“Maddeler, nesneler, gördüğümüz her şey bir yığın, evrenin başlangıcında nötr ve izotropik bir düzlemde gerçekleşen katastroflar olarak tanımlanır. Bunlara Birinci Dereceden Katastroflar denir. Ne zaman bir nesnenin dengesi yabancı bir etken tarafından bozulsa, bu nesne öngörülemez bir sona doğru hareketlenerek, tıpkı dominoda birinci taşın ikinciyi devirmesi gibi, kendisiyle beraber etrafındaki veya çok uzaktaki diğer nesneleri de sürükleme eğilimi gösterir. İşte buna da İkinci Dereceden Katastrof diyoruz. Çöl düz ve izotropik bir yer olduğu için bir katastrofun gerçekleşebileceği son yerdir. Sessizlik yalnızca bir bokböceğinin beraberinde bir taşı sürüklemesiyle, topraktaki oyuktan bir otun çıkmasıyla veya bir kavağın su bulup büyümesiyle bozulur. Sonra Albacete Çölü’nde bulunan bir benzin istasyonu çalışanı vakit öldürmek için gazete kâğıtlarını alıp onları tortop edip plaj topu büyüklüğüne getirir ve otoyolun diğer tarafındaki düzlüğe doğru fırlatır. Buranın bu haliyle, üzerinde kuru çalıların yuvarlandığı Amerikan çöllerine daha çok benzediğini düşünür. Düzensiz bir biçimde, hiçbir alıcısı olmadan hareket eden gazete topları; etrafa yayılmalarını rüzgârın yönettiği havada birçok farklı teorem çizen bilgi parçacıkları. Bu da elbette İkinci Dereceden bir Katastrof’tur.” (s. 70)
İkinci derecelerle birinci dereceler, üçler varsa Braudel’in tarih anlatısının çeşitlemelerine geliriz ki var, Mallo bir metin hakkındaki eleştirileri de metne alarak eleştirilen metnin malum(?) metin olduğunu gösterir, olumlu ve olumsuz eleştirilerdir bunlar, yazarın neye cüret edip neyden çekindiği, hangi meşhurların isimlerini metne düşürdüğü, yazarın neden bir türlü ölmek bilmediği, bunlar çeşit çeşit yıkımlardır, metnin bir arada durmaması için anti-zamk. Yok mu zamk, bir bölümde -99. olabilir, 65. belki- yapı malzemelerinin çeşitlenmesinin tarihi vardır, alıntıdır, camdan çimentoya, metalden çeliğe ne varsa, hepsini silikon mu, macun mu ne tutuyor bir arada, zamanla anlaşılıyor ki bu malzeme son derece dandiktir, zamanla aşınır, kir tutar, işlevsizleşir. Kaynakça belirtilmiştir tabii alıntının sonunda, bir de ek: “‘Ya da ‘Romana Dair’.” (s. 150) Kırıp geçmiştir, roman ortadan kalkmıştır ama metin nostalji rüzgârı estirir böylece. Merkeze her yönden ulaşan çizgilerin bir araya getirdiği metin, uzayda salınan, her maddeye açık metin, her hikâyeye. Feynman çölün ortasına gittiğinde daha hiçbir şeyin hazır olmadığını görür, atom bombasını yapmak üzere getirilen uzmanlardan teorik fizikçi olmayanlar, bir şey uygulamak isteyenler mesela, inşaatı yönetmektedirler çünkü bir şeyleri kurmak zorunda hissederler kendilerini, bir nevi pratik, zihinsel egzersiz, her yönden gelen anlatı parçaları da aynı vazifeyi üstlenmiştir. İkilik sistem evrenin anlaşılması yolunda çoğalımın başlangıcıdır, bir şeyin zıddı olması şart değildir diğerinin, birlikte iş görmeleri de yeterlidir ki kelebeğin kanadından neler neler türer. Bir çift evlenmiştir mesela, sabit hikâye çizgileri var diye anlatıyorum bunu, birkaç karakterin çölde tokuşmaları aslında deterministik bir olay olmayabilir, yani bir şey olana kadar olacağı ihtimal dahilindeyse dahi olması esastır, determinizm olanların ve olacakların mutlaklığıyla ilgilidir, olasılık söz konusuysa matrisin bir parçasıdır sadece, diyelim bir çift evlenmiştir de mikronasyonların metindeki yerini düşününce sistemde kendi başına hareket etmeye başlayan yazılım parçaları gelir akla, on kişinin ele geçirdiği yetkisizleştirilmiş alan artık herhangi bir ülke olma yolunda ilerler, mülkiyetin hallolmasından sonra gerisi bürokrasidir, bayrak hemen uydurulur ve gereken diğer şeyler tedarik edilir, üretilir, çalınır, nasıl yapılırsa yapılır, dünyanın her yerine yayılmış mikronasyonlar, mikrodevletler hemen bir birlik oluşturup yaşam alanlarını sağlama alabilirler. Büyük alanlar değildir bunlar, bir petrol platformu, unutulmuş bir ada, savaş zamanı vahşete sahne olduğu için