C. D. Rose – Olamayanlar

Bu derlemede yer alan yazarların kurmaca karakterler olduklarını bilmekle gerçekten yaşanmış yenilgilerin, kayıpların varlığı bir noktada çatışıyor, yazdıklarıyla ulu bir şeyi ihlal ettiğini duyumsayan yazarla meşhur metninin ikinci cildini ateşe atan Gogol arasında benzerlik kurulabilir, tabii bu metinde böyle bir yazar yer alıyorsa. Uydurabiliriz, herkes kendi olamayanını imal edebilir. Formüller var, akımların kıyısında süzülen bir karakter yaratabiliriz. 1950’lerin başında İstanbul Hukuk’tan mezun olmuş bir yazar olsun Ferit Beşyar, Cizvit rahiplerinden İspanyolca öğrensin ve Juan Rulfo’nun metinlerine ulaşıp Türkçeye çevirsin, büyülü gerçekçi öyküler yazsın ama rüzgâr varoluştan yana estiği için önemsenmesin. Sosyalist dergilerden birinde çalışmaya başlar mı başlar, 1960’lardan itibaren başka bir dalga yükselir edebiyatta, bu kez tuhaf kurguya kaydığı için yine önemsenmez Beşyar, hatta Bezirci ona, “Kardeş iyi güzel yazdın da yeter şu yürüyen uçaklar, evini her gün baştan yakan adamlar, biraz toplumu anlat, halkı anlat, bağımsızlığı, kardeşliği, eşitliği, dağı taşı anlat,” desin bir ara. Beşyar hiç var olmayacak bir köyü kâğıt üzerinde varmış gibi göstermeye çalışan köylüleri, köylülerin bu uğurda verdikleri hukuk mücadelesini kaleme alsın ve kapıların yüzüne son kez kapandığını görünce küssün, Anadolu’ya gidip yazdığı köyü aramaya başlasın ve ortadan kaybolsun. Bu çok sıradan bir olamamak, metinde öyle örnekler var ki daha da ucunu istiyor okur, daha absürdünü, dahasını. “Beasley Topluluğu” avangart işlerle uğraşan gruplardan biri, üyelerinden bazıları Maoist, Leninist, anarko-sendikacı, hatta iyi bir grupta bas gitar çalarken bu edebi tayfaya katılan da var ki grubun 1979’da bir araya gelmesi, Manchester’da takılması Michael Moorcock’ın Hawkwind dönemlerini mi anıştırıyor, Rose uydurduğu bazı yazarların biyografisini ünlü sanatçılardan mı çarpıyor biraz, çarpıyor muhtemelen. Berkan’ın Canım Şeytan‘ındaki gruplar da ayıla bayıla dinlediğimiz gruplardan bir şeyler içeriyor, bu tür bildiğimiz ama bilmediğimiz şeyler kurmacalara bir letafet, bir fazilet katıyor adeta. Beasley işte, bir daktiloyu ortaya koyup etrafında oturuyorlar, herkes bir sözcük söylüyor ve semantik bir çorba çıkıyor ortaya, bir manifesto. “Bir manifestodan daha heyecan verici bir edebi metin olamaz. Sanatsal semalarda fikirlerini süslemek; bazen bir kişinin bile, yaptıklarıyla insan toplumunu değiştirebileceğini söyleyen bir deklarasyon sunmak ama bu beyannameyi gerçekleştirmek için hiçbir şey yapmaya tenezzül etmemek de gerçekten heyecan verici bir çaba olsa gerek.” (s. 12) Grup yazılan her sözcüğü katı bir ideolojik analizden geçirmeye başlayınca fikir ayrılıkları doğuyor tabii, en sonunda öykülerin ticari, romanların burjuva işi ve şiirin elitist olduğunu düşünerek dağılıyorlar. Olamama sebeplerinin çoğu komik, bazıları trajikomik, bazıları düpedüz saçma. “Ernst Bellmer” tam bir grafoman olduğu için “her şeyi” hikâyeye dönüştürerek yazıp dosyalıyor ama metinleri tamamlayamıyor bir türlü, tamamlaması için yazdıklarını yemesi gerekiyor. Kitap kurdu sendromu oldukça nadir görüldüğünden Oliver Sacks’in ilgi alanına girebilirdi, Bellmer bu müstesna bilim insanının zamanına yetişemediği için yetmiş beş yaşında mürekkep zehirlenmesinden ölmüş. Başka bir vakayı inceliyor Sacks, her şeyi yazıya geçirme vakasıydı o. Tam tersi var bir de, minimalist sanatın tutkunlarından biri edebiyatın, yaşamın, evrenin köküne dek gidiyor ve yüzlerce sayfalık dosyasını tek bir sözcükle tamamlıyor: “Ben.”

