Carlo M. Cipolla – Zaman Makineleri: Saat ve Toplum 1300-1700

807’de Harun Reşid’den Charlemagne’a elçi gider, imparatora götürülen hediyelerin arasındaki saat dikkat çekicidir. Suyla çalışır bu saat, pirinçten bir havuza düşen bronz bilyelerin çıkardıkları sesler zamanı haber verir, ayrıca öğle vakti on iki şövalye on iki pencereden çıkar ve pencereler arkalarından kapanır. O zamanlar Batı’da emsali yoktur bunun, Fransız sarayındakiler şaşkına dönerler. 949’da Konstantinopolis’i ziyaret eden bir diplomat şaşırır bu kez, imparatorun tahtının önünde duran altın kaplama bir ağacın dallarında duran bronz kuşlar türlerine göre şakımakta, imparatorun tahtı yükselmektedir. Mekanizmaları çözemez Batılılar, El Cezeri’nin 1205’e doğru yazdığı ansiklopedi Doğu’nun üstünlüğünün kanıtıdır. Bizanslılar dünyanın geri kalanını barbar olarak görürler de kısa sürer bu devran, Venedik’ten Delhi’ye doğru yola çıkan saatle birlikte 1300’lerden itibaren bilimsel üstünlük Batı’ya geçecektir. İtalya’daki yeniliklerden haberdar olur olmaz hayret eden Bizanslılar geri kaldıklarını anlarlar, Kardinal Bessarion çeşitli tekniklerin esaslarını öğrenmek için Yunan gençlerin İtalya’ya yollanması konusunda rapor hazırlar. İtalya, Hollanda ve Fransa kapitalin biriktiği yegane yerlerdir, mucitler ve zanaatkârlar bu ülkelere göçerler. Almanya da 15. yüzyılın sonundan itibaren metalurji ve maden teknolojisini geliştirmiştir, ilk saat ustalarının genellikle madenle ilgili hemen her beceriye sahip olduklarını düşünürsek bu ustaların top yapımında da ünlenmiş olmaları şaşırtmaz. Mesela İspanya’da zanaat merkezleri var ama icat çıkarma konusunda teşvik yok, aynı şekilde İskandinav ülkeleri de pek yüz vermiyor mucitlere, gerçi Danimarka ustalara kapılarını açıyor sonradan. 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı’ya da pek çok mucit gelip gidiyor ama Osmanlı’nın mekanik, metalurjik buluşlarla pek ilgisi yok o zaman, koca topların yapımından başka pek bir şeyle uğraşmıyorlar. 1800’lerdeki Çin’le aynı durum aslında, Avrupalılar yanlarında getirdikleri saatleri Çin’in mühim insanlarına sunana dek içerilere giremiyorlar, sonraları imparator bile saat imalatçılarını yanında tutmak istiyor. Ne için, daha çok “oyuncak” yapmaları için. Teknoloji geliştirmeyi düşünmemenin birkaç sebebi var, öncelikle zamanın ölçümünden ne gibi bir fayda sağlayacaklarını bilmiyorlar. Gurur bir başka mesele, Çinliler “Cennetin Çocukları” olarak öyle zamazingolara ihtiyaç duymadıklarını, dünyanın merkezinde yer aldıklarını düşünüyorlar, bazı mevzularda Batı’nın daha önde olduğunu kabul etseler de hemen replika üretimine geçerek arayı kapatacaklarını düşünüyorlar. Makale üretiminde son iki senedir galiba, Çin dünyanın bir numarası da bu makalelerin ne kadarı özgündür bilemiyorum, adamlar Güneş’in bile küçük bir kopyasını yapmayı başardılar. Geyik bir yana, büyük atılım. Üçüncü mesele de gelişen teknolojinin bir pazar yaratması lazım, pazar payı olmalı veya, talep yaratmalı veya talebe karşılık vermeli. Osmanlı, Çin, Hindistan hammaddeye ve teknolojiye sahip olsa da diğer ögelerden yoksunlar, Daron Acemoğlu çok güzel anlatıyordu bunu Dar Koridor‘da. Sonuçta Çinliler bu saatlere oyuncak gözüyle bakıyorlar, yani ding dong diye ses çıkaran bir aparat var, günün belli zamanlarında kuş sesi çıkarıyor, hatta kuş da çıkarıyor içinden bir yerden, devlet büyükleri büyüleniyorlar, bu kadar. Japonya’da durum biraz daha farklı, Çin’de merkezî yönetimin etkileri uçlara doğru etkisini kaybettiği için herkes biraz kafasına göre davranıyor, misyonerlere ve saatlere bu yüzden yer var ama Japonya’nın nüfusu az, yerleşim yerleri yakın, yöneticiler de kararlı, haliyle adamlar ülkelerini dışarıdan gelen herkese kapattıktan sonra gelenleri -ne getirirlerse getirsinler- katlediyorlar, bir tek Hollandalılara küçücük bir liman veriyorlar ki onları da sıklıkla aşağılıyorlar. Restorasyon, yenilenme derken güzel bir açılıyorlar sonradan, o başka. İlginç bir şeyden daha bahsedip Doğu’yla ilgili malumatı bitireceğim, Batılılar o topraklara geldikleri zaman alacaklarını alıyorlar da satacak bir şey bulamıyorlar başlarda, Amerika’dan gelen gümüşleri Doğu’ya yatırmaktan şikayetçiler başlarda. Gümüş bolluğu Avrupa ekonomisini mahvediyordu malum, dünyanın öte tarafından alınan malların ödemesinde kullanılınca Doğu’nun zenginlikleri Batı’ya akmaya başlıyor. Zarar tabii, daha kolayı olmalı. İki çözüm getiriliyor, ilki Sven Beckert’in Pamuk İmparatorluğu‘nda uzun uzun anlattığı “yasakla-sat” taktiği. Hindistan’da deli pamuk üretiliyor mesela, bu üretimi bir şekilde baltalayıp pamuk ve pamukla ilgili araç satıyor İngiltere, yolunu buluyor. İkinci çözüm de Doğuluların o güne dek pek görmedikleri kıytırık nesneleri büyük paralara okutmak, mesela renkli camları, saatleri, türlü mekanik zamazingoları kakıyorlar adamlara, karşılığında baharat, ipek falan alıyorlar. Saatten uzaklaştım da pek uzaklaşmadım, bu aletin dünya ekonomisini nasıl etkilediğini bilmeli.

