Bahar Aslan – Bakü Defteri

İyi öyküler var bu kitapta. “Yangın” bir iç sesle gözlemcinin sesinin karıştığı aile öyküsü, teması rast. İtalikle belirtilmiş iç ses hikâyesini anlatıyor, kadınının kendisini aldattığını öğrenince bir kıyıdan diğerine tek başına geçmeyi düşünüyor, Aras’ın iki yanından biri acı hatıralarla, diğeri umutla dolu. Ses yalnız değil, askerlerin pasaportlarını kontrol ettiği üç kardeş ve anne var. Anne anonim kalacak, hikâye Zehra, Leyla ve Murtuz üzerinden yürüyor. İç ses acısının kıskacında saatler sürecek yolculuğunu sürdürürken nerelerden geçtiğini hatta kim olduğunu bilemiyor bir süre sonra, Murtuz’la karşılaşıp yolları kesiştirene kadar sürüklenecek. Yol kenarındalar, Murtuz sesin sahibine iki kaz satıyor ve babalarının başka bir kadın için kendilerini terk ettiğini söylüyor. Sesin sahibinin öğretmen olduğunu ve yolculuğunu sürdüreceğini öğreniyoruz, âşık olduğu kadını anarak çıkacak anlatıdan. Murtuz’u izleyen Leyla’nın beğeni dolu bakışlarını fark etseydi kalmayı düşünecekti çünkü sohbet sırasında Murtuz’dan duyduğu Leyla’yla ilgili hayaller kuruyor, tam bir ıskalama hikâyesi. Üç kardeşin durumları yaman, yoksulluktan kurtulmaya çalışıyorlar, zor. En sonunda mumu söndürmeyi unutan Leyla yüzünden evleri de yanacak, nehirden kova kova taşınan suyun pek bir faydası dokunmayacak. Aşılırsa sağaltmaya dökülecek nehir, nehirden çekilen suyun evi söndürememesi derken çıkarılacak pek çok anlam var, okurun ellerinden öper. Ben şunları anladım, su her zaman ateşi söndürmez, ateşe kalp acısı kâr etmez, eğer birini seviyorsak paçaları sıvayıp suya girmek işten değildir. Evet.

“Naile ile Teymur’un Hikâyesi” de ne yahşi bir mevzu! İkisi bir eylül sabahı buluşurlar, yanlarına birkaç kat giysiden başka bir şey almadan Bayıl’ı terk ederler. Şehrin sokakları, kedileri ve binaları şahittir ikisine, aslında başka pek çok insan da olup biteni görmüşlerdir ama ihtimal vermezler olanlara. Nedir, önce şehrin tasviri. Bir ucu çöle, diğeri otoyola bağlanır, insanlarını sıkar, sanki hiç kurtulamayacaklarını düşündürür. Kentsel dönüşüm belasının orayı da kuşattığını görürüz, evlerini kaptıran alt sınıftan insanlar göçmeye zorlanırlar, göçerler çünkü yaşayabilecekleri mekânları ortadan kalkmıştır artık, fiyatlar yükselince gelişmemiş semtlere giderler. Sovyet döneminden kalan yoksulluk da eklenince insanların çıkış yolları koca duvarlarla kesilir. Kısa bir Azerbaycan tarihi, 1990’daki Sovyet katliamı, keder. Naile ile Teymur böyle bir atmosferde yaşarlar, birlikte çalıştıkları atölyenin insanlarını da gördükten sonra ikisinin yavaşça doğan ilişkisine şahit oluruz. Naile’nin kocası dedikodulardan bıkınca eşini eve kapatır. Teymur’un eşi yıkılır, atölyeden gelen telefonla şehrin her yerinde kocasını boşa arar. Kaçışın sonrasına dair pek az şey var, Naile’nin kaynanası torununa annesini bir daha göremeyeceğini, Naile’nin kahpe olduğunu söyler, Teymur tarafında birkaç damla gözyaşı, hepsi bu. “Şahsi hayatlarına dair çok az şey biliyoruz, demek isterdik, ama diyemeyiz. Çünkü, bu memlekette herkes bir diğerinin şahsi hayatını biraz olsun bilmeyi üzerine vazife sayar. Bilinemeyen yerde, türlü rivayetler uydurulur, bunlar kulaktan kulağa fısıldanarak bütün şehre yayılır.” (s. 27) Yayılan da hemen unutulur ki yeni yaygılara yer açılsın. Hafızanın zayıflığı iş başkalarının hayatına gelince ortadan kalkar, savaş unutulmuştur da birbirine âşık olan iki insanın kaçışı yıllar boyunca hatırlanır. Gerçi ikisinin de unutulduğu söyleniyor bir süre sonra, bir noktada evet, diğerinin sıkıntısında, geçmezliğinde hayır.