Aston Brock kitaplarını tek kopyayla sınırlar, edebiyat dünyasına tepkisini ulaşılamayacak eserler yazarak gösterir. Arzı olabildiğince kısarak talep patlaması yaratma düşüncesi ilk aşamada hüsrana uğrar, kitaba üç buçuk avroluk bir teklif yapılır, o da e-kitap formatında olması kaydıyla. İsa, Warhol’a Karşı adlı metin hâlâ Brock’ın yatağının altında alıcısını bekliyor, yok olmayı belki. Felix Dodge’un metni daha yazılmadan yok olarak aynı kaderi paylaştı muhtemelen, Dodge geçtiğimiz yüzyılın büyük savaşları sürerken dünyanın gezmediği yerini bırakmayarak elde edebileceği tüm bilgileri elde etmiş, böylece ilk romanını bir türlü yazamamasına yol açan materyal eksikliğini kapamış ama ömrü vefa etmemiş bu kez, tam yazmaya başlayacakken bir beyin kanamasıyla hayata gözlerini yummuş. Ellery Fortescue’nun metni yazarının ellerinde yok olmuştur, sağlık probleminin dünyanın en ünlü günlük yazarlarından biri olabilecek Fortescue’yu engellemesi pek acı. Çocukluğu ve gençliği hastalıklarla geçen Fortescue kütüphaneye dadanarak ne var ne yok okumuş, doktorunun tavsiyesiyle günlük yazmaya başlamış ama yazdıkça sağlığının bozulduğunu anlamış. Yırtmış bütün sayfaları, yazdığı ne varsa yok etmiş ve harika hissetmeye başlamış. Bunun gerçeklik payından bahsetmek isterim, metnin olmaması değil, eksiği gediği değil, yazarın tamamlanma güdüsü yaratıyı ortadan kaldırmaya yol açabilir. Aslında metni yazmaya devam etmemek, bir köşede bırakmak da yok etmektir, artık o metinle uğraşmayacağımız için özgürleşiriz, başka fikirleri değerlendirebiliriz, böylece bir başkasıyız. O metinse aynı, eskinin sıkıcı aynılığı. Yaşama esaslı bir şalala girdiğinde yazar daha renkli şeyler yazabilir belki, J. D. “Jack” Ffrench’in görüşüne göre yazdıklarını birebir hayata geçirmesi, yaşadıklarını yazması müthiş eserleri ortaya çıkarabilirdi. Suç romanı yazmaya çalışması talihsizlik, kısa süre önce Çin’deki bir olayı hatırlatıyor. Liu Yongbiao öldürdüğü insanlara polisiyelerinde yer vererek gerçekle kurmacayı birleştirdikten yıllar sonra yakalandı ve idam edildi, cinayet işlemeden de polisiye yazabilirdi ama o da Ffrench gibi ikincil kaynaklara güvenmiyordu herhalde, belki kendi deneyimlerini işe yarar bir şeye çevirmek istedi çünkü bazı şeylerin boşa gitmesini istemeyiz, bazı travmaları yaratıya dönüştürmezsek bir şeylere, sanırım kendimize yazık olacağını düşünürüz, ne bileyim, belki sadece yazabilmek için kendini tuhaf durumlara sokar insan, katalizörü azaptır. Kurmacası yazılır ki Rose da bazı olamayanların hikâyelerini öyküleştirmiş, ansiklopedi maddesi olmaktan çıkarmış. Pasquale Frunzio’nun pek acılı yaşamına bakalım, adam Pessoa, Svevo ve Kafka’nın peşinden giderek pek muteber metinler yazıyor ama yayınevlerinin retleri, eserlerini kimselere okutamaması son noktayı koyuyor, Frunzio havagazı fırınının düğmesini çevirerek kapağını açıyor ve kafasını içeri sokuyor, Plath’e özenmiş olabilir. Ölümü beklerken kapı çalıyor, mektup. Önemli bir yayınevinin editörlerinden biri yanlışlıkla geri yolladığı metin için özür diliyor ve Frunzio’nun bir başyapıt yazdığını söylüyor. Frunzio ışığı yakınca düğmeden çıkan minicik bir kıvılcım evi havaya uçuruyor ve o önemli metinden, Frunzio’nun yazacaklarından mahrum kalıyoruz o dünyada, bu dünyada başkalarının metinlerinden mahrumuz. Antik Yunan zamanından günümüze kalamayan tiyatro metinleri, Roma döneminden kalamayan şiirler, yazarların kaybettikleri, ateşe attıkları veya imha ettirdikleri metinler günümüzün edebiyatı üzerinde nasıl etkiler yaratırdı acaba? Şair Çoban’ın metni muhtemelen pastoral bir senfoniye, ardıllara yol açacaktı ama bilinen tek nüsha yüzyıllar boyunca muhafaza edildikten sonra korunduğu manastırın 1760’ta denize doğru çökmesiyle koleksiyoncuların ve antikacıların eline düştü, antik tomarın kıymetini anlayan Rossiter metni tanıtmaya çalıştı ama çağdaşları adamı yalancılıkla suçladılar, Şair Çoban’ın metni aslında kendisinindi. Metin en son Birinci Dünya Savaşı sırasında Rossiter’in evini hastane olarak kullanan askerlerin kıçında paralandı muhtemelen, geri kalanlarsa sigara kâğıdı olarak kullanıldı.

Elli iki yazarın hikâyesi var bu kitapta, işler bir şekilde ters gidince edebiyat dünyasında yer edememişler ama Rose’un katkılarıyla isimleri hatırlanıyor. Kurmaca olmalarının bir önemi yok sanıyorum, hikâyeler anlatıldıysa gerçekte karşılığı var. Bence.