molozlar her yerde. O yıkıntılardan tekrar örmüşler duvarları, binalar asıllarına uygun olarak dikilmiş ama eski malzemeyle yenisi kaynaşmamış bir türlü, eskinin üzerine yeni uymamış. Karanlıkta bazı nesneler beyaz görünürmüş, anlatıcı bazı geceler karanlık salonun bir köşesindeki çekyatı açıp uzanarak uyumak yerine o soluk ışıkta zamanın akışını hissedermiş, o şehre benzeyen birinin yüzünün karanlıklar arasından yavaş yavaş belirginleşmesini beklermiş. Yirmi üç yaşında bir kadın odada tek başına yatıyor, yirmi altı yaşındaki eşi bir gün önce doğup ölen bebeğini gömmeye evin arkasındaki dağa gidiyor, kadın yumuşayan göğüslerinden birini sıkıp beyaz sütünü akıtıyor. Bebek o sütü içip büyür, hayattadır, pirinç lapası ve pilav yer, biraz daha büyüyünce o şehre gelir ve kendini şehirle bütünler, hayatla ölüme benzeyen o şehirde hiç yabancılık çekmez. İkinci bölümde gördüğümüz “O Kadın” bu kadındır, babası adına “kar” anlamına gelen “Sol” ideogramını eklemiştir, kadın beyaz taneleri ideogramla bütünler, adın çağrıştırdığı çizgileri, biçimleri, imgeleri hayal eder, belki de kar hakkında bir şeyler yazabileceğini düşünür. “Düz altıgen biçimindeki o gizemli şeklin azar azar eriyerek kaybolması sadece bir iki saniye sürer. Bunu sessizce izlediği o kısacık zaman dilimi hakkında düşünüyor kadın.” (s. 45) Kurgunun tartısına gelmez küçüklükte, belli belirsiz, araya sıkışmış detaylar sadece kara dair değil, denizlerin dalgaları da ağarır, en yüksekte beyaz beyaz dağılır, kumların üzerine akça çekilir, hiçbir şeyin ebedi olmadığını imler. Bunlar yaşam parçalarıdır, anlatıcının hikâyesinde karşımıza sıklıkla çıkar, insana yaşadığını hissettirir. His kayıtları diyesim var bu parçalara, kadın yaşamını yazarak sabitliyorsa bir şeye, neye, anlamı da bulamıyor gerçi, yaşamdan yaşamayı ummaktan başka bir şey beklememek gibi yazıdan da yazma itkisi dışında bir şey beklemiyor. Tam da yaşamın ortası işte. Yaşamın kalbinden bir metin. Müthiş. Muazzam. En sevdiğim, gözlerinden öptüğüm.