Faruk Duman – Yazmalı Defter

Duman’ın yazıya çiziye dair kısacık denemeleri. Doğrudan edim, yazıyı ve yazarı değiştiren eylem, değiştirmeyen, hedefe yönelik, başlı başına olağanlık, yazmanın farklı yüzleri. Kırk üç parçadan oluşuyor, yekpare göreceğim. Birkaç yazardan alıntılar çıkıyor karşımıza, Marc Augé yazmanın biraz ölmek gibi olduğunu söylemiş. Daha az yalnız ölmek gibi. Kurmaca metin yazıyorsak bir yaprak vardır mesela, su çıkar bir yerden, insanlar olurlar, insanlar birbirlerine dokunurlar, böyle bir çoğullukta yalnız kalmak zor. Eylem şüphesiz yalnızlıktır, korkutur, bu tür bir çoğalma tatmin etmezse arkası gelmez, yazmanın yakınlığı ansızın soğur. Duras’a başvurayım ben de, insanın yazacağı metinden ve yazar personasından daha büyük olduğunu hissettiği an yazacağını söylüyor, bu bir nevi tesellidir veya yeterliliktir, insan kendine yeterse yazar. Duman’a göre elimizdeki kişisel coğrafyadır, bulunması için yazar kendini vicdanıyla yoklamalıdır ki kusurlarını dahil neyi varsa eyleme dahil edebilsin, yalnızlığını azaltabilsin. Yazı eğik göstermeye yanaşmayan bir aynadır, yazarın olduğudur, el yordamıyla aranır ve sancıyarak bulunur. Bana da kayıyor bu iş, Duman’a sadık kalamayacağım. Kalayım, Duman bir teneke kutu bulmuş da tam olarak neye ait olduğunu bilememiş, eskidenmiş bulması ve kutunun kutuluğu, keşfedilmeyi beklermiş. Duman, yazarlığı ve kutu. Bir robot, havai fişek, zil, her neyse içinden fırlayacakmış, Duman kutuyu açmış ve bir hayvan akmış dışarı, o kadar hızlıymış ki ne olduğu belli değilmiş. Öyküye yaslanır bu, başıyla sonunu aşağı yukarı belirleriz ama sözcüklerle bir yapı kurmak her zaman taşmaya yatkındır, hayvanın akışı sözcüklerin akışıysa sınırları kutunun belirginliği sağlar. Katıdır, manzaralar uç uca eklenir, eldeki hisle zihindeki baş-son temsili aynı nöronları ateşler diyesiyim. Okumaya da çıkar bu, bir arkadaşım kafasındaki sesten daha hızlı okuyamadığını söyleyince anlamamıştım, ne sesi? Sözcükler hemen imgelere dönüşmüyor mu, Peter Mendelsund’un enine boyuna anlattığı şeyler olmuyor mu, yazılacaklar görüntüler halinde belirmiyor mu önce, sözcükler sadece aracı değil mi? Ayırmak yanıltacak. Hikâye üst yapı, öykü en üstü ama sözcüklerin birimliğini düşünmeden, işçiliğe bir anlamda gönül indirmeden o metinler kuruyor, teknikler paralanıp kurgular çatallanıyor ama tatmin etmiyor, bu yüzden de kutuyu açıyor Duman, açmadan anlatması yetmez miydi? Kurmaca metinlerini de düşünürsek yetmeyeceği bariz, ötesinde benliğin derinlikleri olmalı, aramalı. Vicdan muhasebesi. Ne kadar derine inebiliriz, parçalanabiliriz, yüzleşebiliriz? Saflığı aramaktan, evrenleşmekten bahsediyor Augé, ölümü geciktiremeyeceğiz veya ölümden sonrasına kalamayacağız ama güzel bir ölüm sunmuş olacağız bilmeyenlere, metinlerimizi tanıyıp nasıl öldüğümüzü, ömrün neyle uğraşırken geçtiğini anlayacaklar.

