Can Binali Aydın – Yalnızım İnsanla Geçmiyor

Mahalle ağzı bu öykülere gider, maksat semtin bıçkın, yaralı, yoksul gençlerinin, amcalarının, teyzelerinin halini anlatmaksa başkası sırıtır. “Alnı Akşam Kızılı” ters istikamete koşan iki öyküden biri, anlatıcı otobüslerden otobüslere binerek gideceği yere gitmeye çalışır, dinlenmek için oturduğu kahvede yoldaşlarından ikisini ve emniyetten dördünü görür. Deşifre olmamak için yardım etmeyecektir, çocuklara içinden iyi şanslar diler ve esas eylemi gerçekleştirmek üzere harekete geçer. Sekreteri eyleme fiilen katılmaması gerektiğini söylemiştir ama laf dinlemez, faşistlerin üs olarak kullandığı bir kahvede bildiriyi sunar, sloganını atar, silahlar çekilmeden çıkmayı başarır oradan. Gecedir, sıkıyönetim insanları kuş gibi avlamaktadır, anlatıcı yolda karşılaştığı askerlere gece vardiyasından çıktığını söyleyerek yırtar ama eve varamaz ne yazık ki. Bir saatlik yolu kaldığı sırada yine askerlerle karşılaşır ve ikinci kez zıplayamayacağını düşünüp kaçar, silah sesleri sokakta yankılanır. Hasan Ocak Apartmanı’nın inşaatına saklanır anlatıcı, bu tür apartman adları başka öykülerde de karşımıza çıkar, devlet terörünün öldürdüğü insanlar anılır böylece. Gerisi çatışma. “Annem duyarsa perişan olur ona hemen söylemesinler. Büyüttü, koca öğretmen yetiştirdi. Sık dişini anacığım, bizden öncekilerin anaları gibi.” (s. 110) Aynı ciddilikteki “21 dakika” grev kırıcıların çanına ot tıkanacağını bildiren koca bir pankartı asma eylemini anlatır. Örgütten üç arkadaş pankartı hazırlarlar, boyanın kurumasıyla ilgili sorunun çözüldüğü bölüm görece matraktır çünkü pankart asma konusunda profesyonel olsalar da kimyayla ilgili bilgileri pek yoktur, komikçe bir çözümle harekete geçerler. Sabaha karşı eyleme geçerler, pankartı asarlar ama bir ucunu sabitleyemezler, hep beraber kaçmaları gerekirken anlatıcının yoldaşlarından biri geride kalarak işi tamamlamaya çalışır. Silah sesleri ayak seslerine karışır, geriye dönüp baktıklarında Aligül kod adlı Mehmet Fatih Ekşi’nin “kanadı takılmış kuş gibi” tellerde öylece durduğunu görürler, beş kurşun yemiş ve pankartı bağlamıştır. Hayatlarını ortaya koyan karakterler zihinlerine dizgin vururlar belli ki, diğer öykülerde rastladığımız mizaha gerçeğin kunt acısı engel olur. Mücadele, yoklukla imtihan ortak temalar olarak karşımıza çıkar, farklı biçimde işlenmiştir sadece. İntihar da birkaç öykünün çatısını oluşturuyor, ilginç. “Her Akşam Eve Dönerken Bakkala ve Haksızlığa Uğrarım” ilk öykü, aşırı şişman olduğu için kendini astığı kapı kirişini kıran bir karakterin ağzından dinliyoruz müntehirliğe varamamayı. Birine, flörtüne anlatıyor muhtemelen olup biteni, arada sorular da soruyor, mesela ne tür müzik dinliyor karşısındaki? Hemen ardından üçüncü kattaki evin banyosundaki havalandırma penceresinden cup aşağı. Ömrü boyunca tanık olduğu acıların yoğunluğundan salon penceresini tercih etmemiş mesela, normal acı için o pencere. Havalandırma boşluğundan zemine mükemmel bir atlayış da pedler, çöpler, poşetler yığın olmuş aşağıda, anlatıcı refleksle kollarını uzatıp düşüşünü yavaşlatmaya çalıştığı için de elini kolunu kırıyor ama planladığı gibi kafasını kıramıyor. İtfaiye gelip duvarı kırmayı tartışıyor, sonra iplerle sarıp yukarı çekmeye karar veriyorlar ama o da sakat, adam ağır yaralıyken nasıl olacak? Burası biraz yaşsa da geçelim, anlatıcı süreci aktarırken arkadaşlarının aklında kalan sözlerini, yaşama karşı tavırlarını hatırlıyor, sokuşturuyor araya. Yaşama sıçraması gerektiğini düşündüğü yerde hemen şu: “‘Bir kez sıçrarsam bir daha ayaklarım yere basmaz diye korkuyorum.’ Lisenin son günü hepimiz çimlerde, kayalarda hoplayıp zıplayarak fotoğraf çektirirken neden yerinden kalkmadığını sorduğum sınıfın şişman kızı Ezgi, bana böyle demişti.” (s. 14) Hikâye bollaşıyor ama dökülmüyor, iyidir. İkinci intihar denemesinde balkonu temizliyor anlatıcı, tozdur püsürdür ayağını kaydırıp işi bölmesin diye uğraşırken alt komşu bağırıyor, gün ortasında balkon yıkanmazmış. Sonuçta karşı karşıya oturuyorlar, 33 günlük komadan çıkan anlatıcı başına gelenleri sıralıyor. Her an gidebilecek olmanın rahatlığına kavuştuktan sonra yaşamı normale dönüyor, Cioran’ın müteşebbis hali bir açıdan.