görmezden gelinen bir tepe. Çift evlenmiştir, Vegas’ta kollu aletlere kapılan kadın bütün birikimlerini yer, adam eve dönüş yolunda sinirlenip kadını yol kenarında bırakır, kadının ayakkabılarını oranın tek ağacının dallarından birine fırlatır. Gaza bastığı zaman pişmanlık duymaz, kadını dikiz aynasında görür, devam eder. Girdiği barda çalışan kadın, dönüş yolu, uyuklayan eşine sarılır adam, bir daha kavga etmeyeceklerini söylerler, eşitlik söz konusu olduğu için kendi ayakkabılarını da birbirine bağlayıp dala atar adam. Üç yıl sonra tekrar gelirler, iki yaşındaki çocuklarının ayakkabılarını atacaklardır dala. Bir de bakarlar, onlarca çift ayakkabı var ağaçta. İkinci Dereceden Katastrof. Kapladığı hacmin niceliği önemli değil, hacim kaplaması bir nesnenin evrenle iletişime geçmesi için yeterlidir ki varlığın hatırası bile yeterli olabilir. Humberto siyah fasulye kasaları taşıyor Meksika’dan ABD’ye, bir gün kasada kaçak bir göçmenin cesedini buluyor, havasızlıktan ölmüş genç adamın çişi, boku, salyası, teri ve çürüyen dokuları onca fasulyeye bulaşmış ama hiçbir şey yapılmayacak, yallah restoranlara. Yediği neyden ötürü zehirlendiğini bilmeyen bir diğer karakter, zehirlenen karakter yüzünden işleri cortlayan bir diğeri, kısacası bağlar belli belirsiz ama her şey bir şeyse diğer şeyler için de bir şeydir. Her zaman böyle değildir, anladığımızı sandığımız şey bir şeyin yüzeyidir? Seslerin kaydını tutan bir karakter var, onu değil de onun üzerinden Ekin’i anlatıp bir alıntıyla bitireceğim bu yazıyı. Bunun ne kadar iyi bir metin olduğunu söylememe gerek var mı bilmem. Go: Yine de evleneceğimi söyleyince görüşmek istemedi, üç ay sonra Emre’nin doğum gününde ona hâlâ âşık olduğumu anlayınca görüşmek istedi. Evi terk edip Ekin’e taşındım çünkü boşanmaya daha dokuz ay vardı, zorunlu bekleyiş, Ekin yurt dışına taşınacağı için kaybedecek zaman yoktu. Nasıl geçtiğini anlayamadığım tek zaman aralığı o üç ay, sonra Ekin gitti. Ses haritası çıkarması gerekiyormuş bir proje için, gezinmeyi sevdiğimiz yerlerden ses kayıtları istedi. Buradan İspanya’ya Küçükyalı tren istasyonunun, E-5 trafiğinin, sahildeki martıların, Deli Cengiz’in, Muhsine Zeynep’in okul zilinin ve daha hatırlayamadığım pek çok şeyin sesi gitti, kendi sesimle birlikte. Sonra her şey birbirine girip parçalandı, kaç yıl sonra o kayıtların yer aldığı projenin sayfasını açtım, bütün sesleri buldum da kendi sesimi bulamadım. Bu neye benzer, yağmur damlasının çölün yüzeyinden sekmesine.
“Çok uzun zaman önce [o kadar ki yüzyıllar önce gibi geliyor] bizi sadece su borularından oluşan çok güzel bir kenti düşünmeye davet eden Italo Calvino adında çok önemli ve ünlü bir yazar vardı. Karmakarışık su boruları [Italo Calvino’ya göre] zeminden başlayarak binaların olması gereken yerlerde diklemesine yükselir, dairelerin bulunması gereken her bir katta da yatay biçimde kollara ayrılır. Bu boruların sonunda kadınların masumca suyun keyfini sürdüğü beyaz banyoları, duşları ve küvetleri görebilirsiniz. Bunun açıklaması [Italo Calvino’ya göre], bu kadınların birer su perisi olması ve bu boruları da, hareket etmelerini mümkün kılan ideal araçlar olarak görmeleridir; bu şekilde hiçbir engelle karşılaşmadan kendi doğal ortamlarında yaşayabilirler. Ancak Calvino’nun bizi düşünmeye davet etmediği bir şey vardır; o da her birimizin içinde bir başka, hatta daha karmaşık bir kentin olduğudur. Kanın içinde dolaştığı atardamarlar ve toplardamarlardan oluşan bir sistem. Ne muslukları, ne delikleri ne de gider boruları olan, sadece döngüselliğiyle, sürekli geri dönüşleriyle ‘ben’i sağlamlaştırarak kimliklerimizin kâinatta kaçınılmaz olarak savrulmasından bizi kurtaran, sonsuz bir kanala sahip bir kent. İçimizde devinimsiz bir çöl, mineralleşerek sekteye uğramış bir zaman taşırız. İşte bu yüzden ‘ben’ doğduğumuz anda bize verdikleri, son ana dek beceriksizce kanıtlamaya çalıştığımız sabit bir varsayımdan meydana gelir.” (s. 20)











Cevap yaz