Avrupa’da saat nasıl yayılmıştır, etkisi nedir? Baştan, mekanik saat “yapraklı” mil eşapmanı denen düzeneğin icadıyla doğuyor, mucit belirsiz, tarih 13. yüzyılın sonları. Top da aynı sıralarda ortaya çıkıyor, bahsettiğim gibi tesadüf değil. En eski saatlerin ne kadranı ne de ibresi var, sadece ses çıkararak zamanı söylüyorlar. İlginç çözümler geliştiriliyor sonradan, saatine bir kadran ve on iki farklı baharat yerleştiren mucidin teki kadranın ucundaki kümeye parmağını basıyor, tada göre saatin kaç olduğunu anlıyor. Neyse, ilk saatler haliyle çok pahalı, zengin şehirler meydanlara koyabiliyor ancak. Cenova, Bologna, Ferrara’da görülüyor ilk, sonra Fransa Kralı V. Charles kraliyet sarayının kulelerinden birine saat başı çalan bir saat yerleştirtiyor, tarih 1370. Saat çalınca kiliselerin çanlarının da çalmasına dair KHK hemen, zaman dine bağlanıyor. Saatler çok pahalı olduğu için belediye meclislerinde yeni vergi çıkarma kararları alınabiliyor, tabii saat ustalarının da maaşları karşılanmalı. Ustaların kim veya hangi kurum için çalıştıkları önemli, Kilise’nin adamları sağlam para kazanabiliyorlar da belediyelerin tuttuğu ustaların pek bir kazançları yok, düz esnaf olarak geçiyorlar. İşleri ağır, saatlerin kurulması lazım, bakım yapılacak, o kadar para harcanmışsa o saatin durmaması gerekiyor. Siyasi ve ekonomik sebeplerden ötürü bu ustalar başka ülkelere göç edince saati kuracak kimse kalmıyor mesela, çalışmayan saat öyle kalıyor. İngiltere’ye göçen ustalar orada bu sanatı ihya ediyorlar, genellikle Fransa’yla çekişiyorlar. İthalat yasaklanıyor, saat parçalarının ihracatı artıyor. Uzmanlaşma olmadan seri üretime geçilemiyor tabii, ustalar bir süre sonra saatin sadece tek bir parçasının ustası olarak görülmeye başlanıyorlar. Sanayi Devrimi’nin İngiltere’de ortaya çıkmasının bir sebebi olarak bu uzmanlaşmayı görüyor Cipolla, makine parçalarını ayrı ayrı üretmeye başladınız, uzmanlar getirttiniz ve sonradan yetiştirdiniz, böylece üretimi hızlandırdınız. Eh, okyanusun karşısındaki insanları zaten sömürüyorsunuz, canavar gibi pamuk geliyor oradan ve büyük çapta işleme yapmanız lazım ki o pamuk yığınları işe yarar nesnelere dönüşsünler. Fabrikalar kuruyorsunuz, yeni teknikler geliştiriyorsunuz, iş mikrodan makroya doğru ilerliyor, yeni pazarlar bulmak için çoktan harekete geçmişsiniz zaten. Tıkır tıkır işleyen bir sistem, saatçilik ve saatlerle elde edilen bilgi bu sürecin önemli bir parçası.

Cep saatleri üretiliyor, müşteriler koca şehirler değil artık, hedef kitle değişiyor. Statü göstergesi olarak saat edinmek değişmiyor, saat koleksiyonu yapmak güç temsili. Yıllar içinde saatlere bir dünya parça ekleniyor, zemberek ve sarkaç mesela. Saatçilerin neden Cenevre’de toplandığı, saatlerin daha hassas çalışması için nelerin yapıldığı anlatılıyor, daha da pek çok detay var bu kısacık araştırmada. Cipolla’nın araştırmalarını seviyorum ben, merak uyandıran konularda bir dünya bilgi sunuyor okura. ALFA’dan üç kitabı çıktı şimdiye kadar, galiba, üçünü de tavsiye ederim.