“Benimkisi Üzüntü Değil Kırılmış Sevinç” aynı hastaneye kaldırılan iki insanın kısa süreliğine birbirlerine teselli olmaları. Arif Abi kafası güzelken Renault Flash 5’le 160 yapabileceğini söylüyor, deniyor ve anlatıcıyı hastaneye düşürüyor. Kısa paragraflar zamanda ileri geri, diyalog, serumlar tokuştuğu için afiyetler dileyen anlatıcı. Önce serumlar tanışıyor, anlatıcı Melek’e kısa süre sonra tutuluyor. Birlikte acilin önüne çıkıp sohbet ediyorlar, anlatıcı Melek’e sık gelip gelmediğini soruyor hastaneye. Maksat espri de Melek’i tanısaydı esprinin gerçeğe dokunduğunu bilecekti. Acı bir şekilde tanıyor, balkonda oturup muhabbet ederlerken balkondan atlayıveriyor Melek, psikiyatriste göre tinsel doyuma ulaştığı için tamamlanmış, başarısıyla birlikte ölmek istemiş. Anlatıcı kendisini yarım bıraktığı için kıza kırgın. Kısacık öykülerde denge tamam, aşırı malumat yok, geçişler iyi, ben Aydın’ın öykülerini pek sevdim de bazı kalıpların tekrarı özensizlik. “Memleket hasreti bağrımızda karanfildir” deniyor bir yerde, bu tümcenin çeşitlemelerine başka öykülerde de rastlıyoruz. İntiharlara sıklıkla rastlıyoruz dedim, “Yalnızım İnsanla Geçmiyor” yine intiharlı bir öykü. Ölümünü dünyaya acı çektirmeden kurgulamak isteyen anlatıcı kendi ölümünü kriminalleştirmeyi düşünüyor, böylece kendi kendisini öldürdüğü halde öyle göstermeyecek. Zor iş, tertemiz bir kaza geçirse tamam da nasıl yapacağı hakkında hiçbir fikri yok. Var, saçma. Nesimi Çimen Apartmanı’nın önündeki tuğla sepetinin altında ezilmeye çalışıyor, son anda sepeti durduruyorlar. Dönme dolaptan dalgınlıkla düşmek kötü plan, biraz düşününce hemen iptal ediliyor ama düşünme sürecinin hoş anlatımı mühim zaten, intihar planının busu okunası. “En sonunda anladım ki failsiz ölünmüyor ve failler özenle saklayıp devrediyor henüz işlemedikleri cinayetleri.” (s. 47) Bulamayacağım şimdi, başka bir öyküde yine ağır bir şeyin altında kalmaya çalışan anlatıcıyı son anda fark edenler bağır çağır geliyorlar, mekanizma durduruluyor ve müstakbel müntehirimize hali hatırı soruluyor, çay mı ikram ediliyordu? Birine nasıl olduğunu sormak intihar önlemlerinin en işe yarayanı herhalde, soranı olmayanın kendi canını alması yüksek ihtimal de mahalle baskısından mustarip anlatıcı, üstelik planları da var. İzlenecek filmler, okunacak kitaplar var, geleceği kaybolmamışlar pes etmiyor hemen. Bahsettiğim öykü hemen bir sonrakiymiş, canının sahibini arayan anlatıcı.

Örgüt öyküleri az ama dolu dolu, “UHTE-SEN”deki karakterlerin şapşallıklarına gülüyoruz da mevzu hüzünlü. “‘Efraim Abi, duyguyu üreten bizsek, tükenen niye biz oluyoruz? Örgütlenelim abi, sendika kuralım!’” (s. 52) Sıtkı Amca her daim ütülü gömlek giyen, havalı bir İstanbul beyefendisi. Eski eski konuşuyor, gayet kibar. Taksici Ramazan bıçkın delikanlı, Ceylan mahallenin nazlısı, Sebahat Abla kumar bağımlısı, kadro bu. Hemen fraksiyonlara ayrılıyor örgüt, eylemi onaylayan yirmi beş kişi Ramazan’ın bozuk çalıp annesinin evine dönen Hasret’inin kapısına dayanıyorlar. Anne bir bakıyor, iki bakıyor, sabunlu suyu boca ediyor kafalarına. Sıtkı Amca’ya ayıp oluyor ama kanca beraber, gülüşüyorlar. Azlar ama yok değiller, birbirlerinin dertlerine dermanlık. “İftiralara Layık Olmaya Çalışıyorum” bir sonraki öykü, yine Efraim Abi var. Aslında bazı karakterler başka öykülerde de var, şaşmamalı. Cavit’in köpeğini zehirlemişler de çocuğun peşinden koşmaları gerekiyormuş, Efraim Abi kan ter içinde haber veriyor. Çocuğu çok yüksek bir yerde buluyorlar, içli Cavit tek başına sakinleşmeye çalışıyor yukarıda. Cavit’in alınganlıkları, üzüngenlikleri bir bir anlatılıyor, tuhaf tiplerden komik tepkiler. İndiriyorlardır yukarıdan, mahallede herkes birbirini kolladığı için kimse intihar etmez, gördük.

Çok beğendim öyküleri, bazılarının sonları havada kalsa da iyi. Şöyle, dilbazlık öykünün çerçevesini bozacak kadar oynatıyor hikâyeyi, öykü bitmese hikâye sürer ama bir yerde bitmeli. Bitmesi gerektiği için bitince olmuyor, akış kesiliyor bir anda. Gerçi üç dört öyküde var bu mevzu, baş ağrıtmıyor. Etrafımda okuyan kimse yok ama denk gelirim, tanışırım, bir şey olur, tavsiye ederim Aydın’ın öykülerini.