Duman’ın değindiği bir iki noktayı açmalı. Dünyamızın hâlâ sırlarla dolu olduğundan, keşfetmek için yazdığımızdan bahsediyor Duman, ben bir keşif alanı olarak insanı da bu denkleme katacağım. Dünya olduğu gibidir de insan kaotiktir, dünyayla birlikte kendini de anlamaya çalışır ama dünya geride kalır bir yerden sonra, yazarak mı eşleniriz tekrar? Yaşama dair birikimleri temize çekeriz belki, derleyip toparlarız, bir dizgeye oturturuz dünyayı, dünyanın bir yerinde kendimizi. Bunu hedef gözeterek de yapabiliriz aslında, Duman metin için amaç belirlenmemesi gerektiğini, amaç belirlemenin sakıncalı olduğundan bahsediyor ama ucu apaçık bunun, bir metni belli bir kasıtla yazmak veya kasıtsız yazmak arasındaki fark tam olarak neyi berraklaştırmaya çalıştığımızla ilgili gibi geliyor bana, Age of Empires‘a bağlayacağım. Haritadaki karanlık ve gölgeli bölgeleri açarız, bulduklarımız farklıdır. Ne için yazdığımıza göre, hayatta kalmak için yazıyorsak daha temkinli veya cüretkâr olabiliriz, yazan olarak biz bileceğiz. Decameron‘da veba şehri kırar, hayatta kalmak isteyenler tepeye çıkarak hikâyeler anlatırlar. Şehrazat hayatta kalmak ister, Proust son yıllarını yatarak ve yazarak geçirir, Fante sadece yaşamına odaklanır, Hemingway savaşa katılıp faşistlere kurşun sıkar ve Küba’da dinlediği balıkçının hikâyesini yazar, kimi semtinden hiç çıkmamıştır, kimi çiftlik evinden yıllar boyunca hiç çıkmamıştır, gider böyle. Yaratı birçok şekilde ortaya çıkabilir, önemli olan yaratıdır. Ahmed Midhat halkı eğitmek için yazmıştır, Duman bahsediyor yine, amacı eğlendirirken öğretmektedir, bu yüzden anlatıyı yarıda kesip sandalyenin ne olduğunu anlatmaya başlayabilir, amacı odur. Bret Easton Ellis anlatıyı yarıda kesip karakterinin sevdiği sanatçılar hakkında uzun uzun yazar, patolojinin derinliğini gösterir, amacı odur. İçten gelen bir itkinin sonucudur bu, dıştan gelse, mesela sipariş usulü, ne ölçüde farklılaşırdı? Yazarın kendine siparişi olarak görülemez mi bu içtepi? Çok bulanık, bilemiyorum. Güdünün içi veya dışı yok gibi geliyor bana, daha derinlerde bir şey, istencin ötesinde. Uyumak istiyoruz ama akla bir sözcük, bir şey geliyor, neredeyse kendiliğinden kalkıp not alıyoruz mesela, taşıyor. Taşanlar yazılıyor zaten, bir noktadan sonra yazmamak veya okumamak mümkün değil, bu yüzden yazmaya veya okumaya “zaman ayırmak” ancak o dürtüyü bilmeyenler için söz konusu olabilir. Yazan veya okuyan için zamanın kendisidir bunlar, bütündür.

“Okura istediği şeyi değil, yazardan alabileceği şeyi vermek” önemli konu, bunu okurun istediğini bulamayınca yazarı hırpalamasıyla birlikte düşünebiliriz. “Kendimizi kendi dilimizce anlatmak” yazanın en önemli işi, metni ve yazarı anlamak da okurun en önemli işi olsa gerek, tabii kendini anlamak da. Okur kendisinin de yazabileceğini düşündüğü, zekâsını zorlamayan metinleri çekiştirirse belki de yazmayı denemeli artık, en azından tatminsizliğini bir şekilde gidermeli. Yine Fante diyeceğim, zorlayacak bir şey yazmamıştır, Genazino görece pek de zor olmayan metinler yazmıştır, uçarı değildir yazdıkları. Kıymetsizlikten söz edilebilir mi bu durumda, okur kendine biçtiği değer üzerinden mi değerlendirmeli metinleri? Çarpık bir yaklaşım. Metnin tamam olduğunu varsayarsak o tamlığı değerlendirmemiz gerekir, kurgunun esnediği, yırtıldığı, koptuğu noktaları görüp eleştirebiliriz, başarısını örneklendirebiliriz, bunları metne metnin olduğu yerden, metinle aynı düzeyden bakarak yaparsak çiçek olur, bağ olur, çayır olur, çimen olur hey.

Bir iki mesele var, değinip bitiriyorum. Duman yazarın yaşamını eseriyle o kadar da denklememek gerektiğini söylüyor arada, tercih meselesi. Kafka örneği var, yazarın metinlerine bakarak Yahudiliğin yansımalarını aramanın büyük haksızlık olduğundan bahis böyle işlere girmemeliyiz, çünkü bir inanç ya da düşünce, bilinçaltını yönlendirebilecek kertede bir yazara hakim olamaz, bu bir bakıma yazarın o inanç nedeniyle, o inanç sayesinde yazdığı anlamına gelir. Çizginin dışına çıkmaya meyilli bir yorum, bazı şeylerin bazı anlamlara gelmesi şart değil. Kafka’nın babasının ağzı bozuk, Prag Yahudileri kaba biraz, diyelim ki şehrin belli bölgelerini de böcekler basmış. Kafka’nın yaşamında böceğe dair iki iz var, ilki şu an adını hatırlayamadığım ve adını aramaya üşendiğim bir metin ve diğeri de babanın muhtemel aşağılamaları. Yemek faslında böceğe benzetmiştir Kafka’yı, yüksek ihtimal. Bunlar Kafka’nın biyografisinde var, kurmaca metnin yaşamdaki yankılarını gerek inanç gerek yaşam pratiği bağlamında duymak, ne bileyim, hikâyeyi bir şekilde genişletiyor sanki. Sadece metni temel alan kuramlar tamam, ben biraz daha bu taraftayım galiba. İlla bir şey bulunacak diye metni delik deşik etmekten, aşırı yorumlara kaçmaktan bahsetmiyorum tabii, Duman soruna bu açıdan yaklaşmıştır da anlamamışımdır, olabilir. Genç yazarın gösterisi de başka mesele, mizaç oluşunca şalala üsluptan kopmanın mümkün olmadığından bahsediyor Duman, bir sonraki parçada mizacın da değişebileceğinden bahsediyor. Alışkanlıklar da değişir, üslup da değişir, insan zaten değişir, bazı şeyler zordur ama imkansız değildir açıkçası, olabilecek her şey olabilir, olur. Tekrara düşmek istemeyen aramaya başlar veya başlamaz, değişme ihtimali hep vardır. Gibi şeyler.

Düşündürdü, not aldırdı, şahane denemeler. Tavsiye ederim, okunsa ne iyi.