Diyorum ve “Kilit Taşındaki Aslan”a geliyorum, ne öykü! Klişeyle başlar, havanın aniden üşüdüğünü, şehirde boruların donduğunu görürüz, çevreyi bir kolaçan ederiz, sonra “ayıbı yok” kalıbının toplumun duyarlılığını nasıl örselediğine dair uzunca bir bölüm gelir. Verilen sözler yerine getirilmez, elektrikler kesilir, birileri öldürülür, türlü felaket başa gelir ama “ayıbı yok”tur bunların, her şey normaldir, tepki gösterilmez. “Yabancı” öyküye tam bu noktada girer, Bakü’nün vurdumduymazlığında payının olmadığını görürüz. Rus, Vietnamlı, Çinli, Çeçen, Gürcü değildir, şehir bütün bu insanları sindirmiştir, hepsi birbirinin aynı yoklukla sınanır. Yabancıysa şehirden gelip geçen biridir, cebi para görmüştür, işini halledip geldiği gibi gider. Bütün bunlar Rauf’un kurgusudur aslında, yıllar sonra döndüğü memleketindeki evlerin kalbini yakalamaya çalışır ama başaramaz, uzun süre önce Kanada’ya göçmüştür ve ailesinden kalan evi satmak için dönmüştür geri, son bir anımsamanın peşine düşer. Kilit taşındaki aslan bir süre sonra ortadan kaybolacak evlerden kalan tek hatıradır, dehşetle dolu olsa da eski Bakü küçücük bir oymaya sıkışmıştır. Rauf her şeyi görür, yazdığı metninde yer vereceği çocukluğunu aklına kazımaya çalışır. Anlıktır, gözlem süresince devam eden öykü Rauf’un dolmuşa binmesiyle sonlanır. İç içe geçmiş metinler, anlatım, atmosfer dört dörtlük.

“Kara Çul” da aynı tarifeden on numara öykü, ağıtçı bir kadınla küçük çocuğunun ev ev gezip karınlarını doyurmaları anlatılıyor. Azerilerin ağıtlarından örnekler veriliyor tabii, karakter ölü evlerinde acıyı yüklenmeye çalışırken oğlunun açlığını gidermeye çalışıyor bir yandan, ölümü arıyor ve ölümden uzaklaşmaya çalışıyor, müthiş bir çatışma.

“Çırağ” yine kişinin dramından hareketle toplumunkini açıyor. Çırağ Kitabevi’ne giren genç Ferid kitaplara ve rehberlere bakıyor, o sırada amcası Zaur ortaya çıkıyor ve yeğenini kararından vazgeçirmeye çalışıyor. Rahip olmak için Baltimore’a gidecek Ferid, kararlı, pasaportunu vermişler. Zaur oğlana eve dönmesi için yalvarıyor adeta, babasının insan içine çıkamaz hale geldiğini söylüyor ama Ferid gidecek, belli. Yüzüne sert bir tokat, bir de Allah’ın belası, özgür artık. Zaur henüz özgür değil, eve gidip çocuklarını izlediği zaman uyanacak. Halkını öldürmek isteyen bir devletten kaçanları anlıyor artık, belki bir gün çocuklarını kendi elleriyle yollamak zorunda kalacağını düşünüyor. Aklında Poe’nun şiirleri ve Baltimore varken abisini ziyaretiyle birlikte türkü çalıp söylemeye başlıyorlar, o toprakları ne olursa olsun terk edemeyecekler.

“Kapı”yı okuduktan sonra Sarhoş Atlar Zamanı‘nı izlersek aynı atmosferle karşılaşırız. Ailesine destek olmak amacıyla kaçakçılığa başlayan gencin iç sesinden kendi hikâyesini, ilk öyküdeki gibi dış sesle olay örgüsünü birleştiririz, gencin askerlerce yakalanıp mallarının alınmasına, üzerine itilip kakılmasına üzülürüz, sonrasında kendisi gibi bir başkasının da yakalandığını görerek mutlu olduğunu görürüz. Habis bir mutluluk değildir bu, genç yalnız olmadığını hissettiği için teselli bulmuştur yalnızca.

“Derin Uyku” kitaptaki en uzun öykü, biçimce “Yangın”a benziyor, alt başlıklarla farklı karakterlerin odağına yerleşerek bir ailenin yaşamla mücadelesini izliyoruz. Biri İsrail’in kendisini kabul etmesi için Yahudi rolü oynamaya soyunur, bir diğeri ailesinden kurtulmak, ailesini de kendisinden kurtarmak için yaşlı bir adamla evlenmeye niyetlenir, adam dediği gibi evi üzerine yaparsa yaşadı. Bu öyküde Ruslara ve Ermenilere dair bir iki şey var, yaşlı bir kadın Ruslarla Ermenilerin hep kol kola olduğunu, Azerilerin onlardan sakınmaları gerektiğini söylüyor, ne olursa olsun. Bir başka karakter âşık olduğu adamla birlikte gitmek istediğini söyleyecektir ama bir türlü söyleyemez, eşinin kaygısını gidermek istese de haberi olabildiğince geciktirir, kopuşu acılaştırır iyice. Düğümlenmiş ilişkiler.

Bahar Aslan’ın Moskova Defteri nam kitabını da bulur bulmaz okumalı. 2017’de Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş, görülür, şaşırtıcı değil. Aslan iyi bir öykücü, takip edeceğim. Üç yıldan sonra yeni bir kitabı çıksa